Kimi yönetmenler kendini tanıma yolculuğunu ve büyüme hikâyelerini sinema aracılığıyla, şu an oldukları kişiden beslenerek yeniden tanımlama ve bir kalıba sokma girişiminde bulunabiliyor. Sınırlar ve ihlaller üzerinden düşünürsek, tıpkı Fransız Yeni Dalgası’nın efsane ismi François Truffaut gibi Leos Carax da böyle bir yönetmen bana kalırsa. Eğitim hayatına 16 yaşında son veren Carax, ilk kısa filmini 20’sinde yapmış. Fransız banliyölerinden kalkıp Cahiers du cinéma ekolüne katılan yönetmen, eleştiri ve kuramla kurduğu ilişkinin izlerini taşıyan ilk uzun metrajını ise 1984’te, henüz 24 yaşındayken çekmiş. Birkaç kısa filmin yanı sıra, biri üçleme olmak üzere dünya sinemasına 5 uzun metraj kazandıran Carax’ın kendini bir yönetmen olarak tanımlamadığı gibi, filmlerden konuşmaktan hoşlanmadığı da söylenir. Bir röportajında, müziğin yaşamı sinemadan daha çok tamamladığını düşündüğünü belirten Carax’ın bu söylentiler doğrultusunda bile, `kendini tanıma sürecinin yaşam boyu sürdüğüne’ inandığı izlenimine kapılıyoruz. Kaldı ki, tüm bu sinema kariyerine başlamadan önce aslında Alexandre Oscar Dupont olan adını Leos Carax olarak değiştirmiş olması da aidiyetsizlik hissi ve kimliksizliğin hayatındaki hakimiyeti üzerine fikir veriyor. Ona biçilen kalıba sığmayan birinin farklı şekillerde kendini aşarak yeni bir tanım bulma çabası, Carax sinemasını bu mücadelenin yansıması üzerinden okumamıza olanak tanıyor.

Entelektüel Birikimi ve Sanat Dinamikleriyle İlişkisi: 80’li Yıllara 60’lardan Bakmak

Sinema kariyerine Cahiers du cinémada eleştirmenlik yaparak başlayan Carax’ın Fransız Yeni Dalgası’ndan etkilenmemesi şaşırtıcı olurdu. Bayrağı böylesine köklü bir kuruluştan devralan Carax’ın sinema estetiğinde, Jean Luc Godard’ın ya da François Truffaut’nun izleriyle karşılaşmak oldukça olağan. Bütünsel bir anlatıdan ziyade birbirinden bağımsız birkaç parçanın atlamalı kurgu tekniğiyle bir araya geldiği Carax sinemasında, Yeni Dalga’nın gündelik hayatın ritmlerinden oluşan uzvu karakterlerin doğaçlama hareketleriyle buluşur. Bu tavrıyla klasik anlatının yapısını, sahiplendiği ekolün izlerini yansıtırcasına, doğrudan kameraya oynayan oyuncular gibi gözle görülür benzerliklerle yıkan Carax; aynı zamanda lirik bir dil kullanarak Fransız Şiirsel Gerçekçiliği’nden de beslenir. Sinemanın diğer sanat dinamikleriyle ilişiğinden de sıklıkla faydalanan Carax, hikâyelerini kendi hayatından parçalarla birleştirerek özgün bir sinema anlayışı sunar. Özellikle yan karakterlerin diyalogları üzerinden okuyabileceğimiz Gilles Deleuze ve Hegel yaklaşımları, bir anda karşımıza çıkan resim ve plaklar ya da parçalanmış sekanslar arasında duyduğumuz bir şarkı yönetmenin entelektüel birikimini görünür kılar. Müzik, felsefe ve edebiyatın iç içe geçtiği bu anlatılar, aynı zamanda yönetmenin dünyaya bakış açısıyla harmanlanınca kendine has bir sinema dili oluşturur. Yaşamla bağını ölüm takıntısı üzerinden kuran yönetmenin, aşkı yaşama karşı bir “devam edebilme” hâli olarak konumlandırdığı bu anlatılar, aynı zamanda hayatın karşılaşmalar ve tesadüflerle örüldüğünün de altını çizer. Biraz arabesk ve geleneksel olarak tanımlayabileceğimiz bu yaklaşım, 80’li yıllarda üretmeye başlayan yönetmenin 60’lı yıllara duyduğu romantik bir özlem olarak okunabilir. Bu özlem, hem Fransız Yeni Dalgası’nın ilk dönemine hem de rock müziğin 60’lı yıllarda yaşadığı dönüşümden öncesine karşı oluşur. Sadece bu “romantik” nitelendirmesinin kendi içinde, gerçek olanla hayal ürünü arasında bir denge kurduğu ve bu dengenin de ironisi ve çelişkisi bol yeni bir kalıba oturduğunu belirtmek gerek. Filmlerin genel atmosferleri üzerinden değerlendirecek olursak, bu kalıp zaman zaman bize Hollywoodvari bir film noir deneyimi de vadediyor denebilir.

Sınır İhlali: Denis Lavant ile Uçurumun Kenarından Aşırılık

Hiçbir tanıma uymak ve hiçbir kavramı karşılamak istememesi üzerine Carax’ın dünyayla garip bir “uyumsuzluk’” ilişkisi kurduğunu düşünürüm. Ona bahşedilen kalıplara karşı kafa tutan bir yapısı var ya da sınırlara karşı oldukça tahammülsüz mü demeli? En nihayetinde söz konusu uyumsuzluğun bir aradalığını kanıtlama çabası içerisinde hep. Bu durumun onu daha uzlaşılmaz yaptığı ise su götürmez bir gerçek. Zıt kutuplar yasası üzerinden bağlam kuran anlatılarında Denis Lavant gibi bir isimle çalışması da tesadüf olamaz herhâlde. Aynı anda hem komik hem korkunç, hem yakışıklı hem çirkin olabilen çok katmanlı bir aktörden bahsediyoruz. Bu çoklu kimliklere bölünebilme yeteneği ile Lavant, Carax filmlerinin olmazsa olmazı diyebiliriz. Arıza Aşklar Üçlemesi’nde Alex karakteriyle üç farklı dönemin izlerini yansıtmayı başaran Lavant ile iş birliğini Kutsal Motorlar (Holy Motors, 2012) filminde seyir zevkini arşa çıkaran bir performans takip eder. Peki, ismin Alex olması bir tesadüf olabilir mi? Yönetmen aleni olarak aksini iddia etmediği için keskin bir şekilde söylemek zor ama Lavant’ın canlandırdığı karakterlerle Carax arasında kendimce bir özdeşlik yakaladığımı belirtmem gerek. Yönetmen, birlikte çalışmakta ısrar ettiği bu aktörü yüz hatlarından bedensel aktivitelerine kadar birçok şekilde ve her seferinde yeni bir düzleme oturtarak yeniden inşa eder. Bu yeniden inşa etme ve kalıplardan taşma durumu, yönetmenin hayalini kurduğu ama henüz başaramadığı bir “kendini gerçekleştirme” izdüşümü olarak yorumlanabilir. Bu düşüncedeki en büyük itici güç ise Carax ve Lavant’ın gerçek hayatta hiç de öyle sıkı bağları olmadığı yönündeki söylentiler. Böylece birbirleriyle bağ kurmayan bu ikilinin ortaya çıkardığı her yeni kimlik nötr bir bağlamda kendini var edebilir görünüyor. Bu da karakterin her defasında sınırları aşmasını sağlayan müdahaleyi olanaklı kılıyor. Kendi hayatlarımızda öylece uygulayamayacağımız türden bir müdahaleden bahsediyorum. Carax, herhangi bir senaryoya bağlı kalmayarak ve karakterin doğaçlama yapmasına izin vererek Lavant’ın kendi bedeninin sınırlarını aşmasına olanak tanıyor. Bu bağlamda, bir mit olarak ele aldığımızda Tanrı’nın bize çok da seçenek sunmadığı düşünülürse bu oldukça değerli ve ilham veren bir müdahaleye dönüşüyor. Uçurumdan atlamak istersin ama bir yandan da durduğun yerden ona bakmak daha cazip gelir. Bir karakteri sınırlar koymadan yaratmak, kendini gerçekleştirmekten daha az risk barındırıyor olsa gerek.

Maskelerinden Kurtulmuş Arıza İlişkiler

Birini seversin, o başkasını seviyordur. O bütünüyle sana döner ve sen orada değilsindir. Hayat tam da böyle bir çelişkiden ibarettir; bu çelişki de melankoliyi doğurur. Ama salt hüzünden beslenen bir melankoli değildir bu, içinde yaşama karşı bir tutku barındırır. Devam etmeni sağlayan da bu tutkudur. Bu nedenle Carax’ın karakterleri asla sabit bir nokta ile açıklanamaz. Tüm hücreleriyle melankoliye teslim olduklarını düşündüğümüz bir anda hızlı bir manevra ile onların yaşama devam etme arzularıyla burun buruna geliriz. Hayat bazen devam edebilir, bazen etmez. Ama ölümün olduğu yerde aşk da mutlaka oradadır.

Carax’ın 1980’de çektiği, kendisine yeterince ilham vermediği için arkadaşını sıktığına inanan bir senaristin hikâyesini anlatan ilk kısa filmi Strangulation Blues, sonrasında tüm filmografisinde izlerini yakalayabileceğimiz birçok detay barındırır. Bir kadın, bir erkek, Paris’in karanlık sokakları, bir rüyadaymışsınız hissi veren sayıklamalar ve elbette Carax sinemasında kilit rol oynayan ses ve müziğin yadsınamaz etkisi yıllar sonra ortaya çıkacak auteur sinemasının ayak sesleridir.

Carax; yarattığı distopik evrenle sinema dilinin derinleştiği ilk üç filmi Oğlan Kıza Rastlar (Boy Meets Girl, 1984), Kötü Kan (Mauvais sang, 1986) ve Köprü Üstü Aşıkları (Les amants du Pont-Neuf, 1991) ile aşkın içinde barındırdığı karşıtlıklar üzerinden hayatın tuhaflığından dem vurur. Denis Lavant üç filmde de Alex karakteriyle karşımızdadır. Carax, karakterin geçmişiyle ilgilenmez ve onunla ilgili çok fazla detaya girmez. İzin verildiği ölçüde sanatçı bir kimliği olduğunu tahmin edebildiğimiz Alex, ilk filmde fantezilerinin şekillendirdiği kadınla tesadüfen bir partide karşılaşır. Mireille’le aşkı yalnızca tek gece sürecektir. Bu beklenmedik yıkım ona bir şekilde gelecek kaygısı yükler. İkinci filme ise gelecek kaygısının ağırlığı hakimdir, Alex’in paraya ihtiyacı vardır. Yine de aşkı yarattığı gerçekliğe sığdırmayı ihmal etmez Carax. Alex, yine birbiri ardına sıralanan tesadüfler eseri Juliette Binoche’nin canlandırdığı Anna karakteriyle otobüste karşılaşır. Otobüste görüp aşık olduğu ve bir süre takip ettiği Anna da güçlü ve zayıf yanlarıyla öne çıkan oldukça orijinal bir Carax karakteridir. Nihayet sonuncu filmde Alex’in kelimenin tam anlamıyla dibe vurduğuna şahit oluruz.

Kamerasını karakterlerin ruh hâllerini yansıtan sıradan eylemlere çeviren Carax; gerçek ve hayal dünyası arasında kurduğu bu ince köprüde bize aşka, hayata, ölüme, uyumsuzluğa dair kendi düşünceleri üzerine kafa yormamızı istediği, rutin hayatın dinamiklerinden beslenen nefis bir üçleme sunar.

Artık kült statüsüne eriştiğini söyleyebileceğimiz bu üçlemeden sonra Carax, geleneksel sinema yaklaşımından biraz uzaklaşarak Pola X’in bir tür deneme versiyonu diyebileceğimiz kısa filmi Sans Titre (1997)’yi çeker. Bu kısa filmden sadece iki yıl sonra Herman Melville’in “Pierre, or, the Ambiguities” adlı eserinden uyarladığı Pola X (1999) ile karşımızdadır. Burjuva bir ailenin çocuğu olan Pierre ile yıllar sonra kardeşi olduğunu öğrendiği Isabelle karakteri arasında ensest bir ilişkiye evrilen hikâye, Carax sinemasında karşılaşmayı beklemediğimiz türden bir klasik anlatı örneğidir. Bu ters köşe filmden sonra köşesine çekildiğini söyleyebileceğimiz Carax, 2008 yılında Michel Gondry ve Joon-ho Bong ile “Tokyo!” isimli ortak bir projede yer alır. “Merde” adlı bir kısa filmle dahil olduğu bu projede yine Denis Lavant ile çalışan Carax, nihayet 13 yıl süren bir aradan sonra Kutsal Motorlar ile alışık olduğumuz evrenine görkemli bir dönüş yapar.

“20-30 yaş arası üç film yaptım. 30-41 arası bir. 40-50 arası sıfır. Şimdi 51 yaşındayım. Tablo hiç iyi gözükmüyor.”

Leos Carax

Lavant’ın Mr. Oscar karakteriyle yaşlı bir dilenci kadından sokak çalgıcısına; acımasız bir katilden ölüm döşeğindeki adama kadar farklı karakterlere hayat verdiği bu baş döndürücü deneyim, kullandığı maskeleri onları düşüren bir metafora çeviriyor. Bu akılları zorlayan devinimde, hiçbir kamera onu çekmediği hâlde aktörlük yapan Mr. Oscar, Carax’ın sinema kariyeri boyunca üzerinde durduğu ne varsa ete kemiğe bürünüyor.

Rahatsız Edici Bir Koreograf: Leos Carax Sineması

Paris sokaklarında aylaklık yapan bir kadın, sigarasını yakıp nehre atan adam, kulaklığını takıp gözü kapalı otobanda yürüyen Alex, derisini yırtarcasına oradan oraya koşturup duran karakterler ve birbirinden bağımsız gibi görünse de kendi içinde bir denge yakalayan daha birçok detay rahatsız edici bir koreografa dönüşerek Carax sinemasını oluşturur.

“ – Bu işe devam etmeni sağlayan şey ne Oscar?

   – Beni bu işe başlatan şey rol yapmanın güzelliği.

    – Güzellik mi? Bir söz vardır: ‘Güzellik görenin gözündedir.’

    – Peki, gören kimse yoksa?”

Leos Carax sinemasının şiirsel ve vizyoner dünyasını yansıtan, Tessa Louise-Salome’nin yazıp yönettiği, prömiyerini 2014 yılında Sundance Film Festivali’nde yapan “Mr. X” belgeseli ile kendini medyadan soyutlamayı büyük ölçüde başarmış bu efsane yönetmeni gizli çekimler ve onunla çalışma fırsatı yakalayan isimlerle yapılan röportajlarla daha yakından tanıyabilirsiniz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi