Advertisement
Ele aldığı yerel coğrafyayı, karakterlerin iç dünyasıyla bağdaştıran, oradan atmosfer yaratan filmlere bir örnek Kestane Ormanından Hikâyeler. Özellikle Avrupa çıkışlı sinema filmlerinde buna sık rastlar olduk. Ait olduğu yerel coğrafyanın egzotikliğini, masalsılığını, gizemini ve yalnızlığını sinematografik olarak vurgulayan, buradan karakterlerine ve dolayısıyla seyircisine bir yabancılaştırma duygusu yaşatan filmler bunlar. Rainer Sarnet yönetmenliğindeki Kasım - November, Béla Tarr yönetmenliğindeki Lanet - Kárhozat, Nuri Bilge Ceylan’dan Bir Zamanlar Anadolu’da, bu konuda son yıllardan verebileceğimiz örnekler. Hepsinde masalsı bir yerellik, gizemlilik, ait olduğu kültüre ait çiğ gerçeklikler yer alır. Kendi atmosferini böyle şekillendiren bu filmler, sıklıkla romantik bir kıvama, melankolik bir ruh hâline girer... İtalya ile Slovenya (O zamanki adıyla Yugoslavya) sınırında bulunan ve ‘’Kestane Ağacı Diyarı’’ olarak bilinen bir bölgedeyiz. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan keskin Doğu Avrupa-Batı Avrupa ideoloji çatışmasının arasında kalan bu bölgede, yaşanan yoksulluk ve politik anlaşmazlıklar göçlere sebebiyet vermiştir. Film, neredeyse artık bir hayalet yaşam alanı olan bu bölgenin ruhuna yakından bakmaya çalışıyor. Bunun için de başta doğa olmak üzere, bölgede sayısı oldukça azalmış olan yöre insanları ve terk edilmiş evler, filmin hem politik hem de melankolik atmosferini oluşturmaya yardımcı oluyor. Aslında filmin hâlihazırda bir baş karakteri olmasına rağmen, ele alınan coğrafyanın da bir baş karakter olarak kullanılmasına tanık oluyoruz. Yaprakları dökülen ağaçlar, rüzgârlar, bölgedeki insanların zayıf varlıklarına alışmış olan hayvanlar ve elbette kestaneler, karakterlerle konuştukları kadar seyircilerle de konuşuyor. Kestane Ormanından Hikâyeler: Girift, Melankolik Bir Sonbahar Masalı Film iki karakterin iç öykülerine göre şekilleniyor. Bunlardan biri bir marangoz, diğeri ise bir kestane satıcısı. Ağaçlardan elde ettiği malzemeden tabut ve sandık gibi eşyalar yaparak para kazanan marangozun bütün hayatı bu döngüden ibaret. Film, bu karakter üzerinden çok manidar bir bağ kuruyor evreniyle. Yaşamı temsil eden ağaçlardan elde edilerek yapılan tabutlar, yaşamla ayrılmaz bir bağ içinde olan ölümü dile getiriyor. Marangozun yaşadığı hayattaki tek meşguliyetin yaptığı meslek olması ise aslında bu sonsuz döngünün bir tekrarı. Filme ismini veren ve birçok sahnede gördüğümüz kestaneler ise sürüklenmekte ve acı çekmekte olan insanlığın bir temsili aslında. Yerlere dökülüyorlar, akıntılarda yüzüyorlar, birlikte ama yalnız bir şekilde ölüyorlar... Diğer karakterin öyküsüne gelecek olursak, o da zaten bizzat kestaneyle ilgili bir meslek icra ediyor. Ancak mesleğini bu bölgeden kurtulmak için para biriktirme umuduyla geçici bir süreliğine yapıyor, yani marangozun sabit yaşamını bu karakterde görmüyoruz. Bu iki karakterin yolları kesiştiğinde, yaşam ile ölümün, doğa ile insanın, geçmiş ile şimdinin arasındaki sınırlarının nasıl da kaybolduğunu, silikleştiğini izliyoruz. Zaten filmin ne doğrusal ne de gerçek ile hayal arasında çizgi çektiği bir anlatısı var. Filmin belki de en başarılı yönü, yaşam ile ölümü bir arada, girift bir şekilde göstermesi. Filmdeki karakterler, mekânlar, anlatılan olaylar, hem var hem yok gibiler. Biçimsel olarak abartmadan bir hayalet öyküsü anlatıyor film. Bu bakımdan filmin sinematografisinden ve ses kullanımından ayrıca bahsetmek gerekiyor. Yönetmenin ilk uzun metrajı olan Kestane Ormanından Öyküler’de, kaydırmalı kamera hareketleri sıklıkla kullanılıyor. Bu kaydırmalı çekimler hem Tarkovski’nin dilinde karşılaştığımız gibi bizleri sahnenin atmosferine sokan bir işlev üstleniyor hem de Godard tarzı bir yabancılaştırmaya hizmet ediyor. Ama aslında temel amaç, bu bölgenin ve dolayısıyla insanların hissettiği melankoli, ölüm ve yalnızlık duygusunun ‘’hayalet’’…

Yazar Puanı

Puan - 65%

65%

Filmin belki de en başarılı yönü, yaşam ile ölümü bir arada, girift bir şekilde göstermesi. Filmdeki karakterler, mekânlar, anlatılan olaylar, hem var hem yok gibiler. Biçimsel olarak abartmadan bir hayalet öyküsü anlatıyor film.

Kullanıcı Puanları: 3.91 ( 4 votes)
65

Ele aldığı yerel coğrafyayı, karakterlerin iç dünyasıyla bağdaştıran, oradan atmosfer yaratan filmlere bir örnek Kestane Ormanından Hikâyeler. Özellikle Avrupa çıkışlı sinema filmlerinde buna sık rastlar olduk. Ait olduğu yerel coğrafyanın egzotikliğini, masalsılığını, gizemini ve yalnızlığını sinematografik olarak vurgulayan, buradan karakterlerine ve dolayısıyla seyircisine bir yabancılaştırma duygusu yaşatan filmler bunlar. Rainer Sarnet yönetmenliğindeki Kasım – November, Béla Tarr yönetmenliğindeki Lanet – Kárhozat, Nuri Bilge Ceylan’dan Bir Zamanlar Anadolu’da, bu konuda son yıllardan verebileceğimiz örnekler. Hepsinde masalsı bir yerellik, gizemlilik, ait olduğu kültüre ait çiğ gerçeklikler yer alır. Kendi atmosferini böyle şekillendiren bu filmler, sıklıkla romantik bir kıvama, melankolik bir ruh hâline girer…

İtalya ile Slovenya (O zamanki adıyla Yugoslavya) sınırında bulunan ve ‘’Kestane Ağacı Diyarı’’ olarak bilinen bir bölgedeyiz. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan keskin Doğu Avrupa-Batı Avrupa ideoloji çatışmasının arasında kalan bu bölgede, yaşanan yoksulluk ve politik anlaşmazlıklar göçlere sebebiyet vermiştir. Film, neredeyse artık bir hayalet yaşam alanı olan bu bölgenin ruhuna yakından bakmaya çalışıyor. Bunun için de başta doğa olmak üzere, bölgede sayısı oldukça azalmış olan yöre insanları ve terk edilmiş evler, filmin hem politik hem de melankolik atmosferini oluşturmaya yardımcı oluyor. Aslında filmin hâlihazırda bir baş karakteri olmasına rağmen, ele alınan coğrafyanın da bir baş karakter olarak kullanılmasına tanık oluyoruz. Yaprakları dökülen ağaçlar, rüzgârlar, bölgedeki insanların zayıf varlıklarına alışmış olan hayvanlar ve elbette kestaneler, karakterlerle konuştukları kadar seyircilerle de konuşuyor.

Kestane Ormanından Hikâyeler: Girift, Melankolik Bir Sonbahar Masalı

Film iki karakterin iç öykülerine göre şekilleniyor. Bunlardan biri bir marangoz, diğeri ise bir kestane satıcısı. Ağaçlardan elde ettiği malzemeden tabut ve sandık gibi eşyalar yaparak para kazanan marangozun bütün hayatı bu döngüden ibaret. Film, bu karakter üzerinden çok manidar bir bağ kuruyor evreniyle. Yaşamı temsil eden ağaçlardan elde edilerek yapılan tabutlar, yaşamla ayrılmaz bir bağ içinde olan ölümü dile getiriyor. Marangozun yaşadığı hayattaki tek meşguliyetin yaptığı meslek olması ise aslında bu sonsuz döngünün bir tekrarı. Filme ismini veren ve birçok sahnede gördüğümüz kestaneler ise sürüklenmekte ve acı çekmekte olan insanlığın bir temsili aslında. Yerlere dökülüyorlar, akıntılarda yüzüyorlar, birlikte ama yalnız bir şekilde ölüyorlar… Diğer karakterin öyküsüne gelecek olursak, o da zaten bizzat kestaneyle ilgili bir meslek icra ediyor. Ancak mesleğini bu bölgeden kurtulmak için para biriktirme umuduyla geçici bir süreliğine yapıyor, yani marangozun sabit yaşamını bu karakterde görmüyoruz. Bu iki karakterin yolları kesiştiğinde, yaşam ile ölümün, doğa ile insanın, geçmiş ile şimdinin arasındaki sınırlarının nasıl da kaybolduğunu, silikleştiğini izliyoruz. Zaten filmin ne doğrusal ne de gerçek ile hayal arasında çizgi çektiği bir anlatısı var. Filmin belki de en başarılı yönü, yaşam ile ölümü bir arada, girift bir şekilde göstermesi. Filmdeki karakterler, mekânlar, anlatılan olaylar, hem var hem yok gibiler. Biçimsel olarak abartmadan bir hayalet öyküsü anlatıyor film. Bu bakımdan filmin sinematografisinden ve ses kullanımından ayrıca bahsetmek gerekiyor.

Yönetmenin ilk uzun metrajı olan Kestane Ormanından Öyküler’de, kaydırmalı kamera hareketleri sıklıkla kullanılıyor. Bu kaydırmalı çekimler hem Tarkovski’nin dilinde karşılaştığımız gibi bizleri sahnenin atmosferine sokan bir işlev üstleniyor hem de Godard tarzı bir yabancılaştırmaya hizmet ediyor. Ama aslında temel amaç, bu bölgenin ve dolayısıyla insanların hissettiği melankoli, ölüm ve yalnızlık duygusunun ‘’hayalet’’ kamera hareketleriyle, süzülerek verilmek istenmesi. Ayrıca filmin bütününe yansıyan kestane renk tonunu da es geçmemek lazım. Kestanenin filmdeki anlamını hatırlayacak olursak, bu rengin açık tonlarını izlediğimiz sahnelerde, filmin geri kalanına göre karakterlerin daha mutlu, daha umutlu ve geçmişe daha fazla özlem duyduklarını fark ediyoruz. Film, bunun gibi birçok tezatı bilinçli olarak kullanıyor; yaşayan insanların ve şimdiki zamanın değil de ölüm ânının ve geçmişin son derece parlak, açık kestane renginde yansıtılması örneğin. Filmin atmosferine büyük oranda katkı yapan diğer unsur olan seslerde de benzer bir tezatlığı fark edebiliyoruz. Birçok sahnede yoğun, başta doğal bir ortamdan gelen ancak sahneye girdikçe doğal olmayan gürültüleri duyuyoruz. Bu sesler coğrafyanın belirsizliğini, ümitsizliğini daha iyi vurguluyor. Filmin müzik kullanımı ise bazen bölgenin ruhunu tanımlarken, bazen de tezat bir şekilde sadece karakterlerin iç dünyasında yaşadığı -bölgenin ruhuna uymayan- duyguları anlamamızı sağlıyor. Bu nedenle filmde kullanılan müziklerin de bir tutarlılık göz etmediğini belirtmiş olalım.

Yönetmenin Béla Tarr’ın dilinden etkilendiği çok açık fakat Tarr, o özenilen diline ancak Lanet – Kárhozat filmiyle ulaşabilmiş, bu dili zamanla geliştirebilmişti. Halbuki ilk uzun metrajını yapan bir yönetmenin böyle zor bir anlatı yapısına girişmesi son derece riskli. Tarr zaten hâlihazırda çok etkilenilen ancak diline hâkim olunması kolay olmayan bir yönetmen. Kárhozat filmi 1987’de gösterildikten sonra Macar sineması onun izinden gitmeyi denemişti. Bunlar aslında bir miktar ‘’zorlama’’ melankolik siyah beyaz filmlerdi; Szürkület (1990), Cellovolde (1990), Árnyék a havon (1992) gibi… Bununla beraber Gregor Bozic’in bu filmini zorlama olarak tanımlamak istemem, zira film yaratmak istediği toplumsal melankoliyi başarılı bir şekilde içimize geçirebiliyor. Fakat bu başarıda, yönetmenin Tarr’ın sinemasından aldığı referansların da payı var. Bunlardan en bariz olanı ise yavaş anlatı. Film planlarıyla olmasa da ritmi ile bilinçli bir yavaşlığı tercih etmiş; Tarr bunu planlarıyla da yapardı. Film, ölümü erteleme, ölümle yaşam arasında, Araf’ta olma durumunu yansıtmak için anlatıyı yavaşlatmayı tercih ediyor. Tarr’ın sinemasında olduğu gibi yavaşlık, bu filmde de karakterlerin ümitsizce bir şeyleri ertelemesini temel alıyor. Bu, biçim-içerik uyumu açısından nokta atışı bir tercih. Kestane Ormanından Hikâyeler’in diyaloglarına baktığımızda ise böyle bir anlatıya sahip olan bir filme göre son derece doğrudan, görüntüyü zenginleştirmediği gibi boşlukları da doldurmayan bir diyalog düzeniyle karşılaşıyoruz.

Kestane Ormanından Hikâyeler, her ne kadar bir bölgenin tarihsel durumuna özgün yerel bir öykü anlatıyor gibi görünse de aslında filmin temas ettiği olguların hepsi evrensel nitelikte. Fakat film yabancılaştırma duygusunu o kadar yoğunlaştırıyor ki bahsi geçen toprakların kültürünü bilmeyenler için anlaması güç bir seyir ortaya çıkıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information