“Oğlum, beraber bir namaz kılsak güzel olmaz mı? Biliyorsun, filmler bittiği gibi bu hayat da bitecek.”

Alman sinemasına baktığımızda, Almanların göçmenlerlerle ilgili yaygın görüşlerinin filmlerine de benzer şekilde yansıdığını görüyoruz. Göçmenleri anlatırken genellikle benzer klişeler kullanılıyor. Belirli bir mesleği olmayan, eğitimsiz, suç işleme potansiyeli yüksek, halk arasında “serseri” olarak nitelendirilebilecek türden karakterler betimleniyor. Özellikle Türkler için oluşturulan profilin içerisinde; oranın kültürüne uyum sağlayamama, aile içi baskı, şiddet, töre cinayetleri, kadının ezilmesi ve hor görülmesi gibi durumlar mevcut. Türkler yalnızca bu profile mahkum, hiçbir zaman bir Avrupalı gibi yaşayamayacak, bir Avrupalının anlayamayacağı, hayatlarında daima sorun olan ve şehrin banliyölerinde yaşayan karakterler. Türk kadını ise eğitimsiz, ailesiyle yaşayan, din baskısı altında ve genellikle erkek şiddetine maruz kalıyor. Aksi özelliklere sahip bir kadının Türk olma ihtimali oldukça düşük. Türklerin sahip olduğu bu tek taraflı rol Fatih Akın’ın filmlerinde yön değiştiriyor. “ Filmlerimde göçmenlik durumu sadece bir fon.” diyor Akın.

O, şimdiye dek bize sunulanı işlemektense, yaşamın içinden hikâyeler seçiyor kendisine. Kendi yaşamından hikâyeler… Filmlerinde birçok kültürden insana ait karmaşık ilişkiler ve şiddet ön planda genellikle. Geçmişinin bunda büyük bir etkisi  var. Gençlik yıllarında ırkçı Alman çetelerine karşı bir Türk çetesine dâhil olmuş ve hapse girmiş. Belki de bu yüzdendir, şiddeti, öfkeyi, aşkı, nefreti bir arada bu denli etkileyici bir şekilde aktarabiliyor oluşu.

Filmlerindeki karakterler de kendi çevresinden, mahallesinden insanlar gibi, farklı milletlerden farklı kültürlerden geliyor. Yaşadıklarını, çevresini, hayatını aktarıyor filmlerine ve bu onu sıradanlaştırmanın aksine, uluslararası bir dil yakalamasına olanak tanıyor. Filmleri dünyanın pek çok ülkesinde gösterime giriyor ve bir çok farklı kültüre sahip izleyiciye hitap edebiliyor.

1998 yılında hem senaryosunu yazdığı hem de yönetmenliğini yaptığı ilk uzun metrajı Kurz und schmerzlos – Kısa ve Acısız tam da bu özelliklere örnek olabilecek nitelikte. Hamburg sokaklarında geçen hikâye, Türk, Rum ve Sırp kökenli 3 yakın arkadaşın çevresinde gelişen bir suç öyküsünü anlatıyor gibi görünse de, aslında kişinin yaşadığı topluma yabancılaşma, aidiyet hissine olan ihtiyaç ve köklerine dönme isteği filmin senaryosunu şekillendiriyor. Filmde karşımıza çıkan ilk kişi Rum kökenli Costa. Bir arabanın radyosunu çalarken araba sahibine yakalanıyor, ufak bir itişmenin ardından kaçmayı başaran Costa bir anda durup geri dönüyor ve fazlaca sert davrandığını düşündüğü adamın sağlığından endişelenmiş olacak ki ona, “İyi misin?” diye soruyor. Bu sahnenin hemen ardından Sırp kökenli Bobby ile tanışıyoruz. Daha sonra da yer yer göreceğimiz kuşak çatışmasına filmde ilk kez bu sahnede şahit oluyoruz. Bobby, Arnavutlarla gezdiğini öğrenen amcası tarafından hırpalanıyor ve kapı dışarı ediliyor. Onunla tanışmamızın hemen ardından ise Cebrail çıkıyor karşımıza. Bir yerden dönüyor belli ki. Çatışmanın ikinci örneği burada yaşanıyor. Ailesi Cebrail’i karşılamak üzere dizilmişler arabanın önüne. Ailenin her bir ferdi onu tek tek öpüyor, sıra babaya geldiğinde ise öpüşme öncesi sağlam bir tokat sahnesi gerçekleşiyor. Oğluna olan özlemini ve sevgisini diğer aile fertleri gibi gösterdiğinde otoritesinin sarsılacağından çekinen baba, öncelikle tokat atarak yerini sağlama alıyor, ardından sarılarak oğluna karşı olan hasretini gideriyor. Cebrail, üç arkadaştan Türk kökenli olan.

Filmde ayrıca, bir adım geride duruyor gibi hissettiğimiz fakat izledikçe aslında olan biten her şeyde fazlaca etkileri olduğunu fark ettiğimiz iki kadın var. Biri Cebrail’in kardeşi ve aynı zamanda Bobby’nin sevgilisi Ceyda. Diğeri ise Alice. Hem Ceyda’nın en yakın arkadaşı hem de Bobby’nin sevgilisi.

Cebrail’in dönüşünün ardından üç arkadaş ilk kez abisinin düğünde bir araya geliyorlar. Cezaevinden yeni çıkan Cebrail için artık her şey daha farklı. Yasa dışı işlerden tamamen uzak ve Türkiye’de yeni bir hayat kurma hayalleriyle yaşamını sürdürürken Bobby’nin Arnavut mafyasıyla iş yapmaya karar vermesi her şeyi alt üst ediyor. Birlikte çalıştığı mafya lideri Bobby’i öldürüyor. Onun intikamını almak isteyen Costa’nın da sonu Bobby ile aynı oluyor ve Cebrail’in cezaevinin ardından kurduğu hayaller birer hayal olarak kalıyor. Çünkü o da intikam almak üzere arkadaşlarını öldüren mafya liderinin peşine düşüyor ve onu öldürüyor.

Toplumsal Sınırların Güney’inde Bir Sahil ve Özgürlük

Kısa ve Acısız, içinde barındırdığı tüm suç ve dram öğelerinin ötesinde, siyasal, kültürel ve toplumsal kalıplara sıkıştırılmış bir yaşam tarzına karşı kendi var olma savaşını veren üç arkadaşın hikâyesinden ibaret. Filmin bir sahnesinde Cebrail Alice’e gelecekle ilgili kurduğu hayalleri anlatırken, tüm planlarını Türkiye’de yaşamak üzere kurduğundan bahsediyor. Bunun sebebi Almanya’da kendisini ötekileştirilmiş bir birey olarak hissetmesi ve aidiyet duygusunu Türkiye’de yaşayacağına inanıyor oluşu.

Alice: Gerçekten Türkiye’ye dönecek misin?

Cebrail: Evet.

Alice: Peki neden?

Cebrail: Buna hapiste karar verdim. Hücrende tek başına oturuyorsun ve yapayalnızsın. Sana ne zaman kalkacağını, ne zaman yürüyeceğini, ne zaman yemek yiyeceğini söylüyorlar. Senden alamadıkları tek şey rüyaların oluyor ve Türkiye’de asla yalnız kalmazsın. Herkes birbirini tanır. Etrafın akrabalarla çevrilidir. Çok sıcak ve canlıdır.

Alice: Peki ne iş yapacaksın?

Cebrail: Hep sahilde bir kafem olsun istemişimdir. Güney sahilinde bir yerde… Bütün gün sahilde takılıp, tekne kiralayıp dalgaların kıyısında kızları seyretmek…

Cebrail’in, özgürlüğüne Türkiye’nin güney sahillerinden birinde bir kafe açarak kavuşabileceğine inanması, kendi kimliğini bulmayı özgürlük olarak betimlemesinden ileri geliyor sanki. Ona ne zaman kalkacağını, ne zaman yürüyeceğini, ne zaman yemek yiyeceğini söyleyenlerin bulunduğu hücreyi anlatırken kendi yaşantısını ve üzerinde hissettiği baskıyı tasvir eder gibi.

Cebrail’in kız kardeşi Ceyda’nın sigarasını salonda içmek yerine tuvalette içmesi, Cebrail, Bobby ve Costa’nın birlikte film izlemeyi planlayarak sokakta yürürlerken Costa’nın “Bana gidemeyiz çünkü videomu geçen hafta sattım” demesinin üzerine Cebrail’in “Bize gidersek babamla ibadet etmek zorunda kalırız.” şeklindeki cevabı bu baskıya örnek olabilecek nitelikte.

Kısa ve Acısız, Almanya’da yaşayan farklı kültürlere mensup “öteki” konumundaki insanların, hem etnik dayanışmaları hem de çatışmalarını yansıtan başarılı bir ilk film. Ayakta kalmak için birbirlerine tutunan üç arkadaşın suç işlemeleri, kavga etmeleri, aşık olmaları, intikam duygusuna kapılmaları hep bir yerlere ve bir şeylere ait hissetme ihtiyacından. Göçmen bir yönetmen olan Fatih Akın’ın yaşama bakış açısı, hem Türkçe hem Almanca’ya aynı anda hâkim olabilmesi, yeri geldiğinde geleneksel yeri geldiğinde bir Avrupalı olabilmesi onun sinemasına büyük bir zenginlik kattı ve Türkiye sinemasında da önemli bir yer edinmesini sağladı. 25 Ağustos’ta doğan yönetmeni, sinema yolculuğunda attığı ilk adımla anmak istedim. İyi ki doğdun Fatih Akın!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi