Tolga Karaçelik’in son filmi Kelebekler henüz yapım aşamasındayken Türkiye’den fon desteği görememiş ve bu durum Türkiye’de film yapma özgürlüğü üzerine haklı tepkileri de beraberinde getirmişti. Filmin festival ayağında ise Sundance’de Dünya Sineması Büyük Juri Özel Ödülü’ne layık görülmesi Kelebekler’e karşı merakımızı perçinlemişti. Yönetmenin bir önceki filmi Sarmaşık’ın aldığı ulusal ve uluslararası başarılara baktığımızda çıtasını şimdiye kadar her filmiyle yukarı çektiğine şahit oluyorduk. Kelebekler’in bu ivmeyi ne derece yukarı çekeceğine dair de meraklanıyorduk ister istemez. Filmin bu hafta vizyona girmesiyle Karaçelik’in kendi dilini yaratmaya muktedir sinemasını bir kez daha görme şansı bulduk. Filmin, yönetmenin yaratmak istediği mizahi dili nasıl biçimlendirdiği ve ne kadar işlevselleştirdiği de bir tartışma konusu olarak karşımıza çıktı. Kelebekler: Çürümüş Vasiyet Kelebekler, aile olma meselesinin ve ait olunan topraklarla yaşanan kavganın bir temsilini sunmayı amaç ediniyor hikâyesinde. Çocukluklarından itibaren tüm bağlantıları kopmuş üç kardeşin babalarının çağrısıyla yeniden bir araya gelip yola çıkmalarının hikâyesi bu. Cemal, Kenan ve Suzan farklı ülkelerde, farklı şehirlerde yaşayan birbirlerinden tamamen farklı hayatlar süren üç kardeş. Onlar daha çocukken annelerinin intihar etmesiyle, babaları üç çocuğuyla bağlarını tamamen koparıyor ve o noktadan sonra ailenin bu dört ferdi çoğunlukla birbirinden haber alamıyor. Hâl böyleyken ortanca kardeş Kenan’ın da sık sık üzerine basarak söylediği gibi 30 yıl sonra gelen bu çağrı, kızgınlık ve kırgınlıktan başka bir duygu uyandırmıyor onlar üzerinde. Kutsal aile kurumunun çürümüşlüğüne dair elinde mizahın vurucu kozlarını da taşıyan anlatı seyircilerine de bu temelsiz, her an yıkılmaya teşne kutsallarla ilgili çıplak gerçekler sunacak gibi bir yol izliyor ilk başta. Lâkin tam olarak nereye tutunacağını bilemeyen senaryo film ilerledikçe yönünü de sıklıkla şaşırıyor. Olmayan baba figürüne dair ülke geçmişiyle ve toplum hafızasıyla oyunlar oynamak isteyen bir hikâye kurgusu yaratmaya çalışıyor Karaçelik. Var olan hatırların yıkıcılığı ve olmayan hatıraların yapıcılığını karşı karşıya getirip bu tezatlıktan yeni bir sentez yaratma niyetindeki gidişat, kolektif bilinçaltına dair birçok malzemeyi elinde bulundururken, Kelebekler bu malzemeleri görmezden gelmenin yollarını arıyor aslında. Peşine düştüğü tüm çürümüş aile yadigarlarını bulup onlara dair sorgulamalar üretmek yerine o sorgulamaları yapabilecek tüm sözlere sırtını dönmeyi seçiyor. Affetmeyi merkezine koyan bu anlayış filmin tüm izleğini de merkezinden sarsıyor. “Baba”nın yıkıcı varlığının karşısına koyduğu ölümü, bir geride bırakma aracı olarak tercih etmesi bile başlangıçta çıkmaya karar verdiği yolun rotasını şaşırtıyor. Karaçelik elbette aile kavramıyla ilgili oluşturduğumuz doğruları ve yanlışları bizim algılayışımız doğrultusunda resmetmek zorunda değil; ama ortaya koyduğu söylemlerde hatıraların ve bağların etkilerini nasıl görmemiz gerektiğini de yeteri kadar açıklayamıyor. Hayatları bir şekilde alt üst olmuş üç kardeşin geçmişleriyle verdikleri hesaplar, otorite figürünün varlığına yöneltmemiz gereken ve bu varlığın gerekliliğini tartışmamız gereken alanları yaratırken filmin adını aldığı kelebeklerin konumu bu otoriteyi masumane bir nostalji fikrine dönüştürme niyetinde. Filmin sorguladığı alanlar böyle olunca gittikçe muğlaklaşırken, Mazhar’ın çocuklarının iyiliğe dönüşmüş babalarına ödedikleri zorunlu “gönül” borcu yüzleşilmesi gereken geçmişi ve geçmişin yarattığı acıları yarı yolda bırakıyor. Kelebekler geliyor ve mezar kapanıyor. Yola çıkarken o mezarın açık kalması hatta hiç kapanmaması gerektiğini bize ilmek ilmek işleyen bir yapı sunuyordu halbuki Karaçelik. Toplumun gücünü aldığı ve gereğinden fazla değeri atfettiği en küçük birimine dair sarkastik tutumundan da ödün vermiyordu. Gel gelelim filmin sonlarına doğru…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Kavramlar arasında kurduğu ilişkiler oldukça değerli ve tüm bunlar sinemamızda açığa çıkması ve görülmesi gereken noktalara temas ediyor esasen. Lâkin filmin içinde süregelen çelişkiler Kelebekler’in de zayıf yönleri oluveriyorlar.

Kullanıcı Puanları: 3.45 ( 17 votes)
60

Tolga Karaçelik’in son filmi Kelebekler henüz yapım aşamasındayken Türkiye’den fon desteği görememiş ve bu durum Türkiye’de film yapma özgürlüğü üzerine haklı tepkileri de beraberinde getirmişti. Filmin festival ayağında ise Sundance’de Dünya Sineması Büyük Juri Özel Ödülü’ne layık görülmesi Kelebekler’e karşı merakımızı perçinlemişti. Yönetmenin bir önceki filmi Sarmaşık’ın aldığı ulusal ve uluslararası başarılara baktığımızda çıtasını şimdiye kadar her filmiyle yukarı çektiğine şahit oluyorduk. Kelebekler’in bu ivmeyi ne derece yukarı çekeceğine dair de meraklanıyorduk ister istemez. Filmin bu hafta vizyona girmesiyle Karaçelik’in kendi dilini yaratmaya muktedir sinemasını bir kez daha görme şansı bulduk. Filmin, yönetmenin yaratmak istediği mizahi dili nasıl biçimlendirdiği ve ne kadar işlevselleştirdiği de bir tartışma konusu olarak karşımıza çıktı.

Kelebekler: Çürümüş Vasiyet

Kelebekler, aile olma meselesinin ve ait olunan topraklarla yaşanan kavganın bir temsilini sunmayı amaç ediniyor hikâyesinde. Çocukluklarından itibaren tüm bağlantıları kopmuş üç kardeşin babalarının çağrısıyla yeniden bir araya gelip yola çıkmalarının hikâyesi bu. Cemal, Kenan ve Suzan farklı ülkelerde, farklı şehirlerde yaşayan birbirlerinden tamamen farklı hayatlar süren üç kardeş. Onlar daha çocukken annelerinin intihar etmesiyle, babaları üç çocuğuyla bağlarını tamamen koparıyor ve o noktadan sonra ailenin bu dört ferdi çoğunlukla birbirinden haber alamıyor. Hâl böyleyken ortanca kardeş Kenan’ın da sık sık üzerine basarak söylediği gibi 30 yıl sonra gelen bu çağrı, kızgınlık ve kırgınlıktan başka bir duygu uyandırmıyor onlar üzerinde. Kutsal aile kurumunun çürümüşlüğüne dair elinde mizahın vurucu kozlarını da taşıyan anlatı seyircilerine de bu temelsiz, her an yıkılmaya teşne kutsallarla ilgili çıplak gerçekler sunacak gibi bir yol izliyor ilk başta. Lâkin tam olarak nereye tutunacağını bilemeyen senaryo film ilerledikçe yönünü de sıklıkla şaşırıyor. Olmayan baba figürüne dair ülke geçmişiyle ve toplum hafızasıyla oyunlar oynamak isteyen bir hikâye kurgusu yaratmaya çalışıyor Karaçelik. Var olan hatırların yıkıcılığı ve olmayan hatıraların yapıcılığını karşı karşıya getirip bu tezatlıktan yeni bir sentez yaratma niyetindeki gidişat, kolektif bilinçaltına dair birçok malzemeyi elinde bulundururken, Kelebekler bu malzemeleri görmezden gelmenin yollarını arıyor aslında. Peşine düştüğü tüm çürümüş aile yadigarlarını bulup onlara dair sorgulamalar üretmek yerine o sorgulamaları yapabilecek tüm sözlere sırtını dönmeyi seçiyor. Affetmeyi merkezine koyan bu anlayış filmin tüm izleğini de merkezinden sarsıyor. “Baba”nın yıkıcı varlığının karşısına koyduğu ölümü, bir geride bırakma aracı olarak tercih etmesi bile başlangıçta çıkmaya karar verdiği yolun rotasını şaşırtıyor. Karaçelik elbette aile kavramıyla ilgili oluşturduğumuz doğruları ve yanlışları bizim algılayışımız doğrultusunda resmetmek zorunda değil; ama ortaya koyduğu söylemlerde hatıraların ve bağların etkilerini nasıl görmemiz gerektiğini de yeteri kadar açıklayamıyor. Hayatları bir şekilde alt üst olmuş üç kardeşin geçmişleriyle verdikleri hesaplar, otorite figürünün varlığına yöneltmemiz gereken ve bu varlığın gerekliliğini tartışmamız gereken alanları yaratırken filmin adını aldığı kelebeklerin konumu bu otoriteyi masumane bir nostalji fikrine dönüştürme niyetinde. Filmin sorguladığı alanlar böyle olunca gittikçe muğlaklaşırken, Mazhar’ın çocuklarının iyiliğe dönüşmüş babalarına ödedikleri zorunlu “gönül” borcu yüzleşilmesi gereken geçmişi ve geçmişin yarattığı acıları yarı yolda bırakıyor. Kelebekler geliyor ve mezar kapanıyor. Yola çıkarken o mezarın açık kalması hatta hiç kapanmaması gerektiğini bize ilmek ilmek işleyen bir yapı sunuyordu halbuki Karaçelik. Toplumun gücünü aldığı ve gereğinden fazla değeri atfettiği en küçük birimine dair sarkastik tutumundan da ödün vermiyordu. Gel gelelim filmin sonlarına doğru bu üç kardeşin babalarının vasiyetini yerine getirmeye karar vermeleriyle, görülmesi gereken tüm hesaplar bir anda toprakla örtülüyor. Hatıraları olduğu gibi değil görmek istediğimiz gibi yaşatmayı söyleyen ve bir nevi kolun yen içinde kanamasını salık veren bu söylem filmin mizahi tutumuna da derin bir yara açıyor. O mezar kapanıyor ve geçmişe dönüp bakılmıyor. Geçmişte kanayan her yara, kendinden vazgeçmiş her hayat acı hatıralarıyla yine geçmişe hapsediliyor.

Film son sahnesinde geçmişe toprak atan bu düşünceyi vasiyetin ortaya çıkardığı saçmalıkla telafi etmeye çalışsa da, yola kararlı çıkmış bir yönetmen rotasını unutup sonra tekrar koşa koşa başta verdiği kararı aynı şekilde tamamlama telaşına düşüyor. Kavramlar arasında kurduğu ilişkiler oldukça değerli ve tüm bunlar sinemamızda açığa çıkması ve görülmesi gereken noktalara temas ediyor esasen. Lâkin filmin içinde süregelen çelişkiler Kelebekler’in de zayıf yönleri oluveriyorlar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi