İlk iki sezonu ile tüm dünyada olmasa bile bizim yalnız ve güzel ülkemizde büyük fırtınalar kopartan, Kadıköy ve Beşiktaş sokaklarındaki duvarlara “Profesör kraldır, Berlin adamdır” şeklinde manasız yazılar yazdırıp graffitiler yaptırtan La Casa de Papel yine “Tatlı Su Solcusu Turnusolü” görevi üstlenen vasat bir sezonla karşımızda.

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor: Belli ki bu dizi iki sezon olarak tasarlanmış, yazılmış ve çekilmiş. Yeni sezonun özellikle bizim ülkemiz gibi demokrasi ve özgürlük sorunları yaşayan, gelir dağılımının acımasızlığını iliklerine kadar hisseden ülkelerde dizinin aşırı tutmasının etkisiyle yazıldığı belli.

***Yazı La Casa de Papel 3. Kısım ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

“Sana, her şeyi iyi veya kötü olarak görmeyi öğretmişle. Ama eğer, bizim yaptığımız şeyi başkaları da yaparsa bununla bir sorunumuz yok. 2011’de Avrupa Merkez Bankası, 171 Milyon Euro yarattı. Karşılıksız… Bizim yaptığımız gibi… Sadece daha büyüğü… 2012’de 185 milyon Euro… 2013’te 145 milyon Euro… Tüm bu paraların nereye gittiğini biliyor musun? Bankalara… Darphaneden direkt en zenginlere… Kimse, Avrupa Merkez Bankası’nın hırsız olduğunu söyledi mi? Yo! Sadece “Likidite Enjeksiyonu” dediler. Yoktan var ettiler, Raquel; yoktan! (Bu arada, elinde salladığı parayı göstererek sorar…) Nedir bu? Bu hiçbir şey, Raquel; bu bir parça kâğıt… Bu kâğıt, görüyor musun? Kâğıt! Şu an ben de ‘Likidite Enjeksiyonu’ yapıyorum. Ama bankalar için değil. Burada, gerçek ekonomi için yapıyorum bunu. Bizim de arasında bulunduğumuz zavallılar grubu için…”

İlk iki sezonda “Likitide Enjeksiyonu” ana fikri altında İspanya Kraliyet Darphanesi’ni soyan karakterlerimizin bu sezonki hedefleri ise İspanya Merkez Bankası ve İspanya’nın altın rezervi oluyor. Aslında henüz bu hedef noktasından itibaren dizinin kendi içerisindeki tutarsızlıkları başlıyor. İlk soygundan sonra çiftler hâlinde dünyanın çeşitli yerlerinde kaçak fakat lüks bir hayat yaşayan çete, Tokyo ve Rio’nun ilişkilerini de etkileyecek bir karar verdikten sonra Rio’nun yakalanmasıyla birlikte açığa çıkma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. “Son bir iş için ekibi bir araya topluyoruz” mottosuyla tekrar Profesör’ün etrafında toplanan çete görüntüde Rio’yu kurtarabilmek için İspanya’nın altın rezervini eriterek çalmayı planlıyor. Daha doğrusu Profesör’ün planına ortak oluyor. İşte bu noktada sezon boyunca bu soygunun neden yapıldığını tam olarak anlayamama durumu devreye giriyor. Soygunun Rio’yu kurtarmak için mi, abisi Berlin’in acısını unutamayan Profesör’ün intikamı için mi, ya da orijinalde Berlin’in planı olan bu planın onu onurlandırmak için mi ortaya koyulduğu, ya da bu dizinin tutmasında etkili olan görece sistem eleştirisi diyebileceğimiz politik sebeplerle mi yapıldığı bir türlü netlik kazanmıyor. Bunun bilerek yapıldığı ortada fakat zaten ayrıntıların yeterince düşünülmediği ve birçok açık noktası bulunmasına rağmen dizinin temposu sebebiyle göz ardı edilen yalapşap planların üzerine bir de karakterlerin derinliğine giremeyip motivasyonlarını anlayamamak diziyi daha da çekilmez hâle getiriyor.

La Casa de Papel 3. Kısım: Tatlı Su Solcusu Turnusolü

Sezonun temposunun oldukça hızlı ve başarılı olduğunu söyleyebiliriz fakat dizinin ritmi için aynı şeyi söylemek oldukça zor. Flashbackli kurgu izleyicinin kanalize olduğu dizi evrenini kötü etkiliyor. Bunun en önemli sebebi ise; Berlin karakterinin çok sevilmesinden dolayı bir şekilde bu sezona entegre edilmek zorunda hissedilmiş olması. Zaten zorlama olarak uzatılmış bir diziye bir de tüm misyonunu tamamlamış bir karakteri zorla sokmaya çalışmak dizinin hem anlatısına hem de ritmine büyük zarar veriyor. Söylediğim gibi La Casa de Papel hiçbir zaman soygun planının gerçekçiliğiyle övünülmesi gereken bir dizi olmadı zira onun için önemli olan tempo ve karakterlerin derinliğinin içlerinde bulundukları duruma etkisiydi. İlk iki sezonda kendince başarılı sayılabilecek bana kalırsa ise vasat bir şekilde anlatısını belirli bir matematikle uygulayabilmişti ama bu sezonda dizi kendi yapabildiği en iyi şeyleri bile beceremiyor. Neydi dizinin yaptığı bu en iyi şeyler? İlki; sevgili Abbas Bozkurt’un da Altyazı’daki yazısında bahsettiği gibi anlatısının klasik soygun anlatılarından farklı olmasıydı. “La Casa de Papel’in tanıdık soygun anlatılarından en büyük farkı soygun alanını hızlıca, hedefe yönelik bir şekilde girip çıkılan bir mekân değil, her türlü dramanın hissedilen süresinin uzadıkça uzadığı, soyguncuların kendilerini acının da neşenin de kaygının da göbeğinde, dünya sahnesinin tam ortasında gördüğü bir yer olarak çizmesiyle ilişkili.” İnsanların bu diziyi sevme ebeplerinden biri buydu. Çünkü karakterlerin derinliklerine ve gelişimlerine hakim oldukları için onların baskı anındaki tavırları ile empati yapabiliyorlardı. Bu sezonda ise çeteye yeni katılan karakterlerin neredeyse hiçbirisi ile ilgili doğru düzgün bir bilgi elde edemiyoruz. Doğal olarak soygunda hissedilen süre uzadıkça dramanın artması gerekirken can sıkıntısı artıyor ve bıkkınlık tavan noktasına ulaşıyor.

Dizinin beceremediği ikinci nokta ise; bana göre orta sınıf liberallerin ve “Tatlı Su Solcuları” diye tabir edebileceğimiz kitlelerin sevebileceği suya sabuna dokunmayan, temellendirilmeyen ve şov odaklı politik bir duruş ile bu politik duruşun dizide angaje edildiği karakter yansımasının yoksunluğu. İlk iki sezonda kadın düşmanı, narsist, öfke sorunları olan Berlin karakterinin adım adım yükselişini ve bu yükselişin politik olarak aslında çok tehlikeli bir şekilde konumlandırılmasını izledik. Olay “Berlin adamdır adam” noktasına kadar vardı. Bu sezonda da Berlin’in kadın düşmanlığı, narsizm, öfke ve güç sorunu gibi özelliklerini Berlin’e aşık eşcinsel karakter Palermo’ya yüklemeye çalıştılar fakat Palermo karakteri tabiri caizse boş şişirilen Berlin karakterinin egosu altında ezildi. Ben bu karakterlerin de oldukça zorlama ve basit olduğunu düşünüyorum. Çete için kendini feda eden Berlin’in o noktaya kadar ortaya koyduğu tavrın unutulması neresinden bakarsak oldukça sakil ve şova yönelik bir hareket.

Yine eleştrilmesi gereken noktalardan biri çetenin ilk soygundan sonraki tavırları. Profesör’ün politik sebeplerle giriştiği ve 2011 krizinin ardından gelir dağılımındaki adaletsizliğe karşı İspanya’da ortaya  çıkan “Öfkeliler” hareketini onurlandırmak için yaptığı ilk soygundan sonra inanılmaz meblağlara ulaşan çete üyelerimizin cennetvari  bölgelerde kendisine dokunmayan sistemin bin yaşamasına müsamaha göstererek hayatlarını devam ettirmeleri de adeta La Casa de Papel izleyicisinin bu dizi ile kurduğu bağı sembolik olarak açıklayan bir anlatıya dönüşüyor.

Dizinin genel izleyici tarafından oldukça eleştirilen fakat bana göre ise tek tebrik edilmesi gereken noktası ise; kadın, LGBTİ+, hayvan ve azınlık hakları gibi noktalarda asla elini korkak alıştırmaması. Bazı noktalarda ısrarla anlatıya zarar verdiği ya da anlatıya hiçbir hizmet etmediği iddia edilse de ben Netflix’in bu politikasının oldukça kıymetli olduğunu ve bambaşka bir yazıda uzun uzadıya tartışılması gerektiğine inanıyorum.

Nihayetinde sevaplarından daha ziyade günahlarıyla ön plana çıkan, hatta ara ara ilk iki sezondaki vasatlığı yakalamakta bile zorlanan, sezonun sonunu düşündüğümüzde kendisini bir soygun anlatımından ziyade “Direniş” ve “Devrim” anlatısı olarak konumlandırmak isteyen fakat bunu yaparken İspanya’da geçmesine rağmen İspanya İç Savaşı ve Franco Faşizminden hiç bahsetmeyen,  politik olarak oldukça lümpen bir yede konumlanıp popülizmin ekmeğini yemeyi kendine şiar edinmiş La Casa de Papel’in 3. Kısımı geride bıraktık. Zorlama bir 4. Kısım bizleri bekliyor. Herkese iyi seyirler. Kolay gelsin.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi