Las Hurdes, Luis Buñuel’in Salvador Dali ortaklığıyla yarattığı iki gerçeküstücü başyapıt Un chien andalou ve L’âge d’or’un ardından çektiği ve bir belgesel olması itibarıyla daha fikir aşamasında ilgi çekici hâle gelmiş bir yapım. İlk filmi Un chien andalou’nun hemen başında yer alan göz kesme sahnesiyle sinema tarihinin en akılda kalıcı imajlarından birini yaratan ve bu yolla filmin devamında görüleceklerin bambaşka bir gerçeklik yaklaşımının ürünü olduğunu işaret eden bir yönetmenin, İspanya’nın batı bölgesindeki az gelişmiş coğrafyayla ilgili bir belgesel, daha da özelleştirirsek etnografik film yapmış olması kâğıt üzerinde dahi ziyadesiyle şaşırtıcı görünen bir durum. Neticede gerçekte olanı filme alıp bunu seyirciye sunma niyeti taşıyan belgeselcilikle gerçeküstücü sinemanın en önemli isminin bir araya gelişinden söz ediyoruz.

Buñuel, otobiyografisi Son Nefesim’de gerçeküstücülüğün gerçek amacını, yeni bir edebi, sanatsal ya da felsefi bir hareket yaratmak değil; sosyal düzeni sarsıp hayatın kendisini dönüştürmek olarak açıklar. Un chien andalou ve L’âge d’or’un kopardığı gürültüleri düşünürsek, yönetmenin bu amaca hizmet eden eserler ortaya koyduğunu pekâlâ söyleyebiliriz. Peki bu yaklaşım, belgesel formuyla birleştiğinde nasıl bir sonuç ortaya çıkar ya da gerçeküstücülükle belgesel bir araya gelebilir mi? Bu sorulara Buñuel’in Las Hurdes’le verdiği cevap çok nettir: Bir kurmaca film nasıl gerçeküstücü olabiliyorsa, bir belgesel de gerçeküstücü olabilir.

Las Hurdes: Buñuel Usulü Belgesel

Belgesel sinemanın bir alt türü olarak nitelenebilecek olan etnografik filmler, yüzeysel bir tanımlamayla, belirli bir kültürü tanımak ya da kültürel davranışları açıklamak adına çekilmiş yapımlar olarak açıklanabilir. Bu tanımlamaya en net şekilde uyan, en eski ve en bilinen çalışmalardan biri, Robert Flaherty’nin kamerasını Eskimolara çevirdiği 1922 tarihli Nanook of the North’tur. Konu etnografik film olduğunda neredeyse bir anıt film olan bu yapımın teknik anlamda bir başyapıt ve belgesel sinema için çok önemli bir kilometre taşı olduğu şüphesiz. Ama Flaherty’nin Eskimo kültürüne bakışının ziyadesiyle batı merkezli ve büyüklenmeci tavır taşıdığı da iddia edilebilir. Eskimo kültürünü yansıtmayayım derken vurguyu ilkelliğe yapmasının sebebi, sömürgeciliğe kadar yayılan bir kapsamda aranabilir. Batı’da medeniyet yükselirken dünyanın farklı coğrafyalarında hâlâ ilkelliğe mahkûm, şefkat gösterilmesi gereken toplumlar olduğunun altı çizilir bu filmde. Un chien andalou’yla bireylerin sanat eserleriyle kurduğu konformist ilişkiye çomak sokan, L’âge d’or’la Batı medeniyetini simgeleyen tüm kurumlara doğrudan saldıran Buñuel’in Las Hurdes’teki niyeti de bu filmlerdekilerden farklı değildir, sadece bu kez eline provokasyon aracı olarak belgeseli alır. Flaherty’nin aksine Batı medeniyetini var eden kurumların maskesini bir kez daha düşürmeyi hedefler.

Buñuel’in Las Hurdes’teki eleştirilerinden eğitim sistemi de, özel mülkiyet de nasibini alırken asıl hedef kilisedir. Filmin başında öğrendiğimize göre ancak 1922 yılında açılan yollarla medeniyete bağlanan Las Hurdes’e ulaşmadan önce geçilen, görece olarak daha elverişli şartlara sahip kasabayı kısaca tanıtırken, ilk olarak kiliseyi ve binalarında, duvarlarında yazan dini yazıları görürüz. Böylece Buñuel seyircinin dikkatini dini kurumlar üzerine çeker. Buradan sonra vardığımız Las Hurdes bölgesi ise ilk andan itibaren bir yoksunluklar coğrafyası olarak resmedilir. Burada insanların kullanmaları için sağlıklı bir su kaynağı yoktur. İnsanlar, eti sadece bir keçi kazara öldüğünde yiyebilir. Yerel halkın sağlık durumu acınacak hâldedir, köylerde bir ölüm olduğunda gömme işlemi için cenaze kilometrelerce uzaklıktaki mezarlıklara taşınmalıdır. Sıtma köylerde kol gezer, ekmeği bölge dışından gelen öğretmenler sayesinde tanımışlardır. Sokaklarda bir şarkı dahi duyulmaz. Ama bu katıksız sefalete rağmen, bölgedeki kiliselerde her şey yolundadır, fiziki şartların İspanya’nın herhangi başka bir bölgesindeki kiliselerden farkı yoktur. Köyler ve yerel halkın kiliseyle arasındaki bu uçurum, organize din kurumlarının insanların genel durumundan ne denli uzak olduğunu vurgular. Batı medeniyetinde gelişmişlik sadece dini ya da devlet destekli kurumlar içindir. Halktan kopuk bir yönetim biçimi, Las Hurdes halkı tarafından en ağır şekilde tecrübe edilir. Belgeselde sunulana göre Las Hurdes’te Tanrı varsa dahi bölge halkını çoktan kaderine terk etmiştir. 

Buraya kadar anlatılmaya çalışılanlar Buñuel’in belgeselinin Las Hurdes bölgesine dair verdiği bilgilerden ve bunlardan çıkabilecek sonuçlarla ilintili. Fakat bu hâliyle bunun gerçeküstücü bir belgesel olduğu savını ortaya atmak oldukça güç. Tam bu noktada Buñuel’in dehası, kullanılan dış ses üzerinden filme dâhil oluyor ve Las Hurdes’i bilgi veren bir belgesel olmaktan çıkarıp başka bir gerçeklik algısı yaratarak toplumsal konulara dair fikir yaratma amacı güden bir yapıma dönüştürüyor. Genel itibarıyla belgesellerin anlatıcısı konumundaki dış sesin, gerçekleri kendi yorumunu işin içine minimum düzeyde katarak objektif bir şekilde sunuyor olması gayet makul bir beklenti. Las Hurdes de bu doğrultuda başlıyor. Gördüğümüz imajlara dair bilgi verici, tanıtıcı cümleler duyuyoruz ses bandında. Fakat bir yerden sonra bu anlayışta bir çatlama oluyor ve dış ses gördüklerimiz hakkında bilgi verme doğrultusundan sapıyor. Oradan olmayana dair negatif ifadeler ya da olanı olumsuz şekilde ifade eden manipülatif sözler kulağımıza gelmeye başlıyor. Kamera, köy sokaklarını gösterirken ve ortada somut bir sebep buralarda hiç şarkı söylenmediğinden dem vuruyor. Yol kenarında başını taşa yaslamış duran küçük bir kızın görüntüsüne, kızın çok hasta olduğu için üç gündür kıpırdamadan yattığını ifade eden cümleler eşlik ediyor. Kızın şişmiş boğazını göstermek amacıyla ağzına yapılan yakın planda görülen mevcut şartlar altında pek de sağlıksız görünmeyen dişler ve dilken, biz kızın birkaç gün sonra bu hastalıktan dolayı öldüğü bilgisini alıyoruz. Bir kadın evinin balkonunda uzanmış muhtemelen uyurken, dış ses kadının sağlık sorunları sebebiyle film ekibinin varlığını dahi fark etmediğini söylüyor. Tüm bu ifadelerle Buñuel, önceki iki filminde de yaptığı gibi seyircinin katlanabilme duygusunu kasten zorluyor. Bu tercih Las Hurdes’i belki de sadece Buñuel’in çekebileceği gerçeküstücü bir belgesele dönüştürüyor.

Luis Buñuel’in belgesel formuna yaptığı gerçeküstücü dokunuşlar, birbirini destekleyen iki seviyede kendini gösterir: Belgesellerin gerçek ya da doğru olanı en saf hâliyle yansıttığına dair genel kabul ve bireylerin, dolayısıyla da sosyal toplulukların gördükleri veya duydukları üzerinden edindikleri gerçeklik algısı. Bir belgesel olarak Las Hurdes’in bölgedeki mevcut durumu en saf hâliyle sunduğunu söyleyemeyiz, lâkin yalan söylediğini iddia etmek de mümkün değil. İşte gerçeküstücülük tam da bu noktada devreye girip kişilerin imajlar ve sesler yoluyla elde ettikleri gerçeklik algısını sorgulamaya itiyor. Belgeseller ya da sanat eserleri doğruyu, yalnızca doğruyu mu söylüyor; gerçeklik olduğunu düşündüğümüz, sandığımız her şey saf hakikati kavramak için yeterli mi? Bu soruların karşılıklarını, daha önce andığım, Buñuel’in gerçeküstücülüğün amacı olarak ifade ettiği kavramlarla aramak daha doğru olacaktır. Yani diyebiliriz ki, yönetmenin bu belgeselle asıl yapmak istediği şey, genelgeçer olanı ortadan kaldırıp yeni bir algı düzeyi yaratmaktır.

Bu türden bir girişimin sonuçlarını sorgulamak için Hollandalı belgeselci Ramón Gieling’in 2000 tarihli De gevangenen van Buñuel ya da Türkçeye çevirecek olursak Buñuel’in Tutsakları filmi önemli imkânlar sunuyor. Bu belgeselde Gieling, yaklaşık yetmiş yıl sonra Las Hurdes’in çekildiği bölgeye gidiyor. Giderkenki amacı da hem bölge köylerinden birinin meydanında Buñuel’in filminin gösterimini yapmak hem de yerel insanların Buñuel ve bölgeleri hakkında çektiği belgesel hakkındaki görüşlerini almak. Gieling’in aldığı cevaplar tam da Buñuel’in tetiklemek istediği türden bir algının oluştuğunu gösterir nitelikte aslında. Kimileri Buñuel’i yalancı, filmini de saçmalık olarak nitelerken kimileri de Las Hurdes’in gerçekleri yansıttığını, bunu yaparken de farkındalık yaratmak adına abartılı yöntemlere başvurmuş olabileceğini ifade ediyor. Tüm bu ifadeler arasında bir tanesi ise özellikle ilgi çekici. Birisi Buñuel’in filmi gözlerini kullanmadan çektiğini söylüyor kinayeli bir şekilde. Lâkin bu doğru olabilir. Çünkü Buñuel’e gerçeği görmek ya da yansıtmak için duyu organları yeterli gelmemişti hiçbir zaman; bunun için başka bir gerçeklik arayışının yolunu açacak bilinçaltına da, fikirlere de ihtiyaç vardı. 

Kaynakça

Buñuel, Luis (2006) Son Nefesim

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi