Bu yıl 17. kez düzenlenen ve tüm hızıyla sonbaharı güzelleştirirken sinefiller tarafından merakla beklenen filmleri seyirciyle buluşturmaya hazırlanan Filmekimi’nin biletleri satışa çıktı. Biz de bu vesileyle Kerem Ayan ile bir araya gelerek Filmekimi’ne dair merak edilenleri ve programda yer alan filmleri konuştuk.

Söyleşi: Ecem Şen, Utku Ögetürk

Fotoğraf: Edze Ali

 Deşifre: Övgü Avcıer

Utku Ögetürk: Filmekimi zamanı geldi çattı. Bu seneki program seyircilere neler vadediyor? 

Kerem Ayan: Yine her zaman olduğu gibi festivallerde ödül almış büyük filmler var; tabii ki Cannes. Öncelikle oradan başladık zaten. Cannes’da aşağı yukarı tüm ödül almış filmler Filmekimi’nde var. Onun dışında ekime kadar gerçekleştirilmiş büyük festivallerden Locarno, San Sebastian ve Venedik’ten filmler var. Onlardan da ödüllü veya bizim başarılı bulduğumuz yakında çıkacak filmleri aldık. Mesela Locarno’da Bruno Dumont’nun son çektiği dizi var. 4 bölümlük bir dizi, ilk orada yayınlandı. Biz büyük ekranda hiç izlenemeyeceği için bir de büyük ekranda gösterelim dedik. Sundance’ten iki film var bir tanesi Blaze, bir tanesi We the Animals. İkisini de festivale almak istedik ama olmadı. O yüzden Filmekimi’ne kaldılar. Ve dediğim gibi Cannes ve Venedik’in ödüllü beklenen filmleri; The Favourite, Suspiria… Öne çıkan filmleri her zamanki gibi gösteriyoruz aslında.

Utku Ögetürk: Bu filmleri programa dahil ederken direkt olarak yabancı hak sahiplerinden mi alıyorsunuz, yoksa genelde Türkiye’de ithalatçıların elinde olan filmleri mi tercih ediyorsunuz?

Kerem Ayan: Bunların %90’ı Türkiye tarafından satın alınıyor zaten. Türkiye’den alınanları direkt onlarla konuşuyoruz.  Buradan alınmadıysa da direkt yabancı şirketlere gidiyoruz. Yine her sene olduğu gibi %90’a %10 gibi bir dağılım var.

Utku Ögetürk: Türkiye’deki ithalatçıların biraz sıkıntılı bir dönemden geçtiğini biliyoruz, döviz kuru onları ciddi derecede etkiliyor. Bunun festivale yansımaları nasıl oluyor? Siz de bu durumdan etkileniyor musunuz?

Kerem Ayan: Bunun festivale yansımaları şöyle oluyor diyebiliriz; hepsi birbirinin üstüne geliyor. Euro, dolar artınca Türkiye’deki ithalatçıların aldığı filmlerin fiyatları en az iki katına çıkmış oluyor. Onların bize kopya vermesi için de belli bir sürede belli ödemeleri yapmaları gerekiyor. Bu tabii ki bize de bilet fiyatlarındaki artış olarak yansıyor. Bu sene, biz yine de olabildiğince dikkat ettik. Öğrenci fiyatı değişmedi yine aynı ama diğer gündüz seanslarına ve tam fiyatlara 2-3 lira artış yaptık ki bence bu ülke şartlarında yine de normal bir artış. Bir de dediğim gibi özellikle öğrenci fiyatlarına hiç dokunmadık.

Ecem Şen: Buna rağmen bilet fiyatlarının artması sosyal medyada büyük bir tartışma konusu oldu.

Kerem Ayan: Tabii ki tartışma konusuna döndü biliyorum ama yapabilecek bir şey gerçekten yok. Çünkü hep aynı şey oluyor. Normal zamanda sinemaya gidip iki kişi 60 lira ödeyip çıkabiliyoruz. Tabii ki biz de festivallerde böyle bir şey olsun istemiyoruz. Bir taraftan da eğer ki biz en yeni filmleri göstereceksek bir şekilde dağıtımcılara diyoruz ki “Aman bu filmi bizim için Filmekimi’ne getirin.” O da diyor ki “Peki ama ben bu parayı 3 ay sonra ödeyecektim, senin için hemen ödemek zorunda kalacağım. O yüzden bana da para lazım.” Bu böyle biraz kartopu şeklinde büyüyor. Bir yandan da ülkedeki her şey inanılmaz pahalandı bir anda, ne yazık ki. Biz de olabildiğince minimumda tutarak bir artış yapmak zorundaydık.

Utku Ögetürk: Türkiye’de “Büyük ölçekli bir festivali sponsorsuz yapmak mümkün değil.” gibi yaygın bir düşünce var.  

Kerem Ayan: Filmekimi’nde sponsorumuz var; Anadolu Efes. Bu yıl Filmekimi’ni Birlikte Güzel işbirliği ile yapıyoruz. Türkiye’de bu düzeyde büyük organizasyonları sponsor olmadan düzenlemek oldukça zor. Bir yandan da Filmekimi, İKSV’nin “en havalı” etkinliği. Cannes’dan beri beklenen bir etkinlik ve biliyoruz ki her zamanki gibi salonlar çok dolu olacak. Buna rağmen bazen zorlanıyoruz yani ülkede ne yazık ki böyle bir durum var.

Utku Ögetürk: Son zamanlarda, hem ithalatçıların filmleri festivallerin hemen ardından vizyona sokuyor olması hem de Filmekimi programında yer alan filmlerin internete hızlıca -hatta çoğu zaman festivalden önce- düşüyor olması tartışma yaratıyor. Bir yandan çağın gerekliliği olan bu durum, bir yandan festival açısından sıkıntı yaratıyor mu?

Kerem Ayan: Hayır. Zaten bir yerde film vizyona girdikten sonra bir şekilde korsana düşüyor; ona yapacak hiçbir şeyimiz yok ama korsana düşmesinin bizi etkilemediğini söyleyebilirim. Korsana da düşse de hiçbir zaman büyük ekran değil bunlar. Bir noktada büyük ekranda film izlemek istiyor insanlar. O yüzden de geliyorlar. “Korsana düşüyor” dediğimiz, belli bir kitlenin takip ettiği bir şey. Herkesin “Bu film düştü koşup gidip seyredeyim.” dediği bir şey değil aslında bu korsan hikâyesi. O yüzden de bizi çok etkilemiyor açıkçası. Ama tabii ki filmlerin en hızlı şekilde hemen internette bulunabiliyor olması biraz üzücü. Bununla birlikte yapımcıları da dağıtıcıları da üzen bir durum bu. Çünkü onların elinde olmadan düşüyor filmler. Atıyorum bir film Kore’de çıktıktan sonra oradaki kopya birkaç zaman sonra düşüyor. O yüzden bizim de “Bu filmi Filmekimi’nde göstermeyelim de İstanbul Film Festivali’nde gösterelim.” deme gibi bir lüksümüz yok artık. Yani ekimde göstermezsek zaten 2 ay sonra düşecek. Çok hızlı ilerliyor artık eskisi gibi değil.

Ecem Şen: Bu zamana kadar bu denli ayrım yaratabilen bir reklam kampanyanızın olmadığını düşünüyorum. Kampanya, insanları çok net bir şekilde ikiye böldü. Nasıl çıktı “bu reklama rağmen” fikri ortaya?

Kerem Ayan: Açıkçası ben böyle reklam kampanyalarını seviyorum.  Belki Filmekimi’nde hiç böyle olmadı ama Film Festivali’nde benim geldiğim ilk sene, dövmeli reklamlar bayağı bir olay oldu çünkü şimdiye kadar yaptıklarımızdan çok farklı bir şeydi. Sonra “Kaldır kafanı” oldu, geçen sene de Murat Palta’nın afişi… Bazıları bayıldı, bazıları “Vay efendim bu ne, ne alakası var?” dedi. İnsanları ikiye bölen filmleri de seviyorum, aslında böyle işleri seviyorum. Bu sene yeni bir ajansla, Muhabbet’le çalışıyoruz. Değişik bir şeyler yapmak istedik. Filmekimi’nin kaldırabileceği komiklikte bir kampanya. Herkese çok yakın bir reklam tarzı da bu. Afişlerde patron çıldırdı durumu vardır ya…  Eskiden sinemalarda öyle reklamlar olurdu; restoran reklamları böyle baklavadan açılırdı falan. Benim çevremde bayağı beğenildi bu. Tabii ki her konuda olduğu gibi beğenen beğenmeyen olacaktır ama en azından o espriyi yakalamış olduk. İnsanları bölüyorsa da bölsün önemli değil, mühim olan konuşturması diyorum.

Utku Ögetürk: Netflix filmlerinin festivallerde gösterilmesi, festival yönetimlerini ikiye ayırmış durumda. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Kerem Ayan: Biz Netflix filmlerini hem İstanbul Film Festivali’nde hem de Filmekimi’nde göstermek istiyoruz. Bunun için de bir yol arıyoruz. Tabii ki herkesin eleştirdiği bir durum var; Netflix filmleri niçin küçük ekranda seyrediliyor da büyük ekranda seyredilmiyor? Netflix de şu anda Berlin, Venedik gibi film festivallerinde filmlerini gösteriyor. Venedik’te 6 tane film vardı yarışmada yanılmıyorsam, ki bir tanesi Altın Aslan aldı. Bir şekilde bence bu durum biraz daha yumuşayarak gidecek gibi geliyor çünkü dünyanın nereye gittiği belli. Eğer ki Netflix bir sürü yönetmene para verip film yaptırıyorsa ve yönetmenler de bunu seçiyorsa, Scorsese son filmini Netflix’le yapıyorsa… Scorsese de çok sinefil bir insan bir de üstüne üstlük. Bu anlaşmalara bir şekilde gidilecektir. Biz de bu sene Filmekimi’nde de Roma’yı gösteriyoruz. Uzun süren konuşmalar sonucu programa almış olduk.

Utku Ögetürk: Peki, siz Cannes’ın direktörü olsaydınız yine bu düşünce içerisinde mi olurdunuz?

Kerem Ayan: Fransa’nın özel bir durumu var. Fransa’da diyorlar ki; “Biz vizyona çıkmayacak olan bir filmi festivalde göstermek istemiyoruz.” Fransa tabii ki sinemanın icat edildiği ülke ve çok sinefil durumlar var orada, o bambaşka bir kafa.  O yüzden de böyle bir topa çıktılar. “Bazı filmleri yarışmaya almayız ama gösteririz.” diyorlar. Ama gösterecekleri filmler yarışmada olmayınca bunu kabul etmiyorlar. Cannes, bir çıkış yaptı ama ortak bir noktada buluşulacak gibi geliyor bana. Çünkü bu şekilde çok zorlaşacak herkes için hayat.

Utku Ögetürk: İstanbul özelinde konuşacak olursak kalan bağımsız sinema sayısı epey az. Ancak, gözlemlediğimiz kadarıyla bu salonlardan yararlanmaya devam ediyorsunuz. Ancak, “AVM Festivali” gibi eleştiriler de var, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Kerem Ayan: AVM Festivali gibi bir durum yok. Biz senelerdir İstanbul’da aynı sinemalardayız. Bu sene tek değişen sinema Ankara. Ankaralılar ancak böyle bir tepki verebilirler ve verirlerse ben bunu anlarım. Çünkü İzmir’de de başından beri Cinemaximum’dayız zaten.  İzmir’de en başında Karaca’ydı sinemamız, orası kapandı ve düğün salonu oldu, o yüzden de mecburen diğer tarafa geçtik. Bir tek Ankara’da Büyülü Fener’den Ankara Cinemaximum Cepa’ya geçtik ve tamamen Büyülü Fener ile anlaşamamamız sonucu oldu bu. Anlaşamamamızı da Büyülü Fener’e sormak daha iyi olur bence çünkü bizden kaynaklanan bir durum değil bu. Biz Büyülü Fener’de olmak istiyoruz ama olamadık.

Utku Ögetürk: İstanbul’da Feriye varken Feriye’yi de kullanıyordunuz?

Kerem Ayan: Evet, Feriye tekrar gelebilir. Çünkü Feriye’de bir restorasyon durumları olacak gibi gözüküyor ve hemen alacağız tabii ki. Biz de buna uğraşıyoruz aslında elimizden geldiğince. Hatta bu sene Kadıköy Sineması’nı almak için de çok uğraştık. Ama elimde yeterince film yok, orayı almak ek seans koymak demek, ek seans koymak filmlerin fiyatlarının artması demek benim için. Yapılabilecek bir dönem değildi bu sene. Bir şekilde herkesin festival yapmakla ilgili fikirleri var ama masa başına oturduğunda öyle herkesin düşündüğü gibi olmuyor bu işler. O yüzden bin tane şey düşünmek zorundasın ama işte laf etmek çok kolay bir noktada.

Ecem Şen: Son dönemde hepimizin desteğini kazanan ve aslında geç bile kalınmış bir hareket var: MeToo. Bu hareket festivallere de ödüllere de yansımış durumda. Bu noktada film seçimi yaparken böyle bir kaygı göz ettiniz mi?

Kerem Ayan: Hayır böyle bir kaygı göz etmedik. Şu anda ortada iyi film olarak ne varsa onları almaya çalışıyoruz. Kadınların bu kadar az olup da erkeklerin sektörde bu kadar çok olması tabii ki çok eskilerden gelen bir hikâye. Gerekli şansların tanınmaması durumu var. Sinema sektörü ilk başladığında kadınlar başlatıyor zaten ama bir noktada sinema sektöründen para kazanıldığı anlaşıldığında erkekler devreye giriyor. Kadınlar tamamen yan plana itiliyorlar. Venedik’e çok eleştiri yapıldı bir tane kadın yönetmen var diye ama bir taraftan da ellerinde ne iyi film varsa alıyorlar diye düşünüyorum.  Eğer ki sırf kadın yönetmen diye her filmi alırsak bu sefer de Cannes gibi oluyor işte. Cannes’da Eva Husson’un filminden herkes nefret etti. “Niye bu filmi aldınız?” dediler. Sadece kadın yönetmen diye bir filmi almak da bir garip. Yani iyi filmleri almak lazım ama kadınlar daha çok film yapsın, yapabilsin. Dert buradan kaynaklanıyor. Daha çok film üretilsin o zaman alınır. Bunlar ne yazık ki birbirine bağlı.

Utku Ögetürk: Ancak, festivaller ne kadar kadın yönetmenlere yer vermeye çaba gösterirse o zaman yapımcılar da kadın yönetmenlere daha fazla şans vermeye başlayacak diyemez miyiz?

Kerem Ayan: Evet ama şöyle bir şey var ellerimizde film olsun ki biz de gösterebilelim o filmleri. Mesele oradan kaynaklanıyor zaten. Tabii bu Filmekimi’nin derdi değil. Bu daha çok festivallerin derdi. Cannes, Venedik ve Locarno’nun filmleri diye düşünürsen o festivalde ne varsa biz de onları alıyoruz. Çok iyi bir kadın yönetmenin filmini ben festivale saklarım Filmekimi’nde harcamam. Çünkü Filmekimi’nde herkes Lanthimos görecek, Suspiria görecek… Bunları tabii ki alıyoruz. Burada kaybolacaklarına festivalde öne çıkmalarını tercih ederim. Bir de bunun üzerine Berlin ve Cannes %50 erkek-%50 kadın anlaşması imzaladılar. Yavaş yavaş artırıp eşit yapacaklarını konuştular. Belki bu anlaşmaların bir faydası olur çünkü biz zaten o festivallerden film alıyoruz. O yüzden orada ne kadar eşitlik olursa bize de yansıyacak.

Utku Ögetürk: İstanbul Film Festivali, Türkiye’nin en kayda değer film festivali olarak görülebilir. Peki, Filmekimi’ni zaman içerisinde atölyelerle, etkinliklerle süslemeyi düşünüyor musunuz?

Kerem Ayan: Aslında düşünmüyoruz çünkü Filmekimi böyle çıkmış bir etkinlik. Her şeyden önce çok fazla festival var. Dünyada çok fazla festival var, Türkiye’de çok fazla festival var. Bir kere Filmekimi’nin adının festival olmaması çok güzel bence. Bu butik bir etkinlik. Bu şekilde çıktı ve bence bu saatten sonra da artık değişmez. Bizim amacımız sonbahar-kış sezonunda çıkacak filmleri insanların erkenden seyredebilmesi.

Utku Ögetürk: Her geçen gün hem ülke genelinde hem de özellile İstanbul’daki festival sayısı da artıyor bu sebeple Filmekimi’nin bir dönüşüm geçirmesi söz konusu olabilir mi?

Kerem Ayan: İstanbul Film Festivali’ni nisandan alıp ekime koyarsak hiçbir şey yapamayız o zaman İstanbul Film Festivali yok olur. Ekimde zaten Adana var, Antalya var. Her şey üst üste geliyor olacak ve ondan sonra büyük bir suskunluk olacak. Festivalin nisanda yapılmasını doğru buluyorum her ne kadar Cannes filmlerinden vazgeçmiş olsak da ama Cannes’ın da yan bölüm filmleri var İstanbul Film Festivali’nde. Yani bir taraftan da aslında maksat bu filmleri İstanbul halkına göstermekse, gösteriyoruz. İstanbul Film Festivali’nin farkı bence bir şeyler keşfettirebilmesi. Ekimdekinin çok büyümesi gerektiğine inanmıyorum. Belki çok hırslı olsak büyütebilirdik. Zaten insanlar filmleri gelip görüyorlar bu yeterli gibi geliyor bana.

Ecem Şen: Herkesin gözü Filmekimi’nin ağır toplarının üzerindeyken sizden bir de gözden kaçırılmaması gerektiğine inandığınız filmlerden bir öneri listesi alabilir miyiz?

Kerem Ayan: Tabii herkes Climax’i bekliyor, herkes Lars von Trier’i bekliyor. İşte Kore-eda’nın Altın Palmiyesi var ama köşede kenarda kalmış filmlerden yani en azından ödül almamış filmlerden benim bayıldığım Asako 1-2 var. Cannes’da tamamen gözden kaçırılmış bir film bence çok güzel, çok etkileyici. Fransız Yeni Dalgası’nı andıran bir film. Ethan Hawke’un ilk yönetmenlik denemesi Blaze var. Çok çok güzel bir film olduğunu düşünüyorum. Woman at War var. Cannes’da ödül aldı ama ana yarışmada olmadığı için birazcık kenarda kalırsa diye söylüyorum. O da çok güzel kuzey ülkesi mizahıyla yapılmış bir film ve bir kadının alüminyum fabrikasına karşı verdiği savaşı anlatıyor. Kız, zaten oldukça bilinen bir film. Romain Gavras’ı söyleyebilirim o da gözden kaçmasın. Berlin’den gelen Müze var. Ve benim de görmediğim heyecanla beklediğim Sorrentino’nun son filmi var; Loro.

Utku Ögetürk: Teşekkürler.

Kerem Ayan: Ben teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi