Muazzam çeşitlilikteki animasyon tasarımları, sinematografi, müzik-ses kullanımı ve transhümanizmden siber punka, robotik ilerlemeden yapay zekaya, ötekilerin hayatından anti-militarizme uzanan çeşitlilikteki 18 farklı hikâyesiyle inanılmaz yaratıcı bir antolojiyle karşı karşıyayız: Love, Death & Robots.

Öncelikle belirtmek gerekiyor ki; Love, Death & Robots Netfix’in son dönemde ortaya koyduğu en iyi iş. Bu yaratıcı işin tepesinde Se7en, Fight Club, The Social Network ve Gone Girl gibi filmlerden tanıdığımız David Fincher ile Deadpool’un yönetmen koltuğunda oturan Tim Miller var. Fincher yapımcı, Miller ise yaratıcı pozisyonunda.

Süreleri 5 ile 15 dakika arasında değişen 18 bölümden oluşan, yetişkinlere yönelik animasyon dizisi Love, Death & Robots’u hazırlayacak bir stüdyo bulmak için uzun süre uğraşan Fincher ve Miller, Netflix ile anlaşmadan önce birçok stüdyo tarafından reddedildiklerini söylüyorlar. Daha sonra bu iş için en iyi platformun Netflix olduğu konusunda hemfikir oluyorlar.

Henüz izlemeyenler için tüm bölümleri ara veremeden izlemelerini tavsiye edebilirim, zira böylece bölümler arasındaki tarz farkında daha şiddetli bir şekilde hissedebilirsiniz. Bölümlerin arasında kötü diyebileceğim bir bölüm yok. Bölümleri ‘’Ortalama’’, ‘’İyi’’ ve ‘’Çok İyi’’ olarak gruplandırdım. Yazının kalan kısmında da bu gruplar üzerinden ilerleyeceğim.

***Yazının bundan sonraki kısmı Love, Death & Robots ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Ortalama Bölümler

Sucker of Souls

Geoff Brown’ın Snafu: Survival of the Fittest kitabından esinlenilerek yazılan bölüm bir Dracula güzellemesi. Bölüm, paralı askerler ve uzmanlardan oluşan bir grubun Dracula ile olan karşılaşmalarını manga çizgilerine yakın kanlı bir anlatımla bize aktarıyor. Bu bölümde öne çıkan en önemli iki unsur ise; keskin mizah anlayışı ve kediler. Aslında Love, Death & Robots’u genel olarak kedilerle kurduğu muazzam ilişki için bile sevebiliriz.

Blind Spot

Diğer bazı bölümlerde de göreceğimiz transhümanizm kavramı bu bölümde karşımıza çıkıyor. Bu orijinal hikâyede son hızda ilerleyen bir araç soygununu izliyoruz. Robotik kahramanlarımız ölümcül engelleri aşarak soygunu yapmaya çalışırken bir bir telef oluyorlar. Hikâye, 90’lı yıllardaki atari oyunlarından hâkim olduğumuz klasik retro çizgilerle anlatılıyor. Bölümde aksiyon had safhada ve sonunda ortaya çıktığı üzere aslında yok olmuyorlar, çünkü bilinçleri aktarılmış. Her ne kadar basit bir hikâye gibi görülse de sonunu transhümanizm kavramına yormak çok da zor değil.

The Dump

Kendi konfor alanı olan çöplüğünde huzurlu bir şekilde yaşayan karakterimiz Çirkin Dave’in üzerine gönderilen bürokratik engellerden çöplükte var olmuş ve evrimleşmiş “dostu” ile birlikte sıyrılmasını izliyoruz. Her ne kadar suya sabuna dokunmayan bir hikâye gibi gözükse de “ötekilerin” hayatta kalabilmek için vermek zorunda kaldığı mücadele ve çevresel koşullara bir şekilde ayak uydurabilmesi üzerine etkileyici bir anlatıya sahip. Kendisinin de söylediği gibi çöplük Çirkin Dave’in evi. Hem de en güzel evi.

Helping Heand

Helping  Heand antolojideki gerilim seviyesi en yüksek bölümlerinden biri.  Yörüngesel hizmet bakımı görevi nedeniyle uzayda tek başına olan Alexandria, uydu bakımı esnasında atmosferde salınan bir vidanın kendisine çarpmasıyla kendisini oksijeni giderek azalan bir durumda uzayda savrulurken bulur. Bu noktadan sonra bir fedakârlık yaparak eldivenini elinden çıkarıp boşluğa savurur ve ivmelenerek gemisine dönmeye çalışır, fakat gemisini ıskalar. Son bir fedakârlık yapması gerekmektedir ve uzay boşluğunda donan eldivensiz kolunu koparıp atarak tekrar ivmelenir, gemisine döner. Hikâye, konusu ve atmosferi itibariyle Gravity ve 127 Hours’u oldukça andırmaktadır.

İyi Bölümler

Suits

Indie oyunların animasyon tasarımlarına benzeyen hikâyemiz, çiftçilik yaparak yaşayan bir topluluğun uzaylı yaratıklar tarafından işgale uğramalarını ve kendilerini savunmalarını anlatıyor. Hikâye klişe olsa da nahif çizgileri, iyi tasarlanmış karakterleri ve Matrix Revulations’ı andıran savunma şekilleriyle ilgiyi kendinde tutmayı başarıyor ve sonuyla adeta bir devam filmine açık kapı bırakıyor.

Lucky 13

Lucky 13 antolojinin en gerçekçi çizgilerine sahip bölümlerden biri. İzlerken görüntülerin gerçekçiliğine inanamıyorsunuz. Hikâye ise belli bir janrda oldukça sık kullanılan pilot-araç bağlılığı üzerine inşa edilmiş. Daha önceki iki mürettebatı ölen ve uğursuz sayılarak kimsenin kullanmak istemediği gemi, hava kuvvetlerine yeni giren çaylak Colby’nin üzerine kalır. Daha sonra ise gemiyle inanılmaz bir bağ kuran Colby en zorlu görevlerin üstesinden gelerek geminin adının Lucky 13’e dönüşmesini sağlar. Yenilenen gemileri almayı reddeden Colby operasyonlarına Lucky 13 ile devam eder. Fakat bir noktada ikilinin vedalaşması gerekecektir. Bu vedalaşma da bile Luck 13 Colby’i zor bir sıkışmışlıktan kurtaracaktır.

Ice Age

‘’Bir apartman dairesine taşınan çift buzdolabında kayıp bir uygarlık bulur.’’ Ice Age’de Black Mirror’ı andıran bir bölümle karşı karşıyayız. Çiftimiz buzluklarında Buzul Çağı’ndan en ileri uzay teknolojisine uzanan periyotta insan ırkının gelişimi gözlemleme şansına erişir. Medeniyetimizin inanılmaz bir hızda ilerlemesi ve kendi kendimizi yok etme sevdamız bu bölümde tokat gibi suratımıza çarpıyor. Bana göre bu kadar kısa bir sürede vermek istediği toplumsal mesajı etkileyici bir şekilde veren bir bölüm.

Alternate Histories

Yine Black Mirror benzeri bir bölümle karşı karşıyayız. Tarihteki herhangi bir olayı değiştirdiğimizde, tarihin nasıl farklılaşacağını simülasyon olarak izlediğimiz Multiversity isimli bir uygulamayla karşı karşıyayız. Biz de bu deneme sürümünde Hitler’in ölümünü altı farklı alternatif senaryoda izliyoruz. Birbirinin devamı şeklinde ilerleyen bu senaryolar, tarihin belki de en nefret edilen karakterlerinin ölümlerini kendine has bir mizah anlayışıyla aktarıyor.

Shape-Shipters

Shape-Shipters klasikleşen kurt adam anlatılarına bambaşka bir persfektiften yaklaşıyor. İki kurt adamımız Amerikan ordusunda Afganistan’da görev almaktadır. Amerikan ordusu karakterlerimizin doğaüstü güçlerini son damlalarına kadar sömürmektedir. Yine öteki olmak üzerine, etkileyici bir hikâyeyle ve olağanüstü bir prodüksiyon tasarımıyla karşı karşıyayız. Taliban’ın da elinde kurt adamların olmasıyla hikâye, bir noktadan sonra intikam anlatısına evriliyor. Katledilen arkadaşının intikamını almak isteyen kurt adam karakterimiz yine kendi türüyle karşı karşıya geliyor. Hikâyenin sonu ise türcülüğe ve militarizme karşı ortaya çıkan etkileyici bir isyanla bağlanıyor.

The Secret War

Bu bölümde Kızıl Ordu mensubu askerlerin Sibirya’nın derinliklerindeki kötülükle olan mücadelelerini izliyoruz. Sovyetler’e ve okültük ögelere ilgisi olanları cezbedecek, senaryo matematiği olarak da oldukça kuvvetli bir bölüm bu. Ayrıca antolojinin belki de en gerçekçi çizgilerinin olduğu bölüm. Kızıl Ordu’ya destek için kara büyü ayiniyle çağrılan iblislerin daha sonra Kızıl Ordu’nun başına bela olmasını izlediğimiz hikâyedeki müzik kullanımı ve sinematografinin muazzamlığı sayesinde kendimizi Sibirya’nın derinliklerinde hissediyoruz.

Fish Night

Fish Night, hikâyeden ziyade görselliği ön plana çıkaran ve bunu da muazzam bir şekilde başaran bir bölüm. Klasik yöntemlerle şehir şehir gezen biri yaşlı, diğeri genç pazarlamacılarımızın arabası Arizona çöllerinde bozulmuştur. İkili geceyi çölde geçirmek zorundadır. Kendi aralarındaki konuşmalarında çöllerin milyonlarca yıl önce okyanusların tabanı olduğundan bahsederler ve uyandıklarında kendilerini muhteşem bir görselliğin ve hayal gücünün olduğu rengarenk bir okyanusun içinde bulurlar. Bölümün geri kalanında ise izleyeni yerine mıhlayacak bir duygu ve tasarıma sahip yaratıcılığa kapılmaktan başka bir çaremiz kalmıyor.

Beyond the Aquila Rift

Alastair Reynolds’un aynı isimli hikâyesinden uyarlanan Beyond the Aquila Rift, genel olarak en fazla sevileceğini düşündüğüm ve animasyon olduğunu anlayabilmek için çaba sarf etmeyi gerektirecek muazzam bir teknikle yapılmış, etkileyici fakat klişeye düşen bir anlatı. Rota hatası sebebiyle Aquila Yarığı’nın çok ötesine ve Dünya’dan binlerce yıl uzağa sürüklenen Mavi Kaz gemisinin kaptanı Thom’un, Greta karakteri üzerinden sahte gerçeklikle yüzleşmesi konu alınıyor. Bölüm içindeki bazı noktalarda Thom’un bir simülasyonun ve döngünün içinde olduğu göze parmak şekilde belli ediliyor olsa da gerçek mi yoksa yalan mı daha mutlu ikilemini atmosferinde etkisiyle izleyiciye sert bir şekilde yansıtıyor.

Sonnie’s Edge

Sonnie’s Edge, Ghost in the Shell severleri tam kalbinden yakalayabilecek bir bölüm. İnsanın alt edilemez olabilmek için fiziksel ve zihinsel olarak gelebileceği noktayı, muhteşem bir kadın hikâyesiyle harmanlıyor. Sony’nin ringde aslında geçekten de kendi hayatı için savaştığı gerçeğini anladığımızda, bölüm içindeki pervasızlıktan aşırı odaklanmaya uzanan yelpazedeki ruh hâllerini çok daha iyi algılıyoruz. Hikâyenin tek dezavantajını twist’i önceden fark eden izleyiciler için odak noktasının kayması ihtimali olarak değerlendirebiliriz.

Çok İyi Bölümler

Three Robots

Three Robots antolojinin açık ara en nahif bölümü. İnsanlığın düşüşünden uzun zaman sonra yolculuğa çıkan üç robotun bu post apokaliptik ortamda kendi aralarındaki diyaloglarla insan doğasını tüm yalınlığı ve açıklığıyla suratımıza çarpması oldukça etkileyici bir fikir. Robotların neredeyse her diyaloğu dozunda bir mizah ve mesaj kaygısı içeriyor. Fakat bu mesaj kaygısı kamu spotu tadında olmadığı için izleyiciyi irite etmekten ziyade, onun mesele hakkında düşünmesini sağıyor. Ayrıca sonunda kedilerin ele geçirdiği dünya fikrinin de oldukça samimi olduğunu belirtmek gerekiyor.

Good Hunting

Ken Liu’nun aynı isimli öyküsünden uyarlanan bölüm, antolojideki en etkileyici hikâyelerden birine sahip. Çin hem en eski medeniyetlerden biri hem de İngiliz sömürgesi altındayken modernizmin en büyük temsilcilerinden biri olduğu için, eski ve yeninin hikâyesinin anlatımında arka plan için biçilmiş bir kaftan. Büyü eskiyi, teknoloji ise yeniyi temsil ediyor. Carnivale dizisini hatırlayanlar bu bölümdeki eski-yeni ilişkisinde aynı tadı alacaklardır. Bir ruh avcısının oğlu ve bir Hulijing arasındaki bağı anlatan bölüm aynı zamanda etkileyici bir kadın hikâyesi. Yen’in her türlü baskıya rağmen dönüşümünü, kadınların bedenleri üzerinde söz hakkı olduğunu zanneden erkeklerden intikam hikâyesi ile bütünleştirmesi oldukça etkileyiciydi.

When the Yogurt Took Over

‘’Bilim insanlarının yanlışlıkla ürettiği süper yoğurdun dünyanın yönetimini ele geçirmesi…’’ Aslında şu cümleden sonra başka bir cümle yazmaya gerek bile yok. Yaşadığımız saçmalıkları politikacılar ve yönetim anlayışı özelinde inanılmaz bir absürtlükle bizlere anlatıyor. Bölümün her anı inanılmaz bir mizahla süslü ve bölüm animasyon tasarımı olarak da içeriğiyle inanılmaz uyumlu bir tarza sahip.

The Witness

Spider Man: Into  the Spider-Verse ile tanıdığımız Alberto Mielgo, The Witness’da animasyonun taşlarını yerinden oynatacak bir iş ortaya koyuyor. The Witness öyle bir tasarım ki; bana göre zaten giderek mükemmelleşen bundan sonra animasyon dünyasında hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Muhteşem yaratılmış siber punk bir dünyayı, aynı zamanda bu kadar gerçekçi gösterebilmek, hareketleri tam koordineli bir şekilde yakalayabilmek, arka planda ufak gibi gözüken ama hikâyenin bütünlüğüne derinden eki eden detayları efektif bir şekilde kullanabilmek ve tüm bunları yaparken aynı zamanda oldukça kuvvetli olan hikâyenin yapısına ufacık da olsa zarar vermemek… The Witness’ın son zamanlarda izlediğim en güzel şeylerden biri olmasının yanı sıra bundan sonra kendisinden sonra yapılacak işlere referans olma özelliğine sahip mükemmel bir bölüm olduğunu düşünüyorum.

Zima Blue

Zima Blue bana göre The Witness ile birlikte antolojinin en muhteşem iki bölümünden biri. The Witness teknik anlamda öne çıkarken, Zima Blue ise hikâyesiyle izleyiciyi vurup geçiyor. Sinema tarihinde varoluş ve öze dönmek üzerine yüzlerce eser verildi. Zima Blue da bu meseleleri en iyi işleyen yapımlar arasındaki yerini alıyor. Hatta bunu en kısa sürede yapan yapım olarak… Modern sanatın zirvesindeki Zima Blue’yu mükemmelleşmek için parçalarını makineleştiren bir insan sanarak başladığımız bölümü, aslında onun evrimleşerek insanlaşan basit bir havuz temizleme makinesi olduğunu öğrenerek kapatıyoruz. Basitliğe ve öze övgü olarak niteleyebileceğimiz bu bölümün tekniği de yadsınamayacak seviyede olsa da hikâye öylesine mükemmel bir seviyede ki bölümün sonunda yarı tanrılıktan basit bir havuz temizleme makinesine geri dönüş yapan Zima Blue ‘’Eve gidiyorum…’’ dediğinde bir süre oturduğumuz yerden kalkamıyoruz.

Son kertede; Love, Death & Robots bazı hikâyeleri diğerlerinin yanında sönük kalsa da birbirinden farklı ustaların, farklı tarzlarını yaratıcı ve etkileyici bir şekilde bize sunduğu muazzam bir antoloji olarak karşımıza çıkıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi