Belgesel’in -Türkiye’den hâlâ ulaşılamayan- Vikipedi’deki tanımına baktığımızda karşımıza şöyle bir ifade çıkıyor: Belgesel filmler belli konular üzerinde yapılan araştırmaların sonuçlarının estetik kaygılarla seyirciye yansıtılmasına dayanan sinema yöntemidir. Yani belgesel, belli araştırmalara dayanarak o konu hakkındaki gerçekleri ortaya koyma amacı güder. Fakat, belgesel formunun yapısal ve biçimsel özelliklerini kullanarak tamamen kurmaca anlatılar ortaya koyan yapımlardan da söz edebiliriz. Mockumentary adıyla da anılan bu yapımlar kimi zaman bir konuyu mizah yoluyla hicvederken kimi zaman da belirli bir gerçeği daha net ve vurucu bir şekilde yansıtır. Ama hangi yaklaşımı kullanırsa kullansın, bu yapımların ortak özellikleri kendi gerçekliklerini kurgulayarak, bu kurguları, belgesel formunun özellikleriyle seyirciye sunmalarıdır. Kendi gerçekliğini kurgulayan 6 başarılı sahte belgesel listesini derledik.

Kendi Gerçekliğini Kurgulayan 6 Başarılı Sahte Belgesel

The War Game (1965)

İngiliz sinemacı Peter Watkins, kendisine En İyi Belgesel Oscarı kazandıran The War Game’de gerçekleşmemiş bir nükleer savaş kurgular ve bu savaşın bir İngiltere şehrinde doğuracağı olası sonuçları araştırır. 48 dakikalık film, savaş mevhumunun sonuçlarını kurmaca bir şekilde irdelese de karşımıza çıkan sonuçlar ziyadesiyle ürperticidir. Zira filmde izlediklerimiz, soğuk savaşın nükleer tehdidinin uluslararası siyaset başta olmak üzere birçok alanda hüküm sürdüğü bir ortamda olası bir savaşın sonuçlarını oldukça analitik bir şekilde yansıtır. Yani Watkins’in ortaya koydukları, fantezi ürünü bir savaşın doğuracakları türevi bir uçuculuğa sahip olmanın çok ötesinde, çok koyu bir gerçeklik sunar. Zaten The War Game’in seyirciyi dehşete düşüren yanı da buradan ileri gelir: Bu kurmaca savaşın sonuçları görmezden gelinemeyecek kadar gerçek ve ölümcüldür.

This Is Spinal Tap (1984)

Benimle Kal – Stand by Me ve Harry Sally ile Tanışınca – When Harry Met Sally… gibi Hollywood klasiklerinin yönetmeni Rob Reiner’in ilk uzun metrajlı sinema filmi olan This Is Spinal Tap, Spinal Tap adını taşıyan İngiliz heavy metal grubunu A.B.D’de çıktıkları turne sırasında takip ediyor. Ama ilginç olan şu ki, Spinal Tap isimli bir grup yok; yani Rainer hayali bir grubun, hayali bir turnesini filme alıyor. Yoko Ono’dan, Syd Barrett’a, gösterişli sahne şovlarından, sahne arkasındaki muhabbetlere, albümlerin prodüksiyon kısmındaki aksaklıklara kadar müzik dünyasından pek çok kişi, olay ve olguyu hunhar tiye alan yapımın artık kült mertebesine ulaştığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Filmdeki bir espriye gönderme olarak, IMDb’de 11 puan üzerinden değerlendirilen This Is Spinal Tap, izleyenin zihninde medya araçları üzerinden iletişim kurabildiğimiz yıldızların ne kadar gerçek ya da ne kadar kurgu olduğuna dair birçok soru işareti doğurmayı da başarıyor.

Köpeği Isıran Adam – C’est arrivé près de chez vous (1992)

Belçikalı yönetmen üçlüsü Rémy Belvaux, André Bonzel ve Benoît Poelvoorde’nin her birinin tek uzun metrajlı filmi olma özelliğini taşıyan C’est arrivé près de chez vous, Remy, Andre ve Patrick adında üç sinema öğrencisi ödev olarak bir katil olan Benoit’nın günlük yaşamını ve günlük yaşamın parçası olan cinayet alışkanlığını filme almak isterler.  Zaman ilerledikçe fark ederler ki Benoit, diğer katillerden farklıdır. Zeki, entelektüel ve sosyal bir insandır, oldukça normal bir yaşamı ve mutlu bir ailesi vardır. Bir yandan bütün olağanlığı ile Benoit’nın günlerini ve işlediği cinayetleri filme alan ekip, diğer yandan bu cinayetlerin bazılarına yardım ederler. Tüm zamanların en tartışmalı filmlerinden biri olan C’est arrivé près de chez vous, alışılageldik katil anlatı kalıplarının dışına çıkmasının da ötesinde medya araçlarında gördüğümüz şiddetin çok sert bir eleştirisine dönüşüyor.

Borat – Borat: Cultural Learnings of America for Make Benefit Glorious Nation of Kazakhstan (2006)

Borat, ya da tam adıyla Borat: Cultural Learnings of America for Make Benefit Glorious, filme adını veren Kazak televizyon muhabirinin, dünyanın en harika ülkesi olarak lanse edilen Amerika Birleşik Devletleri’yle ilgili bilgi toplamak için bu ülkeye gelişiyle yaşananları kurmaca belgesel formunda aktarıyor. Sacha Baron Cohen’in canlandırdığı Borat karakterinin Batı dünyası ile ilgili sahip olduğu fazla nahif düşünceleri üzerinden üretilen şakaların ulaştığı nokta, filmin bazı ülkelerde yasaklanmasına sebep olmuştu. Hem az gelişmiş hem de gelişmiş ülkelerin değerlerine dokunmaktan geri durmayan bir mizah olarak tanımlayabiliriz Borat’ın genel tutumunu. Filmin Kazakistan’ın bilinirliğini artırıcı bir etki yapmasını da, Borat’ın satirik dilinden çıkmış bir şakaya benzetebiliriz pekâlâ. Bir Kazakistanlının bakış açısından yaratılmış bir Amerika imajı ortaya koyan Borat’ın yansıttığının “sahte” olmasından “ziyade” ofansif mizahla mevcut durumu abarttığını söyleyebiliriz.

Ay’a Seyahat (2009)

Karalık Sular ve İki Genç Kız gibi filmleriyle Türkiye sinemasının başarılı yönetmenleri arasına girdiğini söyleyebileceğimiz Kutluğ Ataman’ın kariyerinin en ilginç parçalarından biri Aya Seyahat. Konusuna baktığımızda bunun neden bu kadar ilginç bir film olduğu kolaylıkla ortaya çıkıyor; zira film 1957 yılında Erzincan’ın küçük bir köyünde, bir grup arkadaşın Ay’a gitmek için giriştikleri çalışmayı ve çıktıkları seyahati konu alıyor. Ay’a Seyahat biçimsel olarak ise Chris Marker’ın sinema tarihine yön veren kısa filmi La jetée’ye yakın durarak o dönem çekilmiş fotoğrafların peş peşe ekrana gelmesiyle anlatısını aktarıyor. Olayların geçtiği köyden birinin bu fotoğraflar üzerinde yaşananları anlattığı filmde, fotoğrafların aralarına bilim adamları, toplum bilimciler, insan hakları savunucuları ve bu minvaldeki birçok kişi olaylarla ilgili fikirlerini paylaşmak adına “konuşan kafalar” belgeseli formunda dahil olur. Bu sahte belgeselin ortaya attığı fikrin mizahı tonu bu yorumlarla birlikte daha da keskinleşirken, filmde “olup biten” her şey üzerinde yaşadığımız coğrafyanın yakın geçmişinin hicivsel bir yansımasına dönüşüyor.

Aylak Vampirler – What We Do in the Shadows (2014)

Yeni Zelandalı bir belgesel ekibi, klasik korunma yöntemleriyle hayatlarına zarar gelmeyeceğinin garantisiyle birlikte vampirlerin yaşadığı bir eve konuk olma fırsatı yakalar. Bu evde Viago, Vladislav, Deacon ve Petry isimli dört vampir yaşamaktadır. Aylak Vampirler’in bütün dertleri oldukça sıradandır; hatta yalnızca beslenme alışkanlıkları normal insanlardan farklıdır. Belgeselciler, vampirlerin gündelik hayatlarını en ince detaylarına kadar belgelemenin peşine düşerler ve bize de harika bir malzeme ortaya çıkar. Vampilerin günlük hayatına konuk olma fikri de, doğası gereği filmi komedi sularına çekiyor. Zira sinemada, gizemli, seksi, korkutucu temsillerini gördüğümüz vampirlerinden bu denli “sıradan” bir şekilde beyazperdeye yansıması What We Do in the Shadows’u zeka dolu bir sahte belgesel yapmanın da ötesinde, vampir filmleri külliyatı içinde özgün bir noktaya taşıyor. Film aynı zamanda Yeni Zelandalı yönetmen Taika Waititi’nin sinema sahnesinin aranan yönetmenlerinden biri hâline gelmesinin de önünü aşmıştır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi