Sözlü, yazılı, görsel kültürel ürünlerin, ulusal olduğu kadar evrensel anlamlar da taşıdığını ve yayıldığını düşündüğümüzde; sinemanın her ne kadar ait olduğu toprağa bağlı kalsa da evrensel boyutları olan bir sanat dalı olduğunu unutmamak gerekiyor. Böyle bir girişin tercih edilmesindeki sebep ise ulus-devlet yapılanmasının ortaya çıktığı, dünyanın konvansiyonel olmayan bir savaşa doğru ilerlediği yıllarda Osmanlı İmparatorluğu topraklarında doğan hevesli sinemacıları, daha fazla konuşma isteği olarak tanımlanabilir. Milton ve Yanaki kardeşler için söylenmesi gereken belki de en doğru söz, Balkanlar’da sinemanın kendi toprağına ayak basmasını sağlayan ilk adımları atan kişiler olduğunu söylemek olacaktır. Günümüzde ise çalışmalarını herhangi bir ulusal sınır içerisinde değerlendirmenin oldukça milliyetçi yanlar taşıdığını da ayrıca belirtmek gerekiyor. Sinemanın doğduğu yıllarda insanları hayrette bırakan ve ilgi çeken yanının özdeşleşme olduğu düşünüldüğünde Manaki Kardeşler’in bunun tersine bir eylem yapmadan üstüne koymaya çalıştığı görülür. Yalnızca tek bir aksiyonu konu almak yerine; bütünün içindeki farklı aksiyonları da konu alırlar. Bu anlamıyla imparatorluk topraklarında ilk film özelliği taşıyan görüntüleri, onların ortaya çıkardığını da söylemek gerekir. Dönemin her türlü üretimine sansür uygulandığı düşünüldüğünde, bu iki cesur sinematografın aktif çalışmalarında doğrudan sansürle veya herhangi bir zorlukla karşılaşmamaları ise Balkanlar’ın sosyo-politik özellikleri ışığında anlaşılabilir. Balkanlar, siyasi çalkantının yoğun olduğu ve triumvirat’ın (Enver, Cemal ve Talat Paşalar) merkezi otoriteye oranla daha baskın olduğu bir bölge olma özelliği taşır. Bu anlamıyla da Milton ve Yanaki için görece özgür bir ortamda çalışma fırsatı doğar.

Türk sineması tarihi üzerine yapılan araştırmaların birçoğunda adı bile geçmeyen Manakiler için bu durumun oluşmasında birkaç sebebin baskın olduğu görüşündeyim. Öncelikle imparatorluğun görece sürekliliğini ve merkezi otoritesini yitirdiği Balkanlar’da çalışmaları, bu durumun oluşmasında etkili olmuş olabilir. Ayrıca Hristiyan olmaları ve Milton’un ölümünden önce tüm çalışmalarını ve ekipmanlarını, Makedonya Sinemateğine vermesinden resmi tarih yazımına yön vermiş olduğu çıkarımı yapılabilir. Günümüzde bile insanların tercihleri ve aidiyetleri üzerinden karanlık bir köşeye itildiklerini ve unutturulmaya çalışıldıklarını düşününce; Manaki Kardeşler’e de yapılanın bu olduğunu, resmi kaynakların eksikliği sebebiyle söyleyemesek de isimlerinin özellikle dillendirilmemesi oldukça dikkat çekicidir.

Sinema tarihimiz içerisinde fazlaca yer bul(a)mayan gizemli iki kardeşin aynı zamanda hevesli ve tıpkı bir muhabirin yaptığı gibi kameralarıyla her köşede iz bıraktıklarını da söylemek gerekiyor. Çektikleri görüntülerin tamamına yakını dokümanter olsa da aralarından iki tanesini, film olma özellikleri üzerinden değerlendirmek mümkün. ‘’Osmanlı Sultan’ı Mehmed Reşat’ın Selanik’i Ziyareti (1911) ve Büyükanne Despina (1905), birbirini takip eden sıralı görüntülerden oluşmakla birlikte film formuna yakın duran süreklilikleriyle de öne çıkarlar. Her ikisi için de değinilmeden geçilmemesi gereken yanlar bulunmakta. Bunlardan ilki, Sultan Mehmed Reşat’ın gezisi sırasında yaverinin, çekim yapan Manakiler’e müdahale etmeye çalışması ve o sırada V. Mehmed Reşat’ın ‘’Bırakın çocuk oynasın’’ demesidir.

Bu dönemde kameranın oyuncak olarak görülmesi ve o an için serbest bırakılması aslında 1903 yılında çıkartılan Sinema (Sansür) Nizamnamesi’nin de anlaşılmayan ve ne olduğu bilinmeyen bir ‘’nesne’’ üzerine çıkarıldığını göstermekte.

Büyükanne Despina (Çıkrıkçı Teyze Despina adıyla da bilinir) ve Yün Eğiren Kadınlar’ın görüntüleri ise günlük yaşamın özdeşleşmeye bağlı olarak ortaya konduğu, birbirini takip eden anları kameraya alarak ortaya çıkar. Çağdaşları gibi Manakiler’in de fotoğrafçılık geleneğinden geldiği düşünüldüğünde, görüntülerin her birinde tarihi belgeleme ve kayıt tutma işini hakkıyla yaptıkları da gözükür.

Olanı gerçekçi bir şekilde anlatmanın yanı sıra, anlatımı zenginleştirmek adına alışılmışın dışında teknikleri kullandıkları da görülür. Bir kafilenin gezisi sırasında ağacın dalları üzerinden yaptıkları çekimler ve Mehmed Reşat’ın ziyareti sırasında yaptıkları tren çekimleri buna örnek gösterilebilir. Ayrıca Despina’nın çıkrığı döndürmesi ile birlikte film kaydı da dönmeye başlar. Bunu, topraklarında sinemayı başlatan iki genç yönetmenin de ileriye doğru bir atılım olarak okuyabiliriz. Zira bu gösterir ki, dokümanter görüntülerle ilgilenmekle birlikte bu görüntülerin içindeki anlamlarla da uğraşma noktasına gelmişlerdir. Çıkrığın dönüşü ile kendi sinemalarının doğuşu arasında metaforik bir anlam yaratmaları da günümüze kadar gelen ve neredeyse her yönetmenin kendine has bir metafora sahip oluşunu başlatan bir geleneği de muştulamış demek yerinde olacaktır.

Kitle Hareketlerine Kamerayla Yaklaşmak

Kitlelerin açıkça ortaya çıktığı ve toplumsal düzenlerde kırılmaların yaşandığı bir dönemde kameranın da bu olaylarla birlikte doğduğunu ve paydaş hareket ettiğini biliyoruz. Özellikle ulusal rejimlerin açığa çıkmaya başladığı ve kitlesel hareketin, örgütlü olmasa bile, varlığını hissettirdiği yıllarda bu yapının dinamosu da kendiliğinden doğar. Manakiler’i ve yaptıkları işi yalnızca kitleleri göstermeye dayalı bir iş olarak değil; aynı zamanda onların psikolojisine, heyecanına ve yaşamsal aksiyonlarına da temel bir bakış olarak okumak gerekir. Kitle hareketinin en yoğun olduğu bölgelerden Balkanlar’da bulunmaları da sinematografi anlayışlarına katkıda bulunmuş olsa gerek. Kullandıkları kamera aracılığıyla her anı ölümsüzleştiriyor gibi görünseler de aslında anların içinden anlamlar çıkartarak bunu kalıcı hâle getirirler. Daha açık ifade etmek gerekirse, kitlelerin aksiyonlarını tercih etmelerindeki sebep, bireylerden oluşan kitlenin bir araya gelmesindeki etmenleri basit haliyle de olsa görüntülemek olabilir. Sekans kompozisyonlarında yarattıkları duyarlı hava ve kamera açılarındaki yaratıcı buluşları, kitlesel hareketi anlamlı kılmak ve onu bir anlam etrafında açıklamak için yapılır. Tercih ettikleri planlar, kalabalıkların uzun süren geçitlerinden, eğlencelerinden ve belli başlı kültürel faaliyetlerinden oluşur. Bitola’da Cenaze Töreni, Aziz Cyril ve Aziz Methodius Bayramı Kutlaması ile Yortu Kutlaması diğer örneklerden, taşıdıkları geleneksel yönler anlamında ayrılır. Bu ayrılıkta, kitlenin içindeki bireyi görmekten ziyade bireyin oluşturduğu kitlenin fenomenlere karşı olan tavrı, uzun uzadıya aktarılır. Coşkunluk ve yoğun üzüntü bireysel değil, kitlesel yönüyle açığa çıkar.

Toplumsal sarsılmaların gerçekleştiği bu dönemde, kitle toplumu kuramcıları da kitleyi ve açığa çıkardığı enerjiyi tartışmaya başlar. Özellikle Le Bon’un bu döneme ilişkin görüşleriyle Manaki Kardeşler’in tercihleri arasında yoğun bir karşıtlığı görmek de mümkün. Le Bon, kitleleri ‘’şuursuz ve hayvani bir kalabalık’’ olarak tanımlamakla birlikte açığa çıkardığı enerjinin de karşı koyulması gereken bir kötülük olduğunu söyler. Aynı zamanda kitle iletişimi denen kavramı da yadsıyarak onun zaman-mekân mevhumunu ortadan kaldırdığını ve bilinçsiz kalabalıklar yarattığını savunur. İşte tam olarak Manakiler de bu duruma özgün bir yorum getirme çabasıyla hareket ederek amaçlarına yürürler. Sessiz anlatıya sahip olsa da ‘’şuursuz’’ olarak addedilen kalabalıkların coşkunluğunu, günümüzün ritmik anlatılarına miras bırakacak şekilde ortaya koyarlar. Kitle kavramından bile rahatsız olunan bir dönemde Manakiler’in kitlelere yönelik attığı ve karanlıkta bırakılmış devrimsel adımlar, bu anlamıyla çok önemli bir yere konmayı hak eder.

Yortu Kutlamaları sırasında ortaya çıkan koreografik görüntüler, aynı zamanda klasik sinemanın temel unsurlarından olan çekiciliği ve motivasyonu da sonuna kadar sürdüren bir özelliğe sahip. Çekilen görüntülerin tamamına yakını aslında kitlelerin şuursuz eylemlerinin içindeki bilinçli anlamı da ortaya koyar. Çığ gibi büyüyen kitle hareketinin, Manakiler’in kameralarına da tarihsel bir canlılık kattığını da söylemek mümkün.

Sonuç olarak izlerini sinema tarihimizde bulmak epey güç olsa da Manaki Kardeşler’in bu topraklarda film bobinine anlam yükleyen ilk kişilerden olduğunu unutmamak gerekiyor. Yazımı Milton’un kendi yaşamını tariflediği sözlerle bitirmek de en güzeli olacaktır sanırım: ‘’Halkıma, Bitolalılara ve hiç yalan söylemeyen kamerama bağlı kaldım.’’

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi