Berberian Sound Studio ve Burgundy Dükü - The Duke of Burgundy filmleriyle tanınan, özellikle tür sinemasına getirdiği yenilikçi yaklaşım ve stilize estetiğiyle öne çıkan Peter Strickland’ın son filmi Lanetli Kumaş, prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapmıştı. Lanetli bir elbise giyen iki karaktere odaklanan yapım, 70’lerde korku sinemasının bir alt türü olarak çıkan ve Dario Argento, Mario Bava gibi yönetmenlerin filmleriyle anılan giallo türünden çokça yararlanıyor. Kırmızı tonlarının hâkim olduğu parlak renk paleti ve grafik şiddet kullanımıyla türün stilize estetiğinden beslenen Lanetli Kumaş, anlamın türlü absürdlükler içerisinde gitgide yittiği etkileyici bir korku/komedi. Strickland, kırmızı elbisenin satın alındığı mağazada çalışan, bilmece gibi konuşan ve şiddet/erotizm temalı ritüeller gerçekleştiren “cadılar” vesilesiyle Suspiria ve Hatchet for the Honeymoon gibi klasiklerdeki aşırılığı yakalıyor. Birer karakter olmaktan çok, mistik öğelerle bezeli atmosferin ve mizansenin bir parçası hâline gelen bu cadılar, lanetli elbiseyle bir tür köle-efendi ilişkisi içindeler. Öte yandan, ikisi de işçi sınıfına mensup ana karakterlerin gündelik dertleri, cadıların stilize dünyasıyla ironik bir tezat oluşturarak filme mizahi bir yan katıyor. Lanetli Kumaş: Duyuların Laneti Filmin öne çıkan taraflarından bir diğeri ise, görme duyusunun ötesine geçerek diğer duyulara ve algı biçimlerine yer açması. Başrol olarak bir “kumaş”ı seçen film; ona dokunan, onu giyen, ondan etkilenen ve korkan karakterlerin temas anlarına odaklanan yakın planlarla dolu. Kırmızı rengini hem hayatı hem de ölümü imlemesi ve menstrüasyon kanını hatırlatması nedeniyle seçtiğini söyleyen yönetmen, filmdeki tüm karakterleri bu bağımsızlığını ilan etmiş, sahipsiz elbisenin kurbanı hâline getiriyor. Karakterlerin önlerine gelen tehlikeleri “görmediği”, çıkan seslere kulak asmayıp etrafındakileri “duymadığı” bu anlatıda lanet, tam da bu temas anlarında, tenin içine işleyerek, onu yaralayarak ve deforme ederek işliyor. Farklı zamanlarda, farklı nedenlerle ve farklı mekânlarda giyilmiş bir elbisenin sahip olduğu tekinsizliğin, eski “sahip”lerinin ruhlarını biriktirerek neredeyse bir hayalete dönüşen bir elbisenin izini sürüyor Strickland. En basit hâliyle sıradan bir kumaşın insanlardan daha zeki ve güçlü resmedildiği ve onları ele geçirdiği bu hikâyenin biçimsel tercihleri de içeriğiyle paralel ilerliyor. Canlı-cansız farklı dokulara odaklanan yakın planları, sürekli mağazanın reklamının oynadığı televizyonun grenli dokusu, neredeyse gözü kör edecek parlaklıktaki renk ve ışık kullanımıyla hipnotize ediyor Strickland bizi. Böylece dokunma duyusunu öne çıkararak insan gözünü ve bakış açısını temel alan anlatım biçimini de kırmış oluyor ve hikâye düzeyinde gözleri bile olmayan bir elbiseye tanıdığı özgürlüğü, biçimsel olarak da kendisine tanıyor. Öte yandan Stirckland’ın sesi kullanım biçimi de yine görselin hâkimiyetini kıran cinsten. Cavern of Anti-Matter’ın, Goblin’in Suspiria’daki tınılarını anımsatan bol synthesizer’lı müzikleri, sürekli aynı reklamın döndüğü televizyon ekranına eşlik ediyor. Karakterlerin bazen anlamsız derecede süslü ve şiirsel konuşmaları, bazense sadece bir bulaşık makinesi hakkında verilen gündelik bilgileri dinlerken “dalıp gittiği”, kelimelerin salt birer ses hâline geldiği, anlamın ise toptan yittiği bir atmosfer kuruyor. Görme duyusu egemenliğini yitirdikçe ve biz de karakterlerle beraber “dalıp gittikçe” dinlediklerimiz de anlamını yitiriyor. Ses, kelimeleri ve anlamı aktarmak için bir araç olmaktan çok kendi içinde bir varlığı olan, aynı başroldeki elbise gibi özgür bir anlatı öğesi hâline geliyor.

Yazar Puanı

Puan - 85%

85%

Kırmızı tonlarının hâkim olduğu parlak renk paleti ve grafik şiddet kullanımıyla türün stilize estetiğinden beslenen Lanetli Kumaş, anlamın türlü absürdlükler içerisinde gitgide yittiği etkileyici bir korku/komedi.

Kullanıcı Puanları: 3.8 ( 1 votes)
85

Berberian Sound Studio ve Burgundy Dükü – The Duke of Burgundy filmleriyle tanınan, özellikle tür sinemasına getirdiği yenilikçi yaklaşım ve stilize estetiğiyle öne çıkan Peter Strickland’ın son filmi Lanetli Kumaş, prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapmıştı. Lanetli bir elbise giyen iki karaktere odaklanan yapım, 70’lerde korku sinemasının bir alt türü olarak çıkan ve Dario Argento, Mario Bava gibi yönetmenlerin filmleriyle anılan giallo türünden çokça yararlanıyor. Kırmızı tonlarının hâkim olduğu parlak renk paleti ve grafik şiddet kullanımıyla türün stilize estetiğinden beslenen Lanetli Kumaş, anlamın türlü absürdlükler içerisinde gitgide yittiği etkileyici bir korku/komedi. Strickland, kırmızı elbisenin satın alındığı mağazada çalışan, bilmece gibi konuşan ve şiddet/erotizm temalı ritüeller gerçekleştiren “cadılar” vesilesiyle Suspiria ve Hatchet for the Honeymoon gibi klasiklerdeki aşırılığı yakalıyor. Birer karakter olmaktan çok, mistik öğelerle bezeli atmosferin ve mizansenin bir parçası hâline gelen bu cadılar, lanetli elbiseyle bir tür köle-efendi ilişkisi içindeler. Öte yandan, ikisi de işçi sınıfına mensup ana karakterlerin gündelik dertleri, cadıların stilize dünyasıyla ironik bir tezat oluşturarak filme mizahi bir yan katıyor.

Lanetli Kumaş: Duyuların Laneti

Filmin öne çıkan taraflarından bir diğeri ise, görme duyusunun ötesine geçerek diğer duyulara ve algı biçimlerine yer açması. Başrol olarak bir “kumaş”ı seçen film; ona dokunan, onu giyen, ondan etkilenen ve korkan karakterlerin temas anlarına odaklanan yakın planlarla dolu. Kırmızı rengini hem hayatı hem de ölümü imlemesi ve menstrüasyon kanını hatırlatması nedeniyle seçtiğini söyleyen yönetmen, filmdeki tüm karakterleri bu bağımsızlığını ilan etmiş, sahipsiz elbisenin kurbanı hâline getiriyor. Karakterlerin önlerine gelen tehlikeleri “görmediği”, çıkan seslere kulak asmayıp etrafındakileri “duymadığı” bu anlatıda lanet, tam da bu temas anlarında, tenin içine işleyerek, onu yaralayarak ve deforme ederek işliyor. Farklı zamanlarda, farklı nedenlerle ve farklı mekânlarda giyilmiş bir elbisenin sahip olduğu tekinsizliğin, eski “sahip”lerinin ruhlarını biriktirerek neredeyse bir hayalete dönüşen bir elbisenin izini sürüyor Strickland. En basit hâliyle sıradan bir kumaşın insanlardan daha zeki ve güçlü resmedildiği ve onları ele geçirdiği bu hikâyenin biçimsel tercihleri de içeriğiyle paralel ilerliyor. Canlı-cansız farklı dokulara odaklanan yakın planları, sürekli mağazanın reklamının oynadığı televizyonun grenli dokusu, neredeyse gözü kör edecek parlaklıktaki renk ve ışık kullanımıyla hipnotize ediyor Strickland bizi. Böylece dokunma duyusunu öne çıkararak insan gözünü ve bakış açısını temel alan anlatım biçimini de kırmış oluyor ve hikâye düzeyinde gözleri bile olmayan bir elbiseye tanıdığı özgürlüğü, biçimsel olarak da kendisine tanıyor.

Öte yandan Stirckland’ın sesi kullanım biçimi de yine görselin hâkimiyetini kıran cinsten. Cavern of Anti-Matter’ın, Goblin’in Suspiria’daki tınılarını anımsatan bol synthesizer’lı müzikleri, sürekli aynı reklamın döndüğü televizyon ekranına eşlik ediyor. Karakterlerin bazen anlamsız derecede süslü ve şiirsel konuşmaları, bazense sadece bir bulaşık makinesi hakkında verilen gündelik bilgileri dinlerken “dalıp gittiği”, kelimelerin salt birer ses hâline geldiği, anlamın ise toptan yittiği bir atmosfer kuruyor. Görme duyusu egemenliğini yitirdikçe ve biz de karakterlerle beraber “dalıp gittikçe” dinlediklerimiz de anlamını yitiriyor. Ses, kelimeleri ve anlamı aktarmak için bir araç olmaktan çok kendi içinde bir varlığı olan, aynı başroldeki elbise gibi özgür bir anlatı öğesi hâline geliyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi