Babamın Kanatları ile Karlovy Vary Film Festivali’ndeki ilk gösteriminin ardından birçok festivalden ödülle dönen Kıvanç Sezer’in yeni filmi Küçük Şeyler, seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor. Tolga Karaçelik’in yapımcıları arasında yer aldığı ve Babamın Kanatları ile başlayan üçlemenin ikinci filmi olan Küçük Şeyler, yeni bir tür denemesi ile orta sınıf bir çiftin hikâyesi üzerinde şekilleniyor. Filmin yapım süreci, anlatısı ve oyunculukla ilgili detaylarını yönetmen Kıvanç Sezer ve Bahar ile Onur karakterlerini canlandıran Başak Özcan ve Alican Yücesoy ile konuştuk.

Küçük Şeyler, bir ilaç firmasında çalışan Onur’un işten çıkarılmasının ardından yaşanan süreci ve süreçte eşi Bahar ile aralarında gelişen sorunları yer yer fantastik ögelere başvurarak anlatan bir absürt komedi olarak özetlenebilir.

Röportaj: Esen Tan & Güvenç Atsüren

Fotoğraflar: Övgü Avcıer

Deşifre: Sıla Şahinöz

Esen Tan: Babamın Kanatları, işçi sınıfının temsili üzerine bir film. İkinci filmde, Küçük Şeyler’de, bir küçük burjuva olarak görebileceğimiz orta sınıf temsilini görüyoruz. Üçüncü filmin de müteahhit ile ilgili bir film olacağını biliyoruz. Sınıfların şekillenmesi üzerinden bir üçleme yapma fikri nasıl ortaya çıktı?

Kıvanç Sezer: Aslında çıkış noktası sınıfların temsili üzerinden olmadı. Kent yaşamı ve modernite ile Türkiye’deki konut üretimiyle büyüyen ekonomi modeli üzerine düşünürken, bunun üzerine okuma yaparken ilk önce Babamın Kanatları filminin hikâyesi ortaya çıktı. Oradaki işçilerin dramı, işçi ölümleri üzerinden en temelinde vicdani bir meseleye dokunan bir hikâyeye dönüştü. Fakat onun hikâyesini yazmadan önce, bir ilişki draması yazmak gibi bir fikrim vardı. Sonra onu rafa kaldırıp, Babamın Kanatları’nın hikâyesini geliştirmeye başlamıştım. Modernite, kent hayatı, kentin ve İstanbul’un dönüşümü, 2000’li yıllarda kentte yaşayan nüfusunun kırsal kesimde yaşayan insan sayısını geçmesi -dünyada ilk kez böyle bir şey olmuş- konuları üzerine düşünürken böyle bir hikâye oluştu.

Siteleri yapan insanlar, oralardan konut satın alan insanlar ve bundan zenginleşen insanların bir araya geldiği bir yapıdan söz edebiliyoruz. Billur Köşk Konutları iki filmde de mevcut; aslında ilk filmde biraz daha ön planda ama henüz site değil, sadece inşaat. İkinci filmde siteden ziyade, iki ayrı insanın hikâyesi var. Bunları bağlayıp bir üçleme üzerinden, belki de 2010’lardaki bizim hayatımıza nasıl etki ediyor sorusunu tartışabilir miyim gibi fikirler şekillendi. Aslında ilk başta yapıp yapamayacağımdan çok emin değildim. İkinciyi çektikten sonra herhalde üçüncüyü de yaparım dedim. Koşullar açısından zor olan ikincisiydi çünkü. Şu an üçüncüyü de yapacağım, öyle gözüküyor.

Güvenç Atsüren: Koşullar demişken; Babamın Kanatları festivallerden hatrı sayılır ödüller almasına rağmen, Küçük Şeyler Kültür Bakanlığı’ndan destek alamadı.  Bu konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Küçük Şeyler’i nasıl finanse ettiniz ve üçlemenin son ayağı için nasıl bir plan düşünüyorsunuz? Bakanlıktan destek alınmaması meselesi üzerinden bazı sinemacıların -özellikle muhalif sinemacıların- bir tür kara listeye alındığı yönünde tartışmalar da gündeme gelmişti.

Kıvanç Sezer: Destek almayan herkes, biz niye destek almadık diyebilir. Dolayısıyla bu durum dışarıdan bir tek siz mi destek almadınız algısına dönüşebilir. Niye böyle yaygara yapıyorsunuz diyen insanlar da olabilir. Bunu şöyle söylemek lâzım: Bakanlığın ya da film kurumunun ya da bu işleyen yapının, çok doğru çalışmadığını hepimiz biliyoruz. Bize destek çıksa da çıkmasa da hepimizi bağlayan bir konu bu. Bunun doğru çalışması için sinema sektöründeki bütün bileşenlerin- oyuncuların, yapımcıların, yönetmenlerin, sinema derneklerinin, kurumaların- daha liyakatli işlemesi gerekiyor. Bunun yanı sıra ben değerlendirme şeklinin de yanlış olduğunu düşünüyorum. 600 projeden, sadece 30 tanesi destek alıyor. Bu 30 proje nasıl seçiliyor? Tek bir kurumun mu olması lazım ya da birden çok kurumun mu süreçte yer alması gerekiyor? Sadece kara liste meselesi değil, başka problemler de var. Ben, her projemde bakanlıktan destek isteme hakkına sahip olduğumu düşünüyorum, destek çıksa da çıkmasa da. Sansür tartışmaları tabii ki devam ediyor; ki bence Türkiye Sineması’nda hiçbir zaman eksik olmadı bu konu. Bunlara rağmen burada bir alan açma mücadelesi vererek, diğer sinemacılarla bir araya gelerek bunun mücadelesini vermemiz gerektiğini düşünüyorum.

Esasen bizim de yaptığımız böyle bir şeydi. Bu filmin hayata geçmesi de bunun somut bir örneği oldu. Önce projeye yapımcı olarak Tolga Karaçelik dâhil oldu, daha sonra diğer yapımcımız Kanat Doğramacı ekibe katıldı, daha sonra ortak yapımcılarımız Işık Sanat ve Bando projeye bize katıldı. Oyuncular, ekip ve geri kalan herkes projeye inanarak bizimle çalışmaya karar verdi. Herkes, tıpkı bir kooperatif gibi projenin bir ucundan tuttu. O anlamda bence çok kıymetli bir proje Küçük Şeyler. Yapılma şeklinin hikâyesini, filmin kendisinden daha ayrı bir yere koyarım. Çünkü bunun film yapacak insanlara cesaret veren birtakım unsurlar taşıdığını düşünüyorum.

Esen Tan: Üçlemenin ikinci filminin farklı bir türde şekillendiğini görüyoruz, bu karar nasıl alındı ve Tolga Karaçelik’le bu bağlamda yolunuz nasıl kesişti?

Kıvanç Sezer: Proje senaryo aşamasında çok yol aldı ve birçok ortak yapım marketlerine katıldı fakat bakanlık olmayınca sistem çöküyor. Onun dışında başvurduğum hiçbir yerden hiçbir şekilde destek alamadım. Kötü bir film yazdığımı düşünme noktasına geldim. Ama bir yandan da bunun tersi yönde kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Bu gelgitli sürecin bir noktasında dedim ki  “Ben, ne olursa olsun, bunu yapacağım.” Filmin teknik konuları ile ilgili Tolga’yla iletişime geçtim. Tolga projeyi biliyordu ama senaryoyu okumamıştı henüz. Bebek kahvede buluştuk ve kendisi yapımcı olmayı teklif etti. Benim aklımda böyle bir şey yoktu. Fakat bir anda bu fikir aklıma yattı ve süreç hızlanmaya başladı. Oyuncuların ve ekibin dâhil olması, ortak yapımcıların gelmesiyle beraber iki ay içinde sete girdik. O kadar hızlı gireceğimizi beklemiyordum ama bütün çalışmalarımızı o şartlara göre ayarladık. Ben, ana mekânı çok önceden ayarlamıştım; ki o zaman filmi çekip çekmeyeceğimiz bile belli değildi. Filmi inadına yapıyor olmam, bir şekilde herkesin ilgisini çekti. Bu kadar zorluk içinde kendimize daha nasıl başka “zorluklar” çıkartabiliriz diye düşünerek, filmi üç bölümde çekelim dedik. Filmin ilk kısmını ocak ayında, ikinci kısmını mart ayında ve son kısmını da nisan sonunda çektik. Çünkü hem mevsimsel değişimler vardı hem de bu, karakterlerin biyolojik, fiziksel ve psikolojik dönüşümleri için gerekliydi. İlk kısım bir haftalık bir çekim olduğu için onu çok hızlı kotardık ve aslında kervan yoluna düzülmüş oldu.

Güvenç Atsüren: Bu noktada oyuncularınıza da söz verecek olursak; yapım süreci bu şekilde işleyen bir filmde rol almaya nasıl karar verdiniz? Çünkü bu ülkede oyunculuğun sizlere güçlü ekonomik imkânlar sunduğunu yönelik bir algı var. Sizi bu hikâyeye dâhil olmaya iten şeyler neydi?

Alican Yücesoy: Benim açımdan çok basitti aslında. Buluştuk, oturduk, konuştuk ve sonra senaryoyu okudum. Her şey çok basit gelişti benim için. İlk etapta sürecin bu şekilde olduğunu bilmiyordum, ciddiyetin farkında değildim. Bende bağlayıcı olan şey, Kıvanç ile kurduğumuz diyalog, onun yaklaşımı ve sonra da senaryoydu aslında. Senaryo benim için çok yeterliydi.

“Oyuncu, sürekli kaygılarla yaşar.”

Esen Tan: Filmin bir oyuncunun kafasını karıştırabilecek yoğunlukta bir senaryosu var. Siz senaryoyu okuduğunuz filmi tam olarak hayal edebildiniz mi?

Alican Yücesoy: Kesinlikle. Yönetmen olarak Kıvanç, farklı farklı şeyler de yapabilirdi. Ama senaryoyu okuduğumda bazı kısımların gerçeklik ile gerçeküstücülük arasında olmasına çok takıldım. Ben doğru telden mi gidiyorum diye sorduğum yerler oldu. Bir roman okurken her şeyi tek başına canlandırırsın. Bu senaryo için de geçerli, her şeyi kendi kafanda canlandırıyorsun. Bitirdiğimde çok memnundum ama en başta girdiğim yere çok takılmıştım. Onu yaftalayıp okuyormuş hissinden hiç hoşlanmadım, o yüzden bir daha oturdum okudum.

Başak Özcan: Benim için de öyleydi. Üçümüzün birlikte yaptığı okuma ve çalışmalarla birlikte benim için her şey daha netleşti. Süreç içinde de bu çalışmalar gelişti ve değişti aslında.

Esen Tan: Kafa karıştırıcı unsurların olmasının yanında karakter dönüşümlerini de izliyoruz filmde. Konvansiyonel bir senaryo okur gibi yaklaştığınızda aslında çift katmanlı bir gidişat da var. Bu durum sizi zorladı mı?

Başak Özcan: Evet, bölümler arasında farklılıklar var aslında. Bence çekim sürecinde ara vermenin bu anlamda bir faydası oldu. Sanki zaman geçiyor ve bir şeyler ilerliyor hissiyatı oluştu. İkimiz de fiziksel olarak değiştik.

Alican Yücesoy: Filmi üç bölüm hâlinde çekmek oyunculuk anlamında işleri zorlaştırdı benim açımdan. Ama bu durum çok hoşuma gidiyordu. Hem fiziksel olarak değişimi sağlamaya çalışıyorsun hem de karakterin çok bariz değişimini tutmaya çalışıyorsun. Bir de oyuncu, sürekli kaygılarla yaşar. Oluyor mu, olmuyor mu; daha iyi oldu mu, hoca bunu beğendi mi gibi paranoyaklık durumlar olur oyuncuda.

Başak Özcan: Bence kronolojik çekilmesinin olumlu anlamda etkisi oldu. İlk bölümü yaşadık bitti, onun üstüne bir şey değişti, ikinci bölümün ardından da aynısı oldu. Diğer yandan bu durumu hep altta, karakterde tutmak zor olsa da diğer türlü daha farklı zorluklar da yaşayabilirdik.

Kıvanç Sezer: Zaten bu film, o şekilde çekilemezdi. Üç bölümde çekilmesinin amacı, kendi içinde bütünlük ve kronolojik bir anlatı kurup, o değişimi mümkün mertebe görünür kılmaktı. Bu benim açımdan farklı bir deneyim oldu. Bir daha böyle çeker miyim bilmiyorum ama bir daha böyle çekmem gerekirse daha deneyimli olacağım.

Güvenç Atsüren: Babamın Kanatları’nda bariz bir şekilde dramatik ögeler daha baskın. Fakat Küçük Şeyler’de ise absürt bir komedi tonu hâkim. Bu tercihin sebebi nedir? Farklı türlerdeki filmlerden oluşan bir üçleme çekme fikriniz mi vardı yoksa filmlerin içerikleri mi sizi böyle bir yola itti?

Kıvanç Sezer: Filmlerin içerikleri beni bu yola itti. Bence bir filmin türü temel olarak hikâyesinden doğar. Siz bir janrı, hikâyeye empoze etmeye çalışırsanız başarısız olma ihtimaliniz yükselir. Babamın Kanatları’nda dramı, intihar ederek buna bir kaza süsü verip ailesine para bırakmaya çalışan bir adamın dramını, komediyle sulandıramazdık. O dramı, olabildiğince kendi ağırlığıyla vermek gerekir. Ama işten çıkarılmış, bunun gerçeğiyle yüzleşemeyen bir karakterle, benim kuracağım ilişki empatidir ya da ince ince dalga geçmektir. Çok bariz dalga geçmekten bahsetmiyorum ama buradan bir ironi duygusu doğuyor. Bu ironi de filme bir absürtlük katıyor. Küçük Şeyler, bana daha çok benziyor. Ben de mizacen böyle birisiyim. Dolayısıyla kendimi ve kendi varoluş şeklimi, bir kanal açıp filme yerleştirebildiğimi düşünüyorum. Bu film de benim için sinema arayışımda ya da filmin dünyasını kurma arayışımda yeni bir basamak oldu.

Güvenç Atsüren: Babamın Kanatları, başarı kazanmış bir film aslında izleyici de sizden benzer tonlarda bir film bekliyor. Küçük Şeyler’de yaptığınız şey, bir nevi kendinize meydan okumak.

Kıvanç Sezer: Evet. Benim kendi hayatımdaki değişimi, hayata bakış açımı ve kendi hayatımdaki şeyi ortaya koymakla ilgili bu. İlk filminiz, kendinizi ortaya çıkarmanızı sağlıyor. “Bakın ben bir yönetmenim” diyebiliyorsunuz. İkinci filminizde ise “Evet, ben bir yönetmenim ama şöyle bir yönetmenim, ne dersiniz?” şeklinde oluyor. Bu filme olan tepkileri o açıdan çok merak ediyorum. Çünkü bunu değişiklik yaratmak amacıyla yapmadım; içimden geldiği için yaptım.

Esen Tan: Bu açıdan Tolga Karaçelik’le bir araya gelmeniz de çok iyi olmuş.

Kıvanç Sezer: Bu filmin gelişi, Sarmaşık’tan sonra Kelebekler’in gelmesiyle, belki bir takım benzerlikler yakalanmış ve Tolga’nın projeye yapımcı olarak dâhil olmasını etkilemiş olabilir. Bütün bunları bir arayış olarak görüyorum. Dünya sinemasında da yönetmenlerin bir arayışta olduğunu görüyoruz. Bu arayışı, bir şekilde kendi içinde temellendiren yönetmenlerden iyi işler çıkıyor. Benim için önemli olan şey, hem kendi açımdan bu arayışı yapmak hem de başka birilerinin de bu arayışına bir şekilde ilerleyen zamanlarda destek olmak.

Esen Tan: Arayıştan bahsetmişken, Dünya ya da Türkiye sinemasından sevdiğiniz, takip ettiğiniz yönetmenler var mı?

Kıvanç Sezer: Ken Loach ve Mike Leigh başta olmak üzere İngiliz sinemasını çok beğeniyorum. Bergman’ın filmlerini seviyorum. Onun Bir Evlilikten Manzaralar’ı Küçük Şeyler’in referans filmlerindendi. Dünya sinemasında klasiklere yatkın bir tarafım var. Yeni filmleri de festivallerden takip etme şansım oluyor. Çok bilinenleri kafanıza sokuyorsunuz ama bazen bir film çıkıyor ve “Bu neymiş!” diyebiliyorsunuz. Kuzey Avrupa Sineması’ndan beğenerek takip ettiğim yönetmenler var, Roy Andersson gibi.

Güvenç Atsüren: Bahsettiğimiz türden absürt bir mizah, Türkiye’de çok örneğini görmediğimiz başka türden bir oyunculuk gerektiriyor. Bu role nasıl hazırlandınız?

Alican Yücesoy: Kıvanç Sezer, çok prova seven ve iyi prova yapan bir yönetmen. Bence her yönetmen provayı sever ama iyi prova yapmak apayrı bir mevzu. Çünkü oyuncu da prova yapmayı sevmez. Orada oyuncuyu tutmak, bence yönetmen dediğin şeyin kabiliyetleri arasında olması gerekiyor. Kıvanç bunu iyi başarıyor. Bir sahneyi var olan diyaloglar üstünden prova ettik, daha sonra doğaçlayarak, son olarak da sözsüz provalar yapmamız bana iyi hazırlandığımızı gösteriyordu. O üç sayfalık sahnenin silinip tamamen sözsüz bir şekilde akabilmesi, aslında oyuncu tarafından durumun tamamen hazmedildiğini gösteriyor. Bunu yapabiliyor olmak ya da bu kanala çabucak girebiliyor olmak, o noktada mücadele edebileceğin bir şeyinin kalmıyor olması, sete mücadele edebileceğin bir şey getirmemek gibi nedenlerle benim en keyifle hazırlandığım iş bu film oldu. Kıvanç ile çok alakalı bir durum.

Kıvanç Sezer: Aslında seninle de alakalı. Ben bazı günler sete yüksek enerjiyle gelmiyordum ama Alican ile Başak öyle değillerdi. Onlar beni yükseltiyorlardı. O yüksek olma hâli bütün film boyunca çok işimize yaradı. Çünkü film Onur ve Bahar’ın hikâyesi üzerinden ilerliyor, diğer oyuncular da filmin hikâyesine katkıda bulunuyorlar ama karakterlerin esas dönüşümleri o ilişkinin çatışmasından kaynaklanıyor. O ilişkinin çalışıyor olması bizim için çok önemli. Bunu başarmamda oyuncularımızın da katkısı çok büyük.

Esen Tan: Hikâyede bu iki karakterin fiziksel ve ruhsal olarak dönüşümünden bahsediyoruz. İlk başlarda Bahar çok daha sevecen, uyumlu ve Onur’un birtakım kararlarına destek olmaya çalışıyor ama sonradan tansiyon yükselip, meseleler değiştikçe daha sert ve maskülen bir hâle geliyor. Aynı şekilde Onur’da da ciddi bir dönüşüm görebiliyoruz. Karakterlerin dönüşümüyle ilgili ne düşünüyorsunuz? Karakter neden böyle bir dönüşüm geçirdi? Niye böyle bir şeye ihtiyaç duyuldu?

Başak Özcan: Dediğiniz gibi Bahar başta eşini seven, destekleyen bir karakter. Hatta benim için Bahar, hayatında yapması gerekenler listesini oluşturmuş ve ona tik atarak giden, huzuru oradan yakalamaya çalışan ve ekonomik koşulların getirdiği bir konforu sonuna kadar kullanan bir karakter. Bence Bahar’ın geldiği yer alt orta sınıf ve konforlu dünyayı yakalamaya çalışıyor. Eşiyle birlikte o konforlu dünyayı yaşıyor. Fakat daha sonra o zemin altından çekildiğinde o listeyi, kendisini ve Onur’u sorgulamaya başlıyor. Bahar’da kadınlarda sürekli emeğin değersizleştirilmesine karşı bir uyanış başlıyor. Bu durum Bahar için bir haysiyet meselesi oluyor. Ben neyim, nerede duruyorum ve niye bunları yapıyorum sorularını soruyor. Ben Bahar’ı buradan okumaya çok çalıştım. Burun kıvırmaya, sürekli değersizleştirilmeye rağmen inatla bende varım demeye başlıyor ve biraz da hem ilişkisini hem hayatımı hem de kendini sorguluyor aslında. Oradan da bir yol akıyor Bahar’da.

Esen Tan: Bahar’ın “Ben yokum.” diye bağırdığı öyle kritik bir sahne var aslında. Filmin en önemli anlarından birisi.

Başak Özcan: Evet, kendisiyle yüzleştiği bir an. Gerçekten Bahar, kendini küçük şeyler üstünden var etmeye çalışıyor. Daha sonra bunu bir an kaybedecek gibi olsa da bence ona tutunuyor, tutunmaya inat ediyor.

Kıvanç Sezer: Fiziksel dönüşüm de bu içsel çatışmanın yansıması oluyor bir şekilde. Vücudundaki değişiklikler, daha maskülen hâle gelmesi, zayıflaması ya da postürünün değişmesi, ses tonundaki değişim… Benzer şekilde Onur da kilo alıyor, sakal bırakıyor. Bunlar, bu insanların, bizim görmediğimiz anlarına, öncelerine ve sonralarına dair, çok küçük de olsa izler bırakıyor. Ben sinemada böyle numaralar yapmayı ve izlemeyi çok ilginç buluyorum.

Başak Özcan: Bahar’ın bu sürecinde bazen ayağıma takılan bir şeyler oluyordu. O da şu ki, Bahar Onur’u seviyor. Sonuçta sahip oldukları ve birlikte kurdukları bir dünya var. O şefkati hep tutmaya çalıştım. Ayağıma dolansa da o sevgiyi ve şevkati kurmaya çalıştım her şeye rağmen.

Alican Yücesoy: Onur da insan olmaktan çıkıyor bir süre sonra. Can sıkıcı oluyor. Bu, insani bir durum ve illa bir karı-koca ilişkisi olmak zorunda değil. Arkadaş ilişkisinde bile yeter artık dersin, kendine gelmesini söylersin.

Başak Özcan: Bir yandan Bahar’ın da Onur’a karşı acıma duygusu oluşuyordu. Benim olmadığım sahnelerde Onur’y bir kere izleme şansım olmuştu. Acaba izlemesem mi dedim. Çünkü Onur’a karşı empati duyuyordum. Sonuçta o karakter çok insanca bir şey yaşıyordu.

Esen Tan: Bahar’ın Onur’a karşı duyduğu şefkat ve sevgiden bahsedebiliyoruz. Çünkü Bahar karakterinin öyle bir damarı var. Onur nasıl bir karakter sizce?

Alican Yücesoy: Bence Onur durumu şöyle görüyor: Bence eşini kesinlikle çok seviyor. Onur’un baktığı taraftan ilişkilerinde hiçbir sorun yok. İlişkide de bir sorun yok, herhangi bir sorun da  yok. Her şey normal. Evet, sorunlar var ama hepsi çözülebilecek sorunlar. Bugün çözülmedi ama yarın çözülecek. İkili ilişkide bu dayanılabilir, tahammül edilebilir bir şey ama ne kadar yapılabilir? Hangi şartlarda? Hem işin elden gitmiş hem de gelen işlere burun kıvırıp, bir yandan borç ödemen gerekiyorsa bir yandan da çevrendeki insan senin sağlıklı düşünemediğinden eminse, artık bu durum katlanılabilir bir şey olamaz.

Kıvanç Sezer: Benim filmle ilgili şöyle bir öngörüm var: Bu filmi izleyen çiftler, çıktığında karakterlerle ilgili farklı düşünecekler ve o farklı düşünmelerini, kendi ilişkileri üzerinden tartıp, küçük tartışmalar yaşayacaklar. Aslında izleyiciyi bu yönde provoke etmek de istiyorum. Özel hayat politiktir  diye bir tabir var. İkili ilişkiler de çok benzer şeyler yaşayıp, bunları çok anlatmayıp, bunların sadece bize özel olduğunu zannediyorsun. Ama aslında, aynı cümleleri birçok farklı insan kuruyor. O aynı cümleleri filmde olabildiğince kullanmaya çalıştım. Dolayısıyla bu biraz da herkesin kendisinden parçalar bulabileceği bir film oldu. (Gülüşmeler).

Filmin yabancı dildeki ismi, La Belle Indifference yani güzel aldırmazlık. Bu durumun bütün semptomlarını Onur’da görüyoruz. Onur’da kendini gösteren ve hepimizin hayatında da dönem dönem olan bir şey bu -mesela olan şeyi görmezden gelerek bir savunma mekanizması geliştiriyorsun- artık orada alarm zilleri çalmaya başlıyor.

 

Esen Tan: Bir yandan filmde bunun için bir motivasyonda var. Olan her türlü absürt ya da gerçekliği kıran, seyirciyi ve karakterleri de zorlayan şeylerin arkasında motivasyon var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kıvanç Sezer: O zeminden ayrılmamaya çalıştım ama absürt şeylerin ve bunların karakterler üzerindeki yansımalarını birtakım küçük şeylerle vermek istedim. Sonuçta tamamen bir gerçeklikten kopma söz konusu değil; sonra o gerçeklik zeminine sert bir şekilde çakılıyoruz.

“Ben gülmece meselesini seyirciyi sömürmek, gıdıklamak olarak değil, bir şeyi tatlı tatlı anlatmak olarak görüyorum.”

Güvenç Atsüren: Tolga Karaçelik’in Kelebekler filmiyle ve bu türden bir filmin, Türkiye’de gişede başarılı olabildiğine de şahit olduk. Sizin filmden beklentileriniz nasıl?

Kıvanç Sezer: Seyirci gelsin ve izlesin. Rakam benim açımdan önemli değil. İlk filmim benim için çok iyi bir deneyim oldu. Gidebildiğim her yere gittim. İnsanların bire bir tepkilerini almak, üzerine düşünebildiğim şeyler verdi. Aslında insanların nasıl bakıtıklarını, nasıl gördüklerini, nasıl algılladıklarını fark ettim. Babamın Kanatları’nın sonuyla ilgili herkes biraz umut istedi. Çünkü yaşadığımız toplumda hepimiz umut istiyoruz. Bu, üzerine düşündüğüm kavramlardan birisiydi, hâla da düşünüyorum aslında. Filmin vizyona girdiği birçok yerde, ekip ve yönetmen katılımlı gösterimlere, arkasından söyleşi yapabileceğimiz etkinliklere ağırlık vermek istiyoruz. Daha fazla şehirde olabilmek istiyoruz. Film, çok komik bir film değil ama komik bir film. İnsanlar çok gülmeyecekler ama gülecekler, bunu biliyorum çünkü Karlov Vary’de seyircinin reaksiyonu çok iyiydi. Çek seyircisi filme bayağı güldü. Bu reaksiyonu almak bizim açımızdan kıymetli bir şeydi. Türkiye’de de benzer bir reaksiyon alacağımızı düşünüyorum. Bu durum, derdini anlatma açısından bir kapı açıyor. Ben gülmece meselesini seyirciyi sömürmek, gıdıklamak olarak değil, bir şeyi tatlı tatlı anlatmak olarak görüyorum. Bu filmin de bunu bir ölçüde başarabildiğini düşünüyorum.

Güvenç Atsüren: Bir yandan Türkiye’de sinema alanında dağıtım konusunda ciddi bir kriz var. Sizin filminizin özelinde ve genel itibariyla bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Kıvanç Sezer: Kapitalizmin işleme şekli, diğer sektörlerde olduğu gibi sinema sektöründe de bu şekilde ilerliyor. Büyük dağıtımcılar, büyük yapımcılar, büyük “filmler” var. Onlar 5-6 milyonları yaparken; Başka Sinema’nın ya da alternatif dağıtımcıların dağıttığı filmler, 10 bin-20 bin yapıyor. Mesela Kelebekler istisnaydı, 130 bin kişi izledi. Çok iyi bir rakam olarak görülüyor. Birçok ticari filmin batma olarak gördüğü rakamı, biz keşke yapabilsek diyoruz. Arada çok büyük bir uçurum var. Bu tabii ki dağıtımın ve belli bir sinema tekelinin oluşmasından kaynaklanıyor. Buna karşın ancak iyi filmler yaparak ve o filmleri dağıtarak bunun mücadelesini vermek gerekiyor. Büyük yapımcılara ve dağıtımcılara sinemanın formül bir şey olmadığını göstermek lâzım. Bir tane film tuttu diye onun 7.’sini yapmaktan ibaret değildir sinema. Gülmece, dram bundan ibaret değildir. Türler arasındaki geçişlerle, seyircide büyük bir etki yaratabilirsiniz. Cannes’da ödül alan Parasite filmi, CGV Şirketi’nin yapımcılığını yaptığı, Mars’ın sahibinin prodüksiyonu. Bizim böyle filmler yaparak, böyle kanallar oluşturarak, küçük küçük delikler açarak böyle şeyler yapabileceğimizi düşünüyorum. Diğer taraftan dağıtım meselesindeki sorunda, bilet-yapımcı payının artırılmasını ben olumlu buluyorum. Bu olması gereken bir şeydi zaten. Bizlerin bu filmlerle kendimizi devam ettirebilmemiz, yeni filmler için önemli olacak.

Esen Tan: Üçüncü filmle ilgili bir çalışmanız var mı şu an?

Kıvanç Sezer: Senaryosu üzerinde çalışıyorum. Ana karakterimiz belli şu an, ismi Şefik Babaoğlu. Onun hikâyesini anlatacağız fakat senaryoyla ilgili önümde çok fazla yol var. Şu an, o yolları yoklama aşamasındayım. Şimdi bir şey söylemem yanıltıcı olur.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi