Advertisement

Dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali’nden ödüllerle dönen Anons’un yönetmeni Mahmut Fazıl Coşkun’la film hakkındaki tartışmaları, esin kaynaklarını ve yapım sürecini konuştuk.

Mahmut Fazıl Coşkun’un üçüncü uzun metrajlı filmi olan Anons, 1963’te gerçekleşen başarısız darbe girişimi esnasında bir grup askerin başından geçen olayları bir gece boyunca takip ediyor. Kara komedi türünde olduğunu söyleyebileceğimiz filmin senaryosunda Coşkun’la birlikte Ercan Kesal’ın imzası bulunuyorken, oyuncu kadrosunda Ali Seçkiner Alıcı, Tarhan Karagöz ve Murat Kılıç ve Şencan Güleryüz gibi isimler yer alıyor.

Röportaj: Güvenç Atsüren, Ecem Şen

Fotoğraf: Edze Ali

Deşifre: Hande Yıldız

Güvenç Atsüren: Anons’un fikri nasıl ortaya çıktı ve bir sinema projesine dönüştü?

Mahmut Fazıl Coşkun: Bu hikâyeden abim aracılığıyla haberdar oldum. Anı kitaplarından ve gazetelerden okuduktan sonra Ercan Kesal’a “Bu hikâyeyi birlikte yazmak ister misin?” diye sordum. Kabul etti ve başlamış olduk.

Güvenç Atsüren: Ercan Kesal projeye senaryo yazım aşamasının başında dahil oldu yani.

Mahmut Fazıl Coşkun: Tabii.

Güvenç Atsüren: Anons, gördüğümüz ilk iki filminiz Uzak İhtimal ve Yozgat Blues’dan tür, görsel ve teknik tercihler olarak daha farklı tonlarda bir film. İlk defa Tarık Tufan dışında bir senaryo ortağınız var. Bu değişikliği ne ölçüde Ercan Kesal’la çalışmanıza bağlayabiliriz? 

Mahmut Fazıl Coşkun: Biçim olarak daha çok benim şekillendirdiğim bir film oldu. Ercan Kesal’la öykünün oluşması ve senaryo konusunda birlikte çalıştık. Senaryoya başlamadan uzun sahneleri olan, bir gün ya da gecede biten bir film olacağı kafamda şekillenmişti. Senaryo da bu doğrultuda yazıldı. Ercan Kesal’ın senaryo yazımı dışında görsel ve teknik süreçlerde bir etkisinin olduğunu söyleyemem. İlk iki filmimde de hayata mesafeli bakan karakterler vardı. Anons’ta bu biçimsel olarak daha da belirginleşti ve filmin görsel dünyasını bu mesafe üzerinden kurdum. Anons’taki asker ve siviller arasındaki keskin ayrımın, filmin görsel dünyasında da bir karşılık bulduğunu düşünüyorum. 

Güvenç Atsüren: Film 21 Mayıs 1963 gecesi başarısız olan askeri darbe girişiminin bir kısmına odaklanıyor. Filmde izlediklerimizin ne kadarı kurgu, ne kadarı hatıralar ve haberler üzerinden yazıldı?

Mahmut Fazıl Coşkun: Senaryoyu, tarihi yeniden canlandırma, bu meseleyi gündeme getirme ve gerçeklere bağlı kalma amacıyla yazmadım. Gerçeklerden ilham alınarak yazılmış kurgu bir film Anons. Dolayısıyla gerçeklerle uyuşan ve uyuşmayan tarafları olabilir. Onun hesabını çok yapmış değilim. Bu dönemi anlamak için çok araştırma yapıldı ama o geceye çok atıfta bulunmak istemedim çünkü filmin meselesi o değil. Belgesel titizliğiyle bir film yapmak gibi bir niyetim olmadı. Hürriyet’te çıkan bir haber var: “Bir grup asker, İstanbul’daki radyoyu bastı.” diye. Hatta filmdeki haberler birkaç gazeteden birebir alıntı. Dolayısıyla gerçeklerle çeliştiğini zannetmiyorum ama bu karakterler, bu hayatlar kurgu tabii ki. Resmi tarih söyleminin dışında daha kişisel bir tarih arayışındaydım ve kadrajın dışında bıraktıklarımla da bunu göstermeye çalıştım.

Güvenç Atsüren: Albay Talat Aydemir, daha sonra kaleme aldığı hatıratında: “Karşımızda hiçbir askeri güç yoktu, radyoya yenildik.”, diyor. Sizin filmin merkezinde de radyo istasyonundan darbe bildirisinin okunması gerçekle filminiz arasında bir paralellik kuruyor. En başından beri hikâyeyi radyo üzerinden anlatmayı mı düşünüyordunuz? 

Mahmut Fazıl Coşkun: Talat Aydemir’in atıfta bulunduğu, aslında Ankara radyosu. İstanbul radyosundan haberdar olduğunu sanmıyorum. Ankara’da bayağı ilginç olaylar dönüyor çünkü. O gece birkaç kez el değiştiriyor radyo. Radyoevini elinde tutan, o sırada kazanıyormuş gibi görünüyor. En sonunda da tamamıyla ellerinde tutamadıkları için kaybediyorlar. Bugün de iletişim aracını elinize geçirdiğinizde halk kimin başta olduğunu anlıyor. İletişimin çok yavaş olduğu dönemde tek iletişim aracı radyo. Filmin böyle bir dönemde geçiyor olması bizim tercihimizdi. Darbeden çok o gece sivillerle askerlerin karşılaşma anlarında ortaya çıkan absürdü konu etmeye çalıştım. 

“Politik olanı ters yüz etmek, kara mizahla başkalaştırmak beni daha çok heyecanlandırıyor.”

Ecem Şen: “Darbeyi konu etmeye çalışmadım.” cümleniz üzerinden sormak istediğim bir soru var. Türkiye’de filme yöneltilen eleştirilerde genel olarak “Henüz ciddi bir darbe anlatısının yapılmadığı bir dönemde parodisini yapıyor olmak” üzerinden geliştirilen söylemler bulunuyor. Sanatın böyle bir sorumluluğu olmalı mı sizce? 

Mahmut Fazıl Coşkun: Benim böyle bir sorumluluğum olduğunu zannetmiyorum. Twitter’daki eleştirileri ben de gördüm ama ciddiye aldığımı söyleyemeyeceğim. Geçmişteki darbeleri ben de yaşadım ama bunlara birebir bağlı olmak gibi bir zorunluluk hissetmiyorum. Kendi süzgecimden geçiriyorum tarihi. Türkiye’deki kara mizah geleneği de aslında çok kadim. Eleştirmenlerin, yönetmenleri bu kadar ciddiyete davet etmelerini de garipsiyorum doğrusu. Yönetmenlerin, sadece ülkelerindeki yaralara parmak basmak gibi bir amaçları olmamalı bence. Ne beklendiğini anlamıyorum. Çeşitli ülkelerde 3 film gösterimine katıldım (ki bu ülkeler de askeri bürokrasiyle sorunları olan ülkelerdi) 3 ülkede de böyle bir tepki veya soruyla karşılaşmadım. Ama Türkiye’de bunu tahmin edebiliyordum. Olayın geçtiği ülkede insanların konuya dair bilgi ve beklentileri var. Karşısına hiç beklemediği gibi bir film gelince yadırgıyor olabilir. Gençlerden değil de özellikle üst yaş grubu bu dönemi yaşadığı için onlardan bekliyordum. “Film politik bir şey söylemiyor.” deniyor zaten bunu direkt olarak vermek gibi bir amacım yoktu. Dolayısıyla zaten o beklentiye diyecek bir şeyim yok. Politik olanı ters yüz etmek, kara mizahla başkalaştırmak beni daha çok heyecanlandırıyor. Her şeyin oldukça politik olduğu bir dünyada, bazı şeylerin altını kalın harflerle çizmek yerine daha sakin ve komik bir yolu tercih ederim. 

“Filmin meselesi darbe değil. Türkiye’deki modernleşme sürecini anlatmak istedim.”

Güvenç Atsüren: Gerçek olaylardan yola çıkmış bir filmde darbe girişimi hikâyenin dışında bırakılarak sadece bir kara komedi filmi yapılmış. Olayın çıkış noktası olan darbenin bu kadar dışarda bırakılması bence filmin, komedinin kara tonunda olmasının önüne geçtiğini düşünüyorum

Mahmut Fazıl Coşkun: Filmin meselesi darbe değil. Türkiye’deki modernleşme sürecini anlatmak istedim. Kişisel olarak gözlemlediklerimi -bir sosyolog ve akademisyen gibi değil- perdeye yansıtmak istedim. Bu da bir modernleşme parodisi aslında. İdeolojiler çağının kapandığını düşünüyorum. Türkiye’nin modernleşmesi, ideolojiler çağıyla ilgili. İdeolojiler modern dönemde kalmış durumda. İktidar da olabilir, olmayabilir, bu tür tepeden inmeci ideolojiye sahipseniz sizin mükemmel bir rüyanız var ve bu rüyaya herkesin inanmasını bekliyorsunuz ve gerekirse bunu zorla yapıyorsunuz. Yaşadığımız bütün hikâye bu bence. Ben bunu parodize etmek istedim. 

Güvenç Atsüren: Bahsettiğiniz gibi film çok kısıtlı bir zaman diliminde geçiyor. Minimal bir anlatı olduğunu söyleyebiliriz. Bunun da örneklerine baktığımızda özellikle İskandinav sinemasından  Aki Kaurismäki, Roy Andersson gibi isimler aklımıza geliyor. Bu sinemacıların tercihleri filmin biçiminin şekillenmesinde ne ölçüde rol oynadı?

Mahmut Fazıl Coşkun: İkisi de sevdiğim yönetmenler. Aki Kaurismäki’yle çok kıyaslandı ama biçim olarak onunla çok benzerlik göremedim. O daha çok kesme ve yakın planlar kullanıyor. Bir de işçilere ve göçmenlere dair çok etkileyici hikâyeler anlatıyor. O anlamda da çok yakın değiliz. Roy Andersson’un da çok varoluşçu bir sineması var. Dolayısıyla çok paralellik göremiyorum. Deadpan mizahı da bu iki yönetmenle sınırlamak da biraz dar bir bakış gibi geliyor bana. Buster Keaton’a kadar uzatabiliriz bu deadpan ve kara mizahı. Oyunculuk stili açısından benzerlik olsa da bir yönetmene mâl edilemeyecek bir tarz bu. Bir taraftan da onlarla kıyaslanıp aynı yere konmak benim için gurur verici, hoşuma da gidiyor.

Ecem Şen: Yapılan tespitler, söylenen isimler dışında esin kaynaklarınız oldu mu?

Mahmut Fazıl Coşkun: Ahmet Hamdi Tanpınar. Saatleri Ayarlama Enstitüsündeki mizah Türkiye’de çok rakibi olmayan ve çok sevdiğim bir mizah.  Yıl olarak da yakın, 60’lar. Sanırım Tanpınar 62’de vefat etti, Saatleri Ayarlama Enstitüsü de son kitaplarından. O dönemin ruhunu ararken Tanpınar ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü’yle kesiştim. Esin kaynağım oldu. Filme ufak tefek de yerleştirdim. Tanpınar’ın bir fotoğrafını koydum mesela. Karaktere adını verdim. Müdürün soyadı da Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki karakterin soyadı.

Güvenç Atsüren: Bahsettigimiz türdeki komedi, Türkiye sineması için gişe kaygısı gütmeyen, bunu önceliği olarak şekillendirmemiş bir anlayışta ve çok tercih edilmiyor aslında. Tüm dünyada böyle bir durum var ama sinemamızda sık görmüyoruz. Anons’la birlikte Mahmut Fazıl sineması bu yolda kara komediyle mi devam edecek yoksa önceki filmleriniz gibi drama mı öne çıkacak?

Mahmut Fazıl Coşkun: Kişiliğimle ilgili olabilir. Hayata bakışım bu, her şeyi çok ciddiye almıyorum. İlk iki filmimde de mizah vardı ama yükselerek arttı. Dolayısıyla bu yönde devam edeceğini düşünüyorum.

Güvenç Atsüren: Üzerinde çalıştığınız bir senaryo var mı?

Mahmut Fazıl Coşkun: Var ama şu an anlatmak istemem. Anons’ta da birlikte çalıştığım Sinan Yusufoğlu ile yeni bir senaryo yazmayı düşünüyoruz.

Ecem Şen: Geçtiğimiz günlerde Adana Film Festivali’nin ödülleri dağıtıldı ve Anons, En İyi Görüntü Yönetmeni, Yılmaz Güney ve FİLM-YÖN En İyi Yönetmen Ödülü ve Uluslararası Jüri Özel Ödülü ile döndü. Ödüllerle ilgili bir yorumunuz var mı?

Mahmut Fazıl Coşkun: Saygı duyuyorum. Doğrusu çok az film izleyebildim. Çünkü geç gittim. Arada ve İçerdekiler’i izledim. Arada’yı çok sevdim. Çok komik ve başarılı bir filmdi diye düşünüyorum. Ödül almamasına üzüldüm. Jüride olsaydım ödül verirdim.

Güvenç Atsüren: Teşekkür ederiz.

Mahmut Fazıl Coşkun: Ben teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information