1968 sonrasında dünyada ama özellikle de şu an “gelişmekte olan” ülkeler diye bildiğimiz Güneydoğu Asya, Orta Doğu, Güney Amerika ülkelerinde çok fazla şey yaşandı. Katliamlardan devrimlere, darbelerden uzun süreli dikta rejimlerine kanlı, hareketli, huzursuz ve karanlık günlerdi bunlar. Peki bunlar dış mihrakların oyunları mıydı, yoksa toplumların içinde bir yerinde bu günleri yaşatma potansiyeli hep gizli miydi? Otuz üç yaşındaki Arjantinli yönetmen Benjamin Naishtat’ın aklında -çoğumuzda olduğu gibi- bu soru dönüp dolaşıyor muhtemelen. Ona filmi de çektiriyor bu soru; ancak tüm iyi sorular gibi bulunmuş bir cevapla ya da çekilmiş bir filmle karşılığını bulmuyor. Bu sebeple Naishtat, bizi başka yan sorulara ya da açılımlara götürüyor, oralarda dolaştırıyor. Kırmızı: Kitlenin Sessizliği Kırmızı, epizodik bir biçimde başlıyor. İlk kısımda terkedilmiş bir evin yağmalanmasını izliyoruz. Sonrasında ise o evin bulunduğu kasaba (şehir?) içerisinde bir restorana konuk oluyoruz. Bu bölgenin ünlü avukatı Claudio restoranda eşini beklemektedir. Bu esnada orada bekleyen bir başka müşteri Claudio’nun sipariş vermeden masayı işgal etmesine sinirlenir. Claudio ona yerini verir ancak iğneleyici bir şekilde ona acıdığını söyler. Gecenin devamında ise yabancı, Claudio ve karısına musallat olur ve gece kimsenin istemeyeceği şekilde sona erer. Gizemli yabancı kafası bir kurşun sıkar; tam ölmemiş olsa da Claudio onu çölde ölüme terk eder. Film aslında bu uzun girizgâhın ardından üç ay sonrasında başlıyor. 1976 darbesinin hemen öncesinde ama zamandan ve mekândan kopuk bir mahalle, bir yaşam, bir ofis ve bir eve tanıklık ediyoruz. Claudio ve ailesi steril bir şehirde, steril ortamlarda yaşıyordur sanki. Dost oldukları bir aile daha vardır ancak onlar da özel bir durum sebebiyle sarsılmaktadırlar. Ailedeki annenin erkek kardeşi ortadan kaybolmuştur. Bu yüzden de baba televizyondan herkesin tanıdığı bir dedektifi tutar. Öte yandan ilk başta gördüğümüz o terk edilmiş evi kendi üzerine yapmak için avukat Claudio ile anlaşır. Claudio’nun kızı ise okulda bir dans gösterisine hazırlanmaktadır ancak partneri ile olan yakınlığı erkek arkadaşının sinirini bozmaya başlar. Kırmızı, baştaki gergin ve parça parça ilerleyen yapısını ilk yarım saatten sonra toparlıyor. Giriş sert bir kara film izleyebileceğimize dair ipuçları verirken, kurgu, kamera kullanımı ve renk paleti ile 90’lar Türkiye televizyon izleyicisinin aşina olduğu “Brezilya dizisi” görselliği ile bunu bertaraf ediyor. Pek çok kişinin hikâyesi iç içe giriyor ve Claudio’nun etrafında örümcek ağı gibi örülen bu hikâyeler, bir insanın ölümüne göz yumduğu gerçeği etrafında düğümlenmeye başlıyor. Fakat bir şekilde herkes kendi derdinin peşinden giderken farklı şiddet ve sömürü yöntemlerine, farklı oranlarda başkalarını maruz bırakıyorlar. Bir tek Claudio değildir bir şeylere göz yuman ya da aktif biçimde katkı sunan. Bir şekilde çiftçiler ve işçiler Amerikalı rodeocuları getirirler kasabaya ve o aynı kişiler hükümetin gönderdiği tek yetkili ile hediye değiş tokuş ederler. Sanki “dış müdahale”de herkesin bir nebze payı vardır. Film, bu politik okumaya açık sahnelerde temposunu biraz kaybediyor ve sanki “soru”yu çok açık ediyor gibi gözüküyor. Onun dışında soğuk ve steril set tasarımına paralel bir oyunculukla film “darbe”ye izleyiciyi yavaş yavaş hazırlıyor ama film beklendiği gibi fırtına öncesi sessizlikte bitiyor. Soruyu nasıl cevaplaması gerektiğine yüzde yüz emin olmasa da Benjamin Naishtat üstü kapalı bir politik filmin üstesinden geliyor.

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

Kırmızı, soğuk ve steril set tasarımına paralel bir oyunculukla “darbe”ye izleyiciyi yavaş yavaş hazırlıyor ama beklendiği gibi fırtına öncesi sessizlikte bitiyor. Soruyu nasıl cevaplaması gerektiğine yüzde yüz emin olmasa da Benjamin Naishtat üstü kapalı bir politik filmin üstesinden geliyor.

Kullanıcı Puanları: 0.75 ( 1 votes)
75

1968 sonrasında dünyada ama özellikle de şu an “gelişmekte olan” ülkeler diye bildiğimiz Güneydoğu Asya, Orta Doğu, Güney Amerika ülkelerinde çok fazla şey yaşandı. Katliamlardan devrimlere, darbelerden uzun süreli dikta rejimlerine kanlı, hareketli, huzursuz ve karanlık günlerdi bunlar. Peki bunlar dış mihrakların oyunları mıydı, yoksa toplumların içinde bir yerinde bu günleri yaşatma potansiyeli hep gizli miydi? Otuz üç yaşındaki Arjantinli yönetmen Benjamin Naishtat’ın aklında -çoğumuzda olduğu gibi- bu soru dönüp dolaşıyor muhtemelen. Ona filmi de çektiriyor bu soru; ancak tüm iyi sorular gibi bulunmuş bir cevapla ya da çekilmiş bir filmle karşılığını bulmuyor. Bu sebeple Naishtat, bizi başka yan sorulara ya da açılımlara götürüyor, oralarda dolaştırıyor.

Kırmızı: Kitlenin Sessizliği

Kırmızı, epizodik bir biçimde başlıyor. İlk kısımda terkedilmiş bir evin yağmalanmasını izliyoruz. Sonrasında ise o evin bulunduğu kasaba (şehir?) içerisinde bir restorana konuk oluyoruz. Bu bölgenin ünlü avukatı Claudio restoranda eşini beklemektedir. Bu esnada orada bekleyen bir başka müşteri Claudio’nun sipariş vermeden masayı işgal etmesine sinirlenir. Claudio ona yerini verir ancak iğneleyici bir şekilde ona acıdığını söyler. Gecenin devamında ise yabancı, Claudio ve karısına musallat olur ve gece kimsenin istemeyeceği şekilde sona erer. Gizemli yabancı kafası bir kurşun sıkar; tam ölmemiş olsa da Claudio onu çölde ölüme terk eder. Film aslında bu uzun girizgâhın ardından üç ay sonrasında başlıyor. 1976 darbesinin hemen öncesinde ama zamandan ve mekândan kopuk bir mahalle, bir yaşam, bir ofis ve bir eve tanıklık ediyoruz. Claudio ve ailesi steril bir şehirde, steril ortamlarda yaşıyordur sanki. Dost oldukları bir aile daha vardır ancak onlar da özel bir durum sebebiyle sarsılmaktadırlar. Ailedeki annenin erkek kardeşi ortadan kaybolmuştur. Bu yüzden de baba televizyondan herkesin tanıdığı bir dedektifi tutar. Öte yandan ilk başta gördüğümüz o terk edilmiş evi kendi üzerine yapmak için avukat Claudio ile anlaşır. Claudio’nun kızı ise okulda bir dans gösterisine hazırlanmaktadır ancak partneri ile olan yakınlığı erkek arkadaşının sinirini bozmaya başlar.

Kırmızı, baştaki gergin ve parça parça ilerleyen yapısını ilk yarım saatten sonra toparlıyor. Giriş sert bir kara film izleyebileceğimize dair ipuçları verirken, kurgu, kamera kullanımı ve renk paleti ile 90’lar Türkiye televizyon izleyicisinin aşina olduğu “Brezilya dizisi” görselliği ile bunu bertaraf ediyor. Pek çok kişinin hikâyesi iç içe giriyor ve Claudio’nun etrafında örümcek ağı gibi örülen bu hikâyeler, bir insanın ölümüne göz yumduğu gerçeği etrafında düğümlenmeye başlıyor. Fakat bir şekilde herkes kendi derdinin peşinden giderken farklı şiddet ve sömürü yöntemlerine, farklı oranlarda başkalarını maruz bırakıyorlar. Bir tek Claudio değildir bir şeylere göz yuman ya da aktif biçimde katkı sunan. Bir şekilde çiftçiler ve işçiler Amerikalı rodeocuları getirirler kasabaya ve o aynı kişiler hükümetin gönderdiği tek yetkili ile hediye değiş tokuş ederler. Sanki “dış müdahale”de herkesin bir nebze payı vardır. Film, bu politik okumaya açık sahnelerde temposunu biraz kaybediyor ve sanki “soru”yu çok açık ediyor gibi gözüküyor. Onun dışında soğuk ve steril set tasarımına paralel bir oyunculukla film “darbe”ye izleyiciyi yavaş yavaş hazırlıyor ama film beklendiği gibi fırtına öncesi sessizlikte bitiyor. Soruyu nasıl cevaplaması gerektiğine yüzde yüz emin olmasa da Benjamin Naishtat üstü kapalı bir politik filmin üstesinden geliyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi