We Need to Talk About Kevin ve You Were Never Really Here gibi filmleriyle son yılların en başarılı ve en yenilikçi yönetmenlerinden biri olan Lynne Ramsay ile konuk olduğu 38. İstanbul Film Festivali’nde bir araya geldik ve sinemasına dair konuştuk.

Fotoğraflar: Emir Çantay

İlk uzun metrajlınız Sıçan Avcısı – Ratcatcher ve kısa filmlerinize baktığımızda, çocukluğa ve geçmişten gelen hatıralara dair birçok şey görüyoruz. Geçmişten gelen imajlar ve çocukluğunuzdan biraz bahsedebilir misiniz?

Lynne Ramsay: Çok gürültülü bir ailede büyüdüm. İki kardeştik ve sürekli kavga ederdik. Ailemin işçi sınıfına mensup olduğunu söyleyebilirim. Özellikle annem ve babam sinemayla oldukça ilgiliydi. Ben de onlarla filmleri izlemeye başladım. Öyle yoğun bir ilgiyle izliyordum ki, çevremdeki insanların seslenmelerini dahi duymuyordum. Bir filme dair ilk net anılarım, Nicolas Roeg’in Karanlığın Gölgesi – Don’t Look Now’ından. Ailem korku filmleri izlememe izin vermiyordu ama gecenin bir vakti, kanepenin arkasına saklanarak izlemiştim. İlk on dakikasını izledikten sonra annem izliyor olduğumu fark etti ve odama gidip yatmamı söyledi. İzlediğim filmin açılışının ne kadar harika olduğunu filmi yeniden sinema okulunda gördüğümde hatırladım; adeta beynime işlemişti. Ailemin çok entelektüel olduğunu söyleyemem; daha çok sinefil insanlardı. Bette Davis’i, Douglas Sirk’ün Hollywood melodramalarını severdik. Annemle bu filmleri izlerken ağladığımızı hatırlıyorum ve bu harika bir histi.

Görsel şeylerle, imajlarla her zaman ilgiliydim. Hatta ressam olacağımı düşünüyordum ve dürüst olmak gerekirse bu konu hâlâ aklımda. Film yaparken bir sürü başka insana ihtiyaç duyuyorsunuz ama tuvalin önüne geçip resim yapmak çok daha basit ve sade bir süreç.

Nicolas Roeg’in bahsettiğiniz filminin ve imajların zihninizde yarattığı etkilerden bahsettiniz. Sizin de bu türden bir yolu takip ettiğinizi söyleyebilir miyiz?

Lynne Ramsay: Neredeyse her şeyi görsel yanıyla düşünüyorum ve kurgu hakkında da çok şey öğrendim. Görselleri kurguluyormuşçasına düşündüğümü söyleyebilirim. Roeg’in de kurgu anlamında devrim yattığından bahsedebiliriz. Onun yaklaşımı çok duygusal ve çok ekonomiktir. Ben de buna benzer şekilde, seyirciye kaynağını bilmediği, emin olmadığı duygular hissettirmeyi çok seviyorum. Bunun tam olarak nereden geldiğini bilmiyorum ya da bunu nasıl yaptığımı bilmiyorum ama ekonomik bir yaklaşımı tercih ettiğimi söyleyebilirim. Ayrıca aynı sahneyi tekrar tekrar çekmek çok sevdiğim bir durum değil.

“Dünya gün geçtikçe şiddetin daha yoğun hissedildiği bir yere dönüşüyor.”

Filmlerinizin yapısı hafızanın nasıl işlediğiyle doğrudan bağlantılı. Fakat kariyeriniz devam ettikçe filmlerinizin ahlaki ikilemler ve suçluluk duygusu gibi temalarla daha yakından ilgilenmeye başladığınızı görüyoruz.

Lynne Ramsay: Bunun içinde yaşadığımız dünyaya gösterilmiş bir reaksiyon olabileceğini düşünüyorum; dünya gün geçtikçe şiddetin daha yoğun hissedildiği bir yere dönüşüyor. Bu şiddeti kimin başlattığını bilmiyorum ama bu sürekli daha geniş alana yayılıyor; şiddet şiddeti doğuruyor bir bakıma. Hiçbir Zaman Orada Değildin – You Were Never Really Here gibi, geçmişinde travma taşıyan orta yaşlı bir erkek ile ilgili bir film yapmak ilginçti. Filmde bir bakıma umudun olduğunu da söyleyebiliriz aslında, kendi hayatına bir hayalet gibi olsa da geri dönen birinin hikâyesi bu sonuçta. Çünkü finalde daha önce olduğundan daha iyi hissettiğini, her şeyi geride bıraktığını görebiliyoruz. Zihnindeki şeytanlarla savaşıyor ve sonunda dünyayı filmdeki küçük kızın gözlerinden görebiliyor ve sonunda dünya daha güzel bir yere dönüşüyor.

Don’t Look Now’dan bahsederken “ekonomik” ifadesini kullandınız. You Were Never Really Here’ı izlerken de benzer bir hisse kapılmıştım. Az şey söyleyerek, çok şey anlatıyorsunuz. Senaryoya, “senaryo ekonomisi” diyebileceğimiz kavrama nasıl yaklaştığınız sormak istiyorum.

Lynne Ramsay: En başta filmin senaryosu çok kısa değildi aslında, yaklaşık 110 sayfaydı. Ölüm döşeğinde olan babamla temas hâlinde olan bir şirket “Senaryonu okuduk ve çok sevdik.” dedi. Buna çok şaşırdım, çünkü o zamana kadar filmin senaryosunu kimseye vermemiştim. Şirket filmi finanse edebileceğini, bir aktöre dahi ihtiyacım olmadığını, 8-10 milyon dolarlık bir bütçenin yeterli olabileceğini söylemişti. Bu gerçek olamayacak kadar iyi bir durumdu. Bu esnada finansal bir çöküş yaşadık. Senaryonun her şeyi tamamdı ama bu noktadan ileri gidemeyeceğimizi düşünmeye başladık. İtalya’da bir volkan olan Stromboli’ye gittim. İki hafta kalmayı planlıyordum ama bu süre iki aya çıktı. Bu dağın yakınlarda olmak harika bir deneyimdi. Bununda etkisiyle yeniden filmin senaryosu üzerinde çalışmaya başladım. Birbiri içine giren çok karmaşık farklı zaman akışları vardı filmin. Böylesi karmaşık yapılı bir filmin kağıt üzerinde yapılması gerektiğini fark ettim. Aslında senaryoda filmdekinden daha fazla diyalog vardı. Ama Joaquin’in karaktere getirdiği yorumlar bu diyalogların bir kısmına hiç ihtiyacımız olmadığını gösterdi. Ama senaryonun bazı detayları saklayan bir yapısı olduğunu söyleyebilirim. Bu gibi noktalarda müziği, imajlardan daha yoğun kullandık. Jonny Greenwood’un müzikleri bu konuda bana çok yardımcı oldu. Tüm süreç sonunda filmin senaryosunun yaklaşık 80 sayfasını attık. Bu da kurgu aşamasında yeni fikirler deneyebilmemizin önünü açtı diyebilirim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi