Kristeva, Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Deneme adlı kitabında abject’i “bir kimliği, bir sistemi, bir düzeni rahatsız eden” olarak tanımlar. Sınırlara, kurallara hapsedilemeyen abject, onları yerinden oynatır ve düzenin özneleri için her zaman tehlike arz eder. Kristeva’nın kitabının Türkçe çevirisinde bu kavram için iğrenme sözcüğü kullanılsa da öznenin abject’e verdiği tepki yalnızca iğrenmeyle sınırlı değildir. Dışlamak, yok saymak, merkezden çeperlere doğru itmek, Kristeva’nın deyişiyle “sürgüne göndermek”, öznenin verdiği diğer tepkiler arasındadır. Yazıda çözümlenen 9 filmindeki karakterlerin abject olanlara verdikleri farklı tepkileri de göz önünde bulundurarak kavramın Türkçe çevirisini kullanmak yerine, tepkilerin çokluğunu vurgulamak amacıyla İngilizce çevirideki karşılığını kullanmayı tercih ediyorum. Kristeva, psikanalitik çalışmalarında Freud ve Lacan’ın kuramlarını bir üstokumaya tabi tutarak yeni kuram ve kavramlar ortaya koyar. Bu durumda, elbette Kristeva’nın abject kavramı, ilk elde, aklımıza Freud’un “tekinsiz” kavramını getirir. Kristeva’nın kavramını önceleyerek, yeri geldiğinde Freud’un kavramına da değinerek Ümit Ünal’ın 9 (2002) adlı filmindeki mahalleyi, kişileri ve olayları ele almaya başlayalım.

Yaşamını sürdürdüğü alanı her ne olursa olsun koruyan ve yücelten insanların betimlemesinde hayli sakin, huzurlu, herkesin birbirini sevdiği bir mahalledir bu filmde anlatı mekânı ama çizdikleri bu tablo hiç ummadıkları bir biçimde bozulmaya, renkler birbirine karışmaya başlar. Mahallelerinde Kirpi lakaplı genç bir kadın vahşice öldürülmüştür. Bunun üzerine mahalleden birkaç kişi sorguya çekilir. Ummadıkları, o “güvenilir” alanlarında bir cinayet işlenmesi değil, hiç önemsemedikleri ve değersizleştirdikleri bir insanın ölmesi nedeniyle ifade vermeye gitmek zorunda kalmalarıdır. Bu umulmadık gelişme, mahallelerinin hiç de anlattıkları gibi olmadığını ortaya koyarken saklamak istedikleri onca sırrın da açığa çıkmasına neden olur. Bir evi olmayan, “deli” ve “meczup” olarak tanımladıkları bir kadının öldürülmesi mesele değildir sorguya çekilenlerin çoğu için. Hem temel hem mecaz anlamda cinayetlere alışkındırlar. Çoğu dile getirmek istemese de anlatının tek akl-ı selim kişisi Salim, mahallelerinde yıllar önce de bir cinayet işlendiğini söyler sorguda. Daha filmin başında uyarır Salim, “Bu pis bir hikâye. İsterseniz dinlemeyin. Canınız sıkılmasın” diye. Tam da Kristeva’nın abject kavramına karşılık gelen bir hikâyedir bu, Salim’in söylediği gibi ama “kirli” olan, sorguya çekilenlerin abject olarak kodladıkları mıdır yoksa başkaları mı? Salim’in söz ettiği on beş yıl önceki cinayeti polis, diğerlerine sorar. Toplumsal cinsiyet rejiminin uygun gördüğü rollere göre hareket ederek kendisinin ve oğlu Kaya’nın yaşamını korumaya çalışan Saliha, “Eski defterleri açmayın evladım. Ne lüzumu var?” diye sorduktan sonra “davulcu cinayeti” dedikleri bu olayın sorumluluğunu hemcinsine yükler. “Bir erkeği rezil de eden vezir de eden kadınıdır” derken kadını erkeği suça sürükleyen abject olarak konumlandırır. Suç işleyen erkekten ise Saliha ve Tunç, “kadın yüzünden hayatı kayan delikanlı” ya da “erkek adam” diye söz ederler. Oysa Salim, Firuz ve Amerikalı dedikleri bir mahalleli başka bir hikâye anlatırlar. Yıllar önceki bu cinayetin failinin kumar borcu olduğunu söylerlerken failin karısını ise Saliha’ya taban tabana karşıt biçimde tarif ederler.

Duyulmak İstenmeyen Davulun Sesi

Eski defterler açıldıkça ve Kirpi cinayeti çevresinde konuşuldukça abject olarak kodlananlar artar. Geçmişleri ve söylemleri hem anlatı kişileri hem de genel olarak mahalle hakkında ipuçları verir. Saliha, davulcu cinayetindeki failin karısından söz ederken ve Kirpi hakkında ifade verirkenki söylemi aynıdır. Tunç da hemen hemen Saliha ile aynı yolu tercih eder. Kirpi’yi değersizleştirerek öldürülmesini de sıradan, önemsiz bir olay olarak yorumlarlar. İkisi de sorguda zorlandıklarında Kirpi’nin normlara uymayan özelliklerini sıralayarak suçu sıradanlaştırmaya çalışırlar. Örneğin eroin kullandığını ileri sürerler, sokakta yaşadığını ve Yahudi olduğunu söylerler. Bütün bu özellikleriyle Kirpi’yi bir abject olarak konumlandırıp Kristeva’nın deyişiyle çeperlere doğru itmişlerdir. “Huzurlu ve sakin” mahalleleri için bu normlara uymayan kadın, bir tehdittir onlara göre. Şüphelilerden biri açıkça “Meseleyi bu kadar büyütmeye değer mi?” diye sorarken bir başkası ise “Mahalle bir pislikten kurtuldu. Çıplak çıplak ortalarda dolanır, günah ama ölmesi daha hayırlı oldu” der. Oysa mahalleyi tedirgin eden bu abject, ölümünden sonra bile, Salim’in deyişiyle, mahallenin tozlu sokaklarının altından akan kızgın lav tabakasını herkesin göreceği duruma getirmeyi başarmıştır. Yıllar önceki davulun sesini hiç hatırlamak istemedikleri gibi Kirpi’nin de sesini duymak istemezler ama film boyunca Kirpi’nin söylediği şarkı, hepimizin kulağındadır artık. O sesi anlatı kişileri duymasa da izleyicinin yüzleşebilmek ve gerçekleri görebilmek için duyması gerekir. Maktul, yalnızca bu anonim Yahudi şarkısı aracılığıyla konuşur. Şarkının hem bir Yahudi şarkısı olması hem de tahakküm altına alamadıkları bir kadının ağzından normların savunucularının duymak istemeyeceği sözleri nedeniyle Kristeva’nın abject kavramıyla ilişkili olarak çözümlenmesi mümkün. Şarkıdaki öyküyü Kirpi’nin de gerçekten yaşadığını varsayalım. Bir kadının maşuk değil, aşık olarak var olması ve bir erkek tarafından istenen nesne değil, birine âşık olan bir özne olarak konumlanması, filmdeki mahallede yaşayanların ikiyüzlü ahlak anlayışlarına ters düşer; çünkü onlar sokaklarındaki bütün çamuru bir biçimde gizlemeyi tercih etmiş ve bunu yıllarca başarmışlardır. Bunun dışında kendi yaşamlarında da o çevre tarafından kabul görmeyeceklerini bildikleri sırları vardır ve sahtekarlıkları öyle bir noktadadır ki bu sakladıkları sırlar açığa çıksa kendilerini de Kirpi’yi yargıladıkları normlar üzerinden başka birileri yargılayacaktır. Bunu bilmelerine karşın Kirpi için hüküm verme hakkını kendilerinde görürler. Peki, bu sahtekarlıklarının arkasında hangi sırlar ve korkular saklıdır?

Salim “Pis Komünist”, Ya Diğerleri…

Kirpi’nin normlara uymayan özelliklerini sayıp dökerek cinayeti önemsizleştirmeye, neredeyse meşrulaştırmaya çalışırlar ama aynı zamanda ifade verirken hedef gösterecekleri “makbul bir katil” adayı lazımdır kendilerine. Kim olabilir bu? İlk aday, Salim olur. Saliha ve Tunç verdikleri ifadelerde Salim’in gençliğinde komünist olduğuna, solculuğuna vurgu yaparlar. Tunç, daha örtük biçimde Salim’i olumsuzlar. Ağabeyinin milliyetçiliğine dikkat çeker ve gençliklerinde Tunç’un ağabeyiyle Salim’in ideolojik nedenlerle karşı karşıya geldiklerini anlatır, sonra araya “Komünisttir ama iyi adamdır” tümcesini sıkıştırır. Saliha için ise Salim, “pis komünisttir”, nerede fitne fesat varsa hepsi Salim’in dükkanından çıkar ve açık açık şunları söyler Saliha: “Böyle cinayet bir tek onun elinden çıkar. Salim’i konuşturun.” Diğerleri Salim’i hedef göstermek konusunda bu kadar ileri gitmezken Saliha’nın bu nefretinin nedeni nedir? İlk ifadesinde Kaya’nın babasının öldüğünü söylerken sonra ölmediği, onları terk edip gittiği açığa çıkar. Filmi izlemeyenlere spoiler vermemek için söylemeyeceğim asıl sır ise Saliha’nın nefretiyle aslında neyi gizlemek istediğini ortaya koyar.

Kapalı kutular açılırken Kirpi’nin öldürülmeden önce Tunç, Kaya ve Firuz’la bir arada olduğunu öğreniriz. Bunun üzerine öncesinde Salim’i hedef göstermek konusunda daha çekimser olan Tunç ve Firuz da Saliha’ya yakın ifadeler vermeye başlarlar. Saliha gibi Firuz’un da saklamak istedikleri vardır. Bazı şeyleri sırlarına paravan olarak kullanmıştır yıllarca. Bunlar konuşulmaya başladığında ise “Ben bunları duymak istemiyorum” diyerek konuyu kapatmak ister. Canhıraş bir biçimde Salim’in katil olduğuna inandığını söyler. Tunç da Firuz’la ilgili bu konuların dillendirilmesini istemez. Hep beraber Salim’i hedef göstermeye devam ederler. Artık katil zanlısı olmanın dışında başka tehlikeler de vardır kendileri için. Bir cinayet, abject olanın çizdikleri sınırların tamamen dışına çıkması, zamanla bu “korunaklı” mahallenin aslında ne kadar tekinsiz olduğunu, söylenenlerin değil, söylenmeyenlerin bütün bu esrarlı öyküyü yapılandırdığını ifşa eder. Hiç de Tunç’un söylediği gibi herkesin birbirini sevdiği bir mahalle değildir burası. Yıllar sonra Ümit Ünal’ın Sofra Sırları filminin karakteri Neslihan da kendi yaşamıyla ilgili şöyle bir tümce kurar: “Komşularımız bizi çok sever, biz de komşularımızı”. Neslihan’ın bu tümcesinde elbette bir tersinleme vardır, aslında kimsenin kimseyi sevmediği, zora gelince saldırmak için tetikte beklediği ilişkilerin iç yüzü beklenmedik bir gelişmeyle görülmeye başlar. Ümit Ünal sinemasında bu gerçek, çok iyi işlenmiş biçimde verilir. Kör göze parmak sokarcasına yapmaz bunu Ünal hiçbir zaman. Nar filminde olduğu gibi o beklenmedik gelişmelerin bir bütünü nasıl dağıttığını aşama aşama verir ve 9’da da dokuz rakamının yerinden oynayıp ters döndüğünde altıya nasıl dönüştüğünü, yani en başta anlatılanların dışında gerçeğin bambaşka bir öyküsünün olduğunu görmemizi sağlar.

 

Kaynakça

Eşli, Meral Özçınar. Arada Kalmak. İstanbul: Su Yayınları, 2012.

Köksal, Özlem. “Makine ve Kirpi”, Bir Kapıdan Gireceksin: Türkiye Sineması Üzerine Denemeler. Yay. Haz. Umut Tümay Arslan. İstanbul: Metis Yayınları, 2012.

Kristeva, Julia. Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Deneme. Çev. Nilgün Tutal. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2014.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi