Foucault’ya göre iktidar, sadece devletin halka karşı elinde bulundurduğu güç değil, herhangi bir bireyin toplum içinde zamanla edinmiş olduğu statüyü kullanarak, bir başka bireye uyguladığı gücü de ifade eden bir kavramdı. Kişi elinde bulundurduğu bu güçle, kendisi dışında bir bireyin hayatına, iradesine, yaşam şekline ya da geleceğine etki edebiliyorsa o kişi “iktidar” sahibi sayılıyordu. Çevredekiler ne der düşüncesiyle dilediğimiz gibi yaşayamadığımızda da, iş hayatında kendimizi kabul ettirmek adına yaptığımız tüm fedakârlıklarda da bu iktidarın baskısı altında kalmış oluyoruz aslında. Özgür irademize, bizi biz yapan her şeye dışarıdan yapılan bir müdahale, hissettiğimiz gibi yaşamamızı engelleyen her türlü davranış biçimi buna bir örnek oluşturuyor. Bu iktidara maruz kalanların kendi kimliklerini bulabilmek ve seslerini duyurabilmek için verdikleri çaba elbette ki haklı bir mücadele. Peki ya bunun doğru bir yeri, doğru bir zamanı var mı? Geçtiğimiz Ocak ayında Sundance Film Festivali’nde ilk gösterimini yapan HBO yapımı Leaving Neverland belgeseli, Michael Jackson tarafından cinsel istismara uğradıklarını iddia eden iki kişinin ve ailelerinin yaptıkları açıklamalar üzerinden ilerliyor.

Michael Jackson’la nasıl ve nerede tanıştıkları, zamanla gelişen ilişkileri, dostlukları ve akabinde yıllarca sürdüğü iddia edilen taciz, hatta tecavüze varan olaylar, dinlemesi ve sindirmesi oldukça güç yaşanmışlıklar 240 dakika boyunca en ince ayrıntısına kadar önümüze seriliyor. İzlemeye başladığımda aklımda, anlatılanların doğruluğu ya da yanlışlığından ziyade neden anlatıldığı, neden bu kadar yılın ardından böyle bir belgeselin yapıldığı sorusu vardı. Kişilerin içinde bulundukları psikoloji,  belgeselin ilk yarısında pek anlaşılır değil. Fakat hikâye ilerledikçe, yaşananlar bir yapbozun parçaları gibi yerine oturuyor ve başta karmaşık görünen bir takım durumlar daha açık ve net hale geliyor.

Leaving Neverland’deki iddiaların sahibi olan iki kişiden biri Wade Robson. Michael Jackson’la 5 yaşında tanışıyor, onun sahne kostümüne benzer bir kostümle dans ediyor ve seçmelere katılıyor. Ardından o ve ailesi Neverland’e davet ediliyor ve Wade’in Michale Jackson ile uzun yıllar boyunca çalışacağı, kliplerinde oynayacağı, turnelere katılacağı bir süreç başlıyor. Belgeseldeki bir diğer kişi James Safechuck. O da aynı şekilde Michael Jackson ile oldukça uzun süre birlikte çalışıyor ve vakit geçiriyor. Michael Jackson, kardeşleri, hatta Robson ile Safechuck’ın aileleri de bu çocukların evde kendisiyle, yanlarında aileleri olmadan da yalnız vakit geçirdiklerini, saatlerce telefonda konuştuklarını, aynı odada, aynı yatakta uyuduklarını doğruluyorlar fakat Michael Jackson hiçbir şekilde bahsi geçen istismar iddialarını kabul etmiyor elbette ki…

1993 yılında kendisine karşı ilk kez çocuk istismarı suçlamaları başlıyor ve bu suçlamaların devam ettiği 2005 yılında mahkeme salonunda onu savunan kişilerden biri Wade Robson. Aralarında bahsedilen türde bir ilişki olmadığını söylüyor Robson ve Michael Jackson’ın aklanmasında belki de en önemli rolü oynayan kişi oluyor aynı zamanda.

İktidarın Karşısında Özgür İrade

“Michael Jackson dünyayı ve daha kişisel olarak hayatımı sonsuza dek değiştirdi. Dans etme sebebim, müzik yapma sebebim ve insanlığın saf iyiliğine inanmamın en önemli nedenlerinden biri. 20 yıldır yakın bir arkadaşım oldu. Müziği, cesaret dolu sözleri ve koşulsuz sevgisi sonsuza dek içimde yaşayacak. Ölçülemez bir şekilde onu özleyeceğim, ama şu anda huzur içinde olduğunu, gökleri bir melodi ve ay yürüyüşü ile büyülediğini biliyorum.” Michael Jackson’ın ölümünün ardından bu açıklamaları yapan Wade Robson şimdilerde, o dönemde neden bu şekilde bir tanıklık yaptığını da açıklamaya çalışıyor bir taraftan.

Wade Robson ve James Safechuck bugün 36 yaşında. İkisi de evli ve Robson’ın bir oğlu var. Yaşananları anlatmak için bugüne kadar neyi beklediklerinin cevabı, her ikisinin de anlatımlarından ortaya çıkan resimde gizli. Yaşananlar eğer gerçekse, ileri seviyede bir manipülasyon ile gerçekleştiği, onlar ile Michael Jackson arasında kurulan güçlü sevgi bağından anlaşılıyor. Tecavüze varan davranışlarını ise sanki bu sevginin bir parçası olarak konumlandırmışlar. Herhangi bir fiziksel acı, kanıt söz konusu değilken ve istemedikleri hiç bir şeyi zorla yapmıyorlarken durum, bu güçlü sevgiden doğan bir ilişki şekli gibi görünüyor onlara… Leaving Neverland oldukça açık ve net bir anlatımla, ailelerin rolünü ve yaşananlara nasıl izin verdiklerini de aktarıyor. Geriye dönüp bakınca, yaşı küçük çocuklar söz konusuyken belki, fakat aileler söz konusuyken bazı şeylere izin vermiş olmaları olanaksız gibi görünüyor. En başta bahsettiğim iktidar kavramından doğan ilişki biçimi bu noktada olayları biraz daha anlaşılır kılıyor.

Sosyal statü, ikna kabiliyeti, şöhret, beğenilme, saygı görme arzusu bir kişinin güce ulaşmasını, buradan başkalarını etkileyecek bir iktidar yaratmasını ve uygulamasını mümkün kılan unsurlar. İktidarla birlikte gelen “konum” ve edinilen güç, bireyi kendisi dışındakilere karşı düşüncesiz, bencil biri hâline getirebiliyor. Burada daha birçok unsurdan veya bu unsurları oluşturan çevresel faktörlerden bahsedebiliriz fakat bunları düşünürken unutulmaması gereken önemli bir nokta var; kişi, son derece bilinçli bir şekilde yapıyor olduğunu varsaydığımızda bile, yaptıklarının hiç bir zaman “kötülük” olduğunu düşünmez.

Leaving Neverland belgeselinde anlatılanların ne kadar doğru ya da ne kadar yanlış olduğu hiç bitmeyecek bir tartışma konusu. Yalnızca bir belgesel olarak değerlendirdiğimde, bu denli etkileyici ve merak uyandıran bir konuya sahip olmasa, eminim ki yaklaşık dört saatlik bu yapımı sonuna kadar izleyebilen çok az kişi olurdu. Yönetmen Dan Reed, içeriğin gücüne güvenerek, Leaving Neverland’e yapısal anlamda pek bir şey katmaya gerek duymamış gibi görünüyor. Diğer taraftan, içerik itibarıyla değerlendirdiğimde, izleyiciyi anlatılanların gerçekliğine ikna etmek üzere kurgulanmış ve tarafsız gibi görünen bir yapım. Ama örneğin, anlatılanları gerçek görüntülerle ard arda getirip destekleyen bir kurgu düzeniyle, aslında oldukça taraflı bir yapıya sahip olduğu da aşikar.

Dört saatin sonunda duyduklarımıza inanıp inanmamak tamamen izleyici olarak bizlerin elinde. Neye inanacağımızın pek bir şey değiştirmeyeceği gerçeği de söz konusuyken, akla asıl şu soru geliyor; sanatı kusursuz bir biçimde icra eden insanları, kişiliklerinden nasıl ayırabiliriz?

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi