“Bütün filmlerim yönünü tam olarak bulamayan, nasıl yaşanacağını pek bilemeyen… Ve umutsuzca arayışta olan bireyler hakkındadır.”

Krzysztof Kieślowski

Fransız İhtilali’nin özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi ideallerinin modern hayat üzerindeki yansımalarının peşine düşen ve Avrupa sinemasının en büyük başarılarından biri kabul edilen Üç Renk Üçlemesi sizin kayboluş serüveninizde nerede duruyor, bilmiyorum. Sinemayla güçlü bir bağ kuran herkesin bir şekilde defalarca elinin gittiğine inandığım bu üçleme; her seferinde yeni bir hissiyatla dolduğum çok katmanlı anlatısı, oyuncuların hikâyenin değerini katlayan büyüleyici performansları ve renklerin matematiğiyle ritm tutturmamı sağlayan tüm zarafetiyle benim için oldukça farklı bir noktada diyebilirim. Keyfim yerindeyken, kafamı bir şeylere takmışken ya da hiç sebepsiz birçok farklı duygu durumunda izlemiş olduğum bu üçleme, her seferinde beni bir noktadan öbürüne götürmeyi başardı. Kanıtlayamam ama bu filmi ilk izlediğim anda hissettiğim dönüşüm oldukça keskindi.

Kieślowski’nin film yapıyor oluşuna dair her fırsatta dile getirdiği insanlara dokunmak ve insanlarla bağ kurmak arzusu birçoğunuzu olduğu gibi beni de ele geçirdi. Bu özel bağı kuranlardan biri de hiç kuşkusuz İngiliz yazar Geoff Andrew’di. Andrew, ilk baskısı 1998 yılında çıkan Üç Renk Üçlemesi (The ‘Three Colors’ Trilogy) kitabıyla bildiğim kadarıyla yönetmenin kendisinden başka hiç kimsenin cesaret edemediği bir şey yapıyor ve “bilmeyen ve arayışta olan birinin” sanat hayatına veda niteliğindeki üçlemesinin etkileyici bir portresini çıkarıyor. Bu portre elbette herhangi bir DVD ekstrasında bulabileceğiniz türden bir eksiksiz doküman görevi görmüyor, üçlemeyi herhangi bir siyasi ya da tarihsel bağlama oturtmak gibi bir iddiası da yok. Andrew’in niyeti daha çok gösterimden sonra kendisini salondan zorla attığında kalp atışını hızlandıran bir hikâye anlatıcısına karşı duyduğu büyük hayranlığı kelimelerle ifade etmeye çalışmak. Bu üçlemede onu hazırlıksız yakalayan duygu derinliğiyle yüzleşmek de diyebiliriz bir nevi. Böylesi bir yüzleşmenin kendi iç mücadelemizde bize bir şekilde dokunabileceğine inananlardanım; aynı sebepten bu kitabı Kieślowski’nin ölüm yıl dönümünde size sunmak istedim.

İçimizdeki Tanımlaması Zor Kieślowski Tutkusu ve Üç Renk Üçlemesi

Kitap, üçlemeyi yorumlamanın sorumluluk gerektirdiğine dair ikna edici bir yazıyla başlıyor. Beklentisi farklı olanlar için oldukça açık ve net bu ifadenin ardından ise yönetmenin ortasında kaldığı siyasi atmosferde memleketi Polonya’da neler yaşadığına dair akıcı bir anlatı karşılıyor bizi. “Üçlemeden Önce” olarak ifade edilen bu bölümde özellikle Véronique’in İkili Yaşamı – La double vie de Véronique (1991) başta olmak üzere, Kieślowski’nin filmografisinde yer alan diğer filmlerin bu üçleme için nasıl bir kaldırım taşı olduğunun altı çiziliyor. Bir yönetmenin sanat biçimini besleyen ekonomik, politik, tarihsel ve kültürel faktörler üzerine düşünmeye başlıyoruz.

Bir sonraki bölüm “Üçlemenin Yapım Süreci” ise klasik bir DVD ekstrasında karşımıza çıkması muhtemel bilgilere ek olarak, filmin kimliğini oluşturan idealize edilmiş üç kavramın (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) politik, toplumsal ve felsefi bağlamından ziyade, neden kişisel yorumlara açık olduğuna dair güçlü bir ikilemde bırakıyor. Zaman ve mekân bağlamlarından tamamen kurtarılmış bir anlatıyla karşı karşıya olduğumuz üzerine tartışmaya açık bir beyan ortaya atılmışken, bir anda Kieślowski’nin kendi cümleleriyle sizi ikna ettiği bir agoranın tam ortasında buluyorsunuz kendinizi.

Ardından önce Mavi – Bleu, sonra Beyaz – Blanc ve nihayet Kırmızı – Rouge için yazılmış üç detaylı analiz karşılıyor bizi. Bu noktada Andrew’ün Time Out dergisinin sinema bölümü editörü ve önemli bir film eleştirmeni olduğunu kendinize hatırlatmanızı tavsiye ederim. Filmleri izlerken sizi saran o “boğazı dar denizden geçme” hissi bazı önemli detayları kaçırmış olabileceğinize bir işaret aslında ve içinde bin bir metafor barındıran, bir kapının başka bir kapıya açıldığı bu seri için böylesi detaylı analizler eminim size de bazı rönesanslar yaşatacaktır.

Bir sonraki bölüm “Üçleme: Bağlantılar” için özellikle bir parantez açmak istiyorum. Yazarın izlemiş olduğu filmler ve üçlemenin bizzat kendisi içinde yakaladığı bağlantılar öyle güçlü ki; basit bir örnek verecek olursam, kitabı okuduğum sıralarda izlediğim Denis Villeneuve’nin 2016 yapımı Arrival filminde beni rahatsız eden bir hissi Kieślowski’nin bu bölümde altı çizilen bir ifadesiyle tanımlama şansı elde ettim:

“Bence bizler her zaman kendi yazgımızla, kaderimizle mücadele hâlindeyiz. Kadere benzer bir şey var, ama aynı zamanda ona direniş de var; belki acı çekişimizin, kendimizi tamamlanmamış hissedişimizin nedeni de budur. Ben kaderci değilim; her şeyin en baştan siyahlar ve beyazlar hâlinde yazıldığını pek zannetmiyorum.”

Kieślowski’nin bu ifadesiyle, Geliş – Arrival’da beni rahatsız edenin Villeneuve’nin anlatıdaki baskın kaderci yaklaşımı olduğunu fark etmek benim için oldukça tatlı bir tesadüf olmuştu.

Sonraki bölümler “Üçleme: Yansımalar” ve “Üçleme: Koda” ise yönetmenin kendi filmlerinden yapmış olduğu “fark edilmiş” referanslara ve üçlemenin kendinden sonraki döneme etkilerine göz gezdiriyor. Son bölümde ise, yönetmenle Londra’da iki kez görüşme fırsatı yakalamış Andrew’in onunla gerçekleştirdiği ve Kieślowski’nin yayınlanmış son röportajı olarak bilinen doyurucu bir söyleşi var.

Kieślowski’yi hatırlamak ve bu hatırlayışı her defasında daha anlamlı kılmak için, hatta aramızdan geçip giden böylesi bir dehayı “anlamaya” biraz olsun yaklaşmak için Andrew’in bu eserinin kitaplığınızda yer almasını çok isterim. Çünkü eminim ki bu kitapta edineceğiniz bilgiler üçlemeyi tekrar açıp farklı perspektiflerde izlemek için size birçok bahane sunacak.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi