İkinci Dünya Savaşı sonrası birçok ülkede bir tür toparlanma hareketi olarak ortaya çıkan sanayi atılımları, birbirinin aynısı diyebileceğimiz kalkınma planları, özel sektöre yönelim ve hayatı kolaylaştıran teknolojinin günlük hayatımızda daha fazla yer edinmesiyle beraber bu canlılık sosyal hayatı da es geçmemiş dikkat ederseniz. Sanayileşmenin hızla yayıldığı tüm ülkelerde kapitalizm sömürüsü kendini daha çok belli etmiş ve buna bağlı olarak çalışan kesim de kurulan sendikalar ve derneklerle kendi haklarının peşine düşmüştür. Tüm dünyayı etkisi altına alan bir dizi toplumsal olay ve mücadele ise toplumsal gerçekçilik anlayışı içinde sinemaya yansır.

Altyazı’nın “Sinemada 68 Ruhu”nu ele aldığı Mayıs 2018 sayısından bu dönemin ülke sinemalarında öne çıkan filmlerden izi sürülen yansımalarını detaylı analizlerle inceleyebileceğiniz gibi, Türkiye’de 1960’lı yıllarda ortaya çıkan ve toplumsal gerçekçi izler taşıyan filmleri (Metin Erksan, Yılmaz Güney filmleri özellikle) izleyebilir ve bu filmler üzerine yazılan makaleleri okuyabilirsiniz. Yine aynı şekilde bu dönemi anlamak için Aslı Daldal’ın “1960 Darbesi ve Türk Sineması’nda Toplumsal Gerçekçilik”, Esin Coşkun’un “Türk Sinemasında Akım Araştırması’, Berrin Kalsın’ın “Türk Sinemasında Toplumsal Gerçekçilik ve Yılmaz Güney Sineması” ya da bu dönemin daha çok biçimsel etkilerine odaklanan “Çok Tuhaf, Çok Tanıdık Vesikalı Yarim” kitaplarını da edinebileceğinizi eklemeden geçmeyelim.

Toplumsal Gerçekçilik, işçi sınıfı, modern toplumlarda bireysel hareket demişken… Tüm dünyanın etkisi altındaki böylesi bir hegemonyanın sıradan insanların hayatına etkisini göz ardı etmeyen, hatta oyunculuk yönetiminden yönetmenlik anlayışına kadar, sömürülen toplumlarda haklarını arayan işçilerin sesi olabilmeyi başarabilmiş biri var: Ken Loach. Eleştirel tarzı ve sosyalist idealleriyle tanınan İngiliz yönetmen bu küresel düzenin yarattığı kimlik sorunlarına, sınıf mücadelesine ve bireysel özgürlük gibi kavramlara, içinde bulunduğumuz postmodern topluma cesaret veren bir dille adeta ayna tutarak yaklaşıyor. İzleyicisini kendi hayatları ve statüleri üzerine sorgulamaya iten, her seferinde ısrarla umut aşılayan ve mücadeleyi körükleyen, üstelik bunu günümüz dinamiklerini yakalayarak ve yakın geçmişe göz kırparak yapan karakteri oturmuş böylesi bir sinema dilini; ‘toplumsal hafızanın diri tutulması’ gerçeğinin evrensel bir gereklilik olduğunun altını çizerek tekrar hatırlamak istedik.

Ken Loach filmleri bir tür deneyim fenemonolojisi içerisinde toplumsal rahatsızlıklar ve bireysel hassasiyetler arasında kurduğu ilişkilerle sokağın nabzını tutan hikâyeler anlatarak bizi  bu düzenin içinde ortaya çıkmış “kendin olabilmek” sorunsalıyla yüzleştiriyor. Her biri kendimizi var etme mücadelemizin ve içi boşaltılmaya çalışılan ‘özgürlük’ arayışımızın birer yansıması olan bu filmler, her ne kadar sınır çizgileriyle ayrışan farklı coğrafyalarda geçen hikâyelerden oluşsa da kolektif bir aklı temsil ediyor ve ortak bir direnişin kimliğini oluşturuyor. Nasıl ki Bertolucci’nin 2003 yapımı filmi The Dreamers ortaya koyduğu imgelerle ve politik yaklaşımıyla bize Gezi Direnişi’nin dinamiklerini anımsatıyorsa, Ken Loach sinemasının öne çıkan filmleri de aynı şekilde kendini var etme mücadelesi veren orta sınıfın mücadelesini bizimle aynı dili konuşarak anlatıyor. İzleyicisinin muhalif taraflarını uzun uykusundan uyandırma heveslisi; kalbimize, ruhumuza ve hayatımıza dokunan bu filmlerden bazılarına şöyle bir bakmadan önce yönetmenin bu mücadeledeki bireysel varlığına da yakın geçmişten bazı haberleri tekrar hatırlayarak değinmiş olalım.

2012 yılında Toronto Film Festivali tarafından verilen “Yaşam Boyu Onur Ödülünü” reddetmesi, 2013 yılında hayatını kaybeden eski İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’ın ardından sarf ettiği sert sözler, 2016 yılında tüm filmlerini YouTube’dan ücretsiz yayınlaması ve geçtiğimiz sene mücadelelerini açlık greviyle sürdüren Nuriye ve Semih’e göndermiş olduğu destek mesajı daha önce sizinle paylaşmış olduğumuz konulardan sadece bir kısmı. Ken Loach yalnızca filmleriyle değil, temsil ettiği ideolojinin arkasında durarak da her fırsatta direnen işçilerin yanında olduğunu göstermiş ve mücadelesini olabildiğince hayatın her alanında pratiğe dökebilmiştir. Bu yaklaşımının politik sinemanın günümüz temsilcilerine yol göstermesini, sinemaseverler için bir bilinç akışı yaratmasını ve bu cesaretin hepimize bir şekilde bulaşmasını ve ilham vermesini diliyorum. Ken Loach Sinemasını daha iyi anlayabilmek adına Tolga Yalur’un derlediği “Benim Adım Kes – Ken Loach Söyleşileri” ve Anthony Hayward’ın kaleme aldığı “Ken Loach ve Filmleri Hangi Taraftasınız?” kitaplarını radarınıza almanızı öneririm.

Ken Loach Sinemasında “Direnişin Kimliğini” Ortaya Koyan 5 Film

Kes (1969)

Modern Times (1936) filminde Charlie Chaplin’in oynadığı işçi karakterinin çarkın bir parçası olmayı tüm bedeniyle reddettiği o güçlü sahneyi hatırlarsınız.  Bilinçli bir ‘yapmama’ hâlinden bahsediyorum. Sinema tarihi direnişin kimliğini bu ‘yapmama’ hâline indirgeyen birçok örnekle dolu aslında. Ken Loach, bu örneği politik yöneliminin tüm evrenselliğini ve sinemasının yenilikçi tavrını kullanarak yeniden üretmeyi başarıyor. Sistemin ideolojik silahları okul, eğitim ve işin, çocuk karakter Billy üzerindeki etkileri düzenin yaratmış olduğu toplumsal baskıları alenen görebilmek adına oldukça dikkat çekici bir dille yansıtılıyor. Billy’nin filme adını veren ve bir tür kuş türü olan kerkenezi ile vakit geçirmesini bireyin toplumsal statülere baş kaldırarak kendini var etme yolculuğu ile bağdaştıran Loach, tanımlanmış yetişkin kimliği kavramını da yerle bir ediyor.

Riff-Raff (1991)

Bir inşaat işçisi ile amatör bir şarkıcının birbirleriyle olan ilişkileri üzerinden ele alınan hikâyesiyle, yönetmenin toplumsal sınıf dinamiklerine yaklaşımını, sınıflaşmaya olan tavrını ve bu toplumsal yapının farklı halkalarında yer alan insanların birbiriyle olan iletişimini en iyi yansıtan filmlerden biri de Riff-Raff’tır. Özellikle Susan karakteri üzerinden yönetmenin Demir Leydi döneminin sosyal politikalarına karşı tavır alan yaklaşımını çözümleyebileceğimiz film, aynı zamanda iyi bir gözlemci olan Loach’un toplumsal gerçekçi akım ile olan bağını anlamak için de iyi bir fırsat.

Ladybird Ladybird (1994)

Ken Loach’un tümüyle yaşanmış bir olaydan yola çıkarak anlattığı ve İngiliz sosyal yaşamının ‘görünmeyen’ / ‘göz önünde olmayan’ / ‘göz ardı edilen’ yüzünü temsil eden bu hikâye, insanların yararına kurulan sosyal kurumların nasıl bir kabusa dönüşebileceğine dair güzel bir örnek. Çocukları devlet tarafından alıkonulan mülteci bir annenin direnişini konu edinen film, sosyal politikaların yarattığı bireysel travmalar üzerinden sistemin acımasız kurallarıyla sert bir yüzleşme sağlıyor.

Land and Freedom (1995)

Kamerasını Franco’nun faşistlerine karşı direnen devrimci harekete çeviren Loach; Land and Freedom filmiyle her şeyden önce gönül bağı olan ideolojisini eleştirmekten geri durmuyor. Anti-faşistlerin bir türlü ortak bir paydada buluşamamasına ve bu nedenle devrimci hareketin başarısız olmasına karşı birçok şahsi görüşü de barındıran film, yönetmenin İspanya İç Savaşı’na karşı tavrını komünist ve işsiz bir gencin hikâyesiyle buluşturarak yansıtıyor. Bir çeşit ‘hezeyan’ portresi diyebileceğimiz bu filmdeki baş karakterin toplumsal statüsü üzerinde durmakta fayda var. David bu mücadele içerisinde sadece komünist ve işsiz olmamakla birlikte Liverpoollu bir genç olarak İspanya İç Savaşı’na karşı sessiz kalmıyor. Bu durum onu apolitik olmaktan çok uzak bir çizgide tutuyor. Mücadelenin evrenselliği üzerinde durmamızı sağlayan bu detayla birlikte karakterin cephede bulunduğu sırada yaşadığı gelgitler de dönemin siyasi atmosferi üzerine fikir yürütmemizi sağlıyor. Bu bağlamda ikilemi üzerine düşünme, beyin fırtınası yapma fırsatı yakaladığımız bir ‘karakterle özdeşleşme hâli’ de bu filmi benim için daha özel kılıyor diyebilirim.

Bread and Roses (2000)

Sömürülme kavramına karşı yürütülen sonsuz bir mücadele ve bu mücadelede yeşermeye devam edecek olan sonsuz bir umut… Çok daha yaşanılabilir bir hayatın hayaliyle metropole doğru yola çıkmış bir grup göçmenin hikâyesini anlatan Bread and Roses, bu hayallerine yaklaşmak şöyle dursun insan gibi yaşamanın özlemiyle iş bırakma eyleminde bulunur. Maaşlarını düzenli olarak alabilmek, sağlık sigortasına sahip olabilmek, yıllık izinlerini kullanabilmek gibi gayet ve açıkça insani koşulları temsil eden bireysel haklarını savunan Latin göçmenlerin hikâyesi aynı zamanda sömürülenin bir anda ‘sömüren’ statüsüne sahip olma tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceğinin de altını çiziyor.

Fransa’da meydana gelen 1968 Mayıs Olayları’ndan 1988’de Şili’de gerçekleşen referanduma; 2011 yılında patlak veren Tahrir Meydanı Olayları’ndan 2013 yılında başlayan Gezi Direnişi’ne kadar tüm bu soğuk savaş döneminin tarihsel süreci içerisinde yeryüzünde birçok kez halkların mevcut iktidara karşı ses çıkardığına tanıklık ettik. Aynı şekilde öyle ya da böyle birer direnişi temsil eden bu olaylar The Dreamers (2003), No (2012), Al Midan (2013) gibi birçok filme de ilham verdi. Toplumsal gerçekçilik akımına dahil olan ve kendilerince politik bir çizgide duran tüm bu filmlere kıyasla Ken Loach Sineması örneklerine baktığımızda, spesifik bir hikâye bağlamında bile yakaladığı evrensel dil hayranlık uyandırıcı. Üstelik kimliği oturmuş bir sineması olan auteur bir yönetmenin her seferinde kendini yenileyerek bize yeni hikâyeler anlatması da bir o kadar heyecan verici. Son olarak, senaryosunu uzun yıllar birlikte çalıştığı Paul Levarty’nin kaleme aldığı I, Daniel Blake (2016) filmiyle Cannes’da Altın Palmiye kazanmış olması da 81 yaşındaki yönetmenin bu yolda yaşam boyu vermiş olduğu mücadeleye karşı saygımızı körüklüyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi