Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan büyük krizi önlemek için küresel sistem, refah devleti modelini uygulamaya koyar. Adından da anlaşılacağı üzere refah eksenli olan bu model, devletlerin bireylerin gelişimi önündeki engelleri ortadan kaldırmasını ve özgürlüklerin artırılmasını öngörür. Sosyo-ekonomik anlamda yaşanan bu dönüşüm, savaş sonrasında daha da güçlenen ve bir kutup hâlini alan sosyalist ülkelere yani Doğu Bloku’na karşı güçlenme amacıyla verilen tavizleri simgeler. Bu dönem, işçi sınıfının yaşamsal ve ekonomik haklarının görece tesis edildiği bir dönem olmakla birlikte, toplumsal mücadelelerinin de ivmesinin yükseldiği bir ortam da yaratır. Ardından Sovyetler Birliği’nin dağılışı ve sosyalist blokta yaşanan krizlerle birlikte küresel sermaye, refah devleti modelini tekrar ortaya çıkartmamak üzere rafa kaldırır. Bu süreç, yaklaşık kırk yıldır işçi sınıfına ve topluma verilen hakların ellerinden tekrar alındığı ve çok daha ağır koşulların dayatıldığı bir özellik taşır. Kısaca neoliberalizm olarak tanımlanan ve evrensel bütünlüğe sahip olan bu model, sermayenin serbest dolaşımı için hukuksal her türlü düzenlemeyi yapar. Bununla birlikte bu dolaşımın önünde engel teşkil eden mevcut düzenin hukuksal normları da tahrif eder.

Los lunes al sol’un bu anlatılanlar ışığında önemine vurgu yapmak gerekirse; bu film, neoliberal düzenin tüm uygulamalarını görmemize imkân veren, bunu ustalıkla yapan bir yapım olma özelliği taşır. 2000’lerin başlarında yaşanan dünya ekonomik krizi belki de en çok Akdeniz ülkeleri üzerinde etki gösterir. Filmin hikâyesi, İspanya’nın kuzeyinde bulunan liman şehri Vigo’da geçer. Vigo bir Akdeniz liman şehri olması itibarıyla ekonomik krizin ve düzenin yaptırımlarının yoğun yaşandığı yerlerden biridir. Açılıştaki görüntüler dönemin hassas sınıfsal yapısını ve krizin doğurduğu işsizlik sorunsalını ortaya koyar. Bu görüntülerin gerçek protestolardan alınmış olması ise; çalışma, barınma, sigorta vb. hakları için mücadele eden insanların dünyasına farkındalık yaratma ihtiyacı olarak okunabilir. Çalıştıkları şirket tarafından işten çıkartılan bir grup erkeğin aslında bu duruma ne tür tepkiler verdiğine odaklanırız. İşsizlik olgusunun yarattığı ruhsal çöküntü karakterlerin her birinin hayatında farklı tepkimelere yol açar. Bu tepkimeler doğrultusunda birbirleriyle olan ilişkileri de en doğal hâliyle aktarılır.

Her ne kadar hikâyenin işsiz kalan bu arkadaş grubu etrafında şekillendiği düşünülse de aynı zamanda onlara hükmetmeye çalışan sistemin açıklarını da çokça kez görürüz. Örneğin kredi veren bankaların, kişilerde aradığı statülere bakıldığında aslında krediye ihtiyacı olan herkese vermekten ziyade, sistemin kendi belirlediği kriterlere uyanlara verdiği görülür. Bu, kapitalist sistemin kurumlarına ve üretim araçlarına ne denli sıkı bağlarla bağlı olduğunu göstermeye yeter. Başka bir açıdan yarattığı izlenimle ve diğer karakterleri yönlendirme şekliyle, hikâyenin merkezinde yer alan Santa’nın işsizlik sonrasında katıldığı protestolar sırasında kırdığı sokak lambası, hikâyenin sonuna kadar kendisini canlı tutar ve Santa’ya müdahale eder. Küçük, fakat değerli kamu malını kırmakla suçlandığı ve para cezası aldığı duruşmanın üçüncü oturumu sonrasında, avukatı para cezasını ödemesi gerektiğini söyler. Aralarında geçen diyalog sırasında Santa, hem işsiz olduğunu hem de suçlu durumuna düştüğünü belirtir; avukatı ise büyütülecek bir şey olmadığını ve çarkın böyle döndüğüne vurgu yapar. Neoliberal iktisadi düşüncenin en büyük sacayaklarından biri olan ucuz iş gücü piyasası ve bunu düzenleyen hukuksal reformlar Santa’nın yaşadığı durumu anlamamıza yardımcı olur. İşçilerin yoğun olarak çalıştığı ve ürettiği, fakat bu yüksek saatli-düşük ücretli çalışma koşullarında, hak talebinin en aza indirildiği bir durum oluşur. Aynı şekilde ürünlerin yıpranma payı olarak adlandırılan amortisman kavramı, neoliberal düzen tarafından, işçi sınıfı aleyhine kullanılır. Hikâyede de gördüğümüz üzere yalnızca toplu iş sözleşmesi yapmak istedikleri için iki yüzden fazla işçi işten çıkarılır. Aynı zamanda birçoğu çalıştıkları şirketin belirlediği evrakları imzalamadıkları için kıdem tazminatlarını alamazlar. Santa, Jose, Lino ve Amador, belgeleri imzalamamaları sebebiyle süresiz ve erkenden işten çıkarılırlar. Bu durum işçi sınıfı aleyhine kullanılan amortisman kavramıyla örtüşen bir özellik taşır. Sistemin işleyişi konusunda pürüz yaratan ve hak talebinde bulunan her işçi, sistem için eskiyi temsil ettikleri için yıpranmış sayılırlar ve işten çıkarılırlar.

Karakterler arasındaki diyaloglar da sistem içerisindeki birçok noksan yanı vurgulama özelliği taşır. Santa, bakıcılık yaptığı evin çocuğuna karınca ve ağustos böceği fablını okuduğu sırada radikal bir çıkış yapar. Karıncanın ağustos böceğini çalışmamakla ve tembellikle suçlaması onu huzursuz eder ve fablı okumayı keserek tepki gösterir. Bu tepki aynı zamanda kültürel ürünler üzerindeki egemen ideoloji etkisini de görmemizi sağlar. Çalışan ve çalış(a)mayan arasındaki tüm gerçeklik ortadan kaldırılır ve çalışanın mutlak anlamda haklı olduğu olgusu çıkarılır. Santa’nın tepkisine yol açan da bu durumdur. Daha düşük ücretle ve daha uzun süreli çalışmayı bile kabul edebileceğini söyleyen kişiler için tembellik, aylaklık gibi tanımlamalar yapılması kişiliklerine ve ruhsal durumlarına oldukça zarar verici bir yan taşır.

İşsizlik arkadaş grubunu her ne kadar çevrelemiş olsa da aynı zamanda birbirlerine tutunma ve dayanışma güdülerini de güçlendirir. Farklı yaşantılara sahip olsalar da aynı sınıfın üyeleridirler. Amador Santa’ya bir diğer sohbetlerinde, siyam ikizi ve antipodes olduklarını söyler. Aynı şeyleri yaşamak zorunda olan, fakat bu zorundalık durumunu kendi kurallarına, daha doğrusu kural tanımazlığına göre şekillendirmek olarak tanımlanabilir bu durum. Hikâye boyunca Santa’nın sokak lambasıyla olan çatışması aslında sistemin kurumlarıyla ve ilişkileriyle olan bir çatışmadır. Yaşadıkları ne olursa olsun Los lunes al sol, sınıfsal dayanışmanın önemini vurgulayan en etkili filmlerden biridir. Bu anlamıyla işsizliğin, işsiz kalan bireyin suçu olmadığını, onu bu duruma iten düzenin krizli doğasından ileri geldiği çıkarımını yapabiliriz.

Bireyin Doğası ve Dayanışma Güdüsünün Ağırlığı

Güçlü pasajları ve bunu destekleyen oyuncu yönetimiyle Los lunes al sol’un işsizliğin yarattığı ruhsal çöküntüyü ve bundan çıkma arayışlarını başarılı bir şekilde verdiğini belirtmek gerekiyor. Film aynı zamanda işsizliğin ve sonuçlarının bütüncül, toplumsal karşılığa sahip olduğunu görmeyi daha da mümkün kılar. Uzun süreli işsizliğin yarattığı travmatik etki, karakterlerin hayatlarında nelerin peşinden koştuklarını da bize göstermeye yeter. Genel yapısı itibarıyla olmasa da diyalogları bağlamında Los lunes al sol’un, psikolojik bir anlatıma sahip olduğunu söyleyebiliriz. Karakterlerin kişisel ilişkilerinde, aile ilişkilerinde veya kendileriyle olan varoluş çatışmalarında ne gibi değişkenlere sahip oldukları ortaya koyulur. Yaşadığımız güne kadar toplumlara sürekli ve etkili biçimde empoze edilen bireysellik ve kazanma düşüncesi; bireyin doğasının tamamıyla hastalıklı ve özcü olduğu sonucunu ortaya koyar. İnsanın doğasıyla ilgili normatif ve toplumsal ilişkilerden neredeyse tamamen bağımsız olan bu düşünce yapısı, yalnızca bireysel kötülük durumlarına bakarak bütüncül bir anlam çıkarmaya çalışır.

İletişim araştırmalarıyla tanınan kuramcı Paul Lazarsfeld’in çalışmalarında da bu düşüncenin akademik temsillerine rastlamak mümkündür. Etki odaklı yönetimsel araştırmalar yapan Lazarsfeld, Marksist kökenlere sahip bir iletişim kuramcısıdır. Yaptığı ilk akademik araştırma olan Marienthal Araştırması, Viyana’da çoğunluğu işsiz olan Marienthal köyündeki kişilerle yapılan görüşmelere, mülakatlara ve testlere dayanır. Özü itibarıyla ulaşılmak istenen sonuç, işsiz kalan bireylerin daha radikalleştikleri mi yoksa bunun yerine daha kabullenici tavırlara mı sahip olduklarını saptamaktır. Araştırmalar, işsizliğin kişileri radikalizme değil, daha yoğun bir ilgisizliğe götürdüğü sonucuna ulaştırır. Üzerinde özellikle durulması gereken olgu, nedenselliğin doğru bir şekilde kurulmasıdır. Yapısal ilişkiler arasında nedensellik kurulup bu ilişkilerin işsizlik üzerindeki etkilerine yoğunlaşmak yerine, işsizliği başlı başına bir belirleyen almak hatalı sonuçlara ulaşmamızı sağlayabilir. Los lunes al sol’un hikâyesinde de bu durumun tersini görmek mümkündür. Karakterlerin sendikalı ve politize bireyler oldukları düşünüldüğünde ilgisizlik dışında kendilerine özgü radikal tavırlar geliştirdikleri görülür. Bu anlamıyla zengin alt metni işsizliği, yapısal ilişkiler arasındaki nedenselliğe dayandırmasıyla ortaya çıkar denebilir. Hayatına son veren Amador özelinde intiharın, ilgisizlikle eşdeğer bir tetikleyici olduğu düşünülse de aynı zamanda aralarındaki sınıfsal ortaklığa vurgu yapması da ilgisiz olmadığını göstermeye yeter. Sonuca bağlamak gerekirse Los lunes al sol, işsiz kalan bir grup erkek arkadaşın, sosyal hayatlarında ne tür tepkimelerin yaşandığını en iyi gösteren örneklerden biri olma özelliği taşır. İnsanların düzen tarafından birer ihtiyaç nesnesi hâline getirilmediği, alternatif bir yaşamın var olduğuna inançla bitirmek belki de en doğrusu olacaktır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi