“Saatler geçiyor, tüm kalbimle seni bekliyorum. Sadakatsizliğin olduğu topraklara doğru uzun bir yolculuk olacak ama daha olgun ve bilge bir şekilde döneceksin.” Kamera Paris semalarında dolaşıp seyirciye şehri yukarıdan gösterirken ses bandını bir aşk şarkısının sözleri domine eder Pierre Étaix’nin ilk renkli ve son kurmaca fikmi La grand amour’un açılış sekansında. Sinemada sıklıkla aşk anlatılarına ev sahipliği yapmış bir şehir, romantik sözleri olan bir şarkı, adı Türkçeye “Büyük Aşk” olarak çevrilebilecek bir filmin içinde… Yani şartlar Fransız sinemasının klasikleşmiş romanslarından biri için son derece elverişli. Lakin bu şartlar, kameranın yavaş yavaş şehirdeki bir kiliseye odaklanmasıyla bir anlamda boşa düşer. Yapılan kesmeyle yönetmen Étaix, kilisenin içine taşır seyirciyi ama az sonra evlenmek üzere bu kilisede bulunan damadın yüz ifadesi, onun olan bitene dair çok da olumlu hisler beslemediğini açık eder. Yönetmenin bizzat kendisinin hayat verdiği ve onunla aynı adı taşıyan Pierre’in baygın müstakbel eşi Florance’ın tedirgin bakışlarını takiben abartılı üniformasıyla bir görevli girer kadraja. Asasını yere vura vura dolanan görevlinin kilise içindeki gezintisi uzadıkça, izlemekte olduğumuz merasimin taşıdığı anlam da kaybolmaya başlar. Biri sesli şekilde burnunu temizler, biri yaramazlık yaptığını düşündüğü çocuğu tokatlar, bir başkası esner. Kimse gerçekleşmekte olan evlilikle ilgilenmez gibidir. Bu kişilerin başında da damat Pierre geliyor.

La grand amour: Bir Burjuva Âşık Olur…

Tam bu anda yönetmen Étaix’nin tüm film boyunca izleyeceğimiz oyunbaz anlatım biçiminin ilk kıvılcımı çakılır. Filmin, hayatı boyunca ciddi ilişkilerden kaçınmış Pierre’in geçmişini, evlilik anına gelene kadarki deneyimlerini izlediğimiz ilk bloğu, genel itibarıyla ana karakterin bilincini yansıtacak şekilde işliyor. Gerçekten yaşanmış olaylarla, ihtimallerin birbirine karıştığı, sonra başarılı bir ritme sahip olan bu bölüm, La grand amour’un biçimsel maharetlerini de gözler önüne seriyor. Komedisini sadece diyaloglar ya da fiziksel eylemler üzerine kurmak yerine sinemanın imkânlarının kullanımına da sıklıkla şahitlik ediyoruz. Örneğin kadrajın içinde görünenler üzerinden üretilen bir şaka, muazzam zamanlamalarla kadrajın kayması ya da genişlemesiyle filmin karakterin zihninde dolaşmaya yakın bir hissiyata doğru genişleyerek La grand amour’un az bilinen bir komedi başyapıtına dönüşmesinde oldukça etkili oluyor.

Doğrusal bir zaman dilimi kullanımını inkâr eden ilk bloğun son erdiği an, Pierre’in kilisedeki yüz ifadesini daha da anlamlı kılıyor. Zira tam bu anda, öncesi ve sonrasıyla birlikte düşündüğümüzde oldukça şaşırtıcı bir bilgi sunuluyor seyirciye; Pierre Florance’ın annesine kızıyla evlenmek istemediğini açıkça ifade ediyor. Velhasıl hemen ardından, açılıştaki evlilik töreninin tamamlandığını, Pierre’in Florance’ın babasının işinin başına geçtiğini görüyoruz. Bu noktadan itibaren, geçmişinde aşk hayatında biraz hoyrat davranan, istediği gibi yaşıyormuş gibi görünen ana karakterin, orta sınıf hayatının boyunduruğuna girdiğini gözlemleyebiliyoruz. Öncesinde hakkında sınıfsal anlamda çok fazla bilgi sahibi olmadığımız bu adam, evliliğiyle birlikte bir burjuva ailesine dâhil oluyor ve üretim araçlarının kontrolünü alıyor; daha doğrusu hayatının bu yeni açılan sayfasının getirdikleri ona böyle bir rolü dayatıyor. Ama o, bu türden bir sorumluluğu taşıyabilecek biri değil belli ki; kendini hiçbir noktada bu hayata ait hissetmiyor. Bu edilgen hayatın yarattığı boşluk, işe yeni alınan 18 yaşndaki sekreter Agnès’le doluyor bir bakıma. Filmin anlatısı da bu kırılmayı takiben, oyunbaz tonunu daha da yoğunlaştırıyor. Karakterin bilincinin yansıması gibi iş gören zaman-mekân, karakterin dünyasında dengelerin değişmesiyle iyiden iyiye Pierre Étaix’nin oyun alanına dönüşüyor. Bir dedikodunun kulaktan kulağa yayılmasını, bu esnada gerçeğin nasıl deforme olduğunu gösteren sahne, yatakların otomobillerle yer değiştirdiği efsanevi rüya sekansı ya da Pierre’in arkadaşından yaşadıkları hakkında tavsiyeler aldığı anlarda arkadaşının onun yerini aldığı anlar, La grand amour’u gerçeküstücülüğün kıyılarına yaklaştırıyor. Bu üslubun kökenini nereden aldığınu görmek için filmin senaristlerine göz atmak faydalı olabilir. Zira bu yapımın senaristi Étaix ile birlikte Jean-Claude Carrière. Sinemada gerçeküstücülüğün ve hicvin ustası olarak tanımlayabileceğimiz Luis Buñuel’in, Burjuvazi’nin Gizli Çekiciliği – Le charme discret de la bourgeoisie ve Özgürlük Hayaleti – Le fantôme de la liberté gibi başyapıtlarında birlikte çalıştığı Carrière’nin, bu filmdeki etkisi de aşikâr. Zira; sadece konusuna bakıldığında sıradan bir romantik komedi gibi görünebilecek olan La grand amour’un her anıyla ironik ve burjuva sınıfının üzerinde yükseldiği “ahlaki” değerlerin boşunalığını tekrar vurgulamasıyla politik bir dile sahip, Buñuel sinemasına yakın bir yere konumlandığını kolaylıkla söyleyebiliriz.

Buñuel’e yakınlığını bir kenara koyarsak, La grande amour ve geneli itibarıyla Pierre Étaix sinemasının çağrıştırdığı bir başka isim şüphesiz ki Jacques Tati. Amcam – Mon oncle ve Oyun Vakti – Playtime gibi şaheserleriyle modern hayatın yapaylığını tatlı tatlı topa tutan, komedi sinemasına biçimsel anlamda yeni bir soluk getiren, yarattığı Mösyö Hulot karakterini zihinlere kazıyan efsanevi isim, Étaix’e akıl hocalığı da yapmıştır. Ek olarak Étaix, Amcam’ın yönetmen yardımcılarından biridir. Bu bağlamda Fransız komedisinin iki ustasının benzerlikleri şaşırtıcı değil. Fakat, Mösyö Hulot üzerinden modern hayatın bir parçası olmayıp, onun tuhaflıklarını dışarıdan seyreden Tati’nin aksine Étaix, kendi canlandırdığı ve adı genellikle -tıpkı kendi gibi- Pierre olan karakterleriyle, bu hayatın bir parçası olarak karşımıza çıkar. Düzenin, sınıfsal karmaşanın dişlileri arasında ezilen bu karakterleri anlatan yapımların başında da La grande amour’un yer aldığını söylersek abartmış sayılmayız.

Adından, açılış sekansından itibaren büyük bir aşk hikâyesi anlatacağına dair çok güçlü bir yanılsama yaratan, bunun yerine burjuva sınıfının üzerinde yükseldiği ideallerin ve kurumların altına kibrit suyu döken bir başyapıt Le grand amour. Bunu yaparken tercih ettiği üslup, kurduğu kusursuz ritim ve zaman-mekânla oynayan, Annie Hall gibi başka komedi başyapıtlarının önünü açan tercihleri de cabası…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi