Hollywood’un el attığı tüm doğal felaket senaryolarında, dönüp dolaşıp İncil kaynaklı kıyamet temasına odaklanılmasına şahit oluyoruz. Hâli hazırda tanımlanmış ‘’doğal felaket’’ filmlerinin de kendine atmosfer, bir ruh arkadaşı olarak bu miti yanına aldığını görüyoruz. Bu ‘’tür’’ filmlerinin formül odaklı bir sinema anlayışıyla yapılmasına rağmen, eser değeri taşıyacak örnekleri de mevcut. Ancak, görünüşte masum gibi gözüken, toplumsal dayanışmayı anlatan bu filmlerin arzlarının merkezinde o kadar masum olmadığı görüşündeyim. Doğal felaket filmlerinin büyük bir çoğunluğu, aslında tematik bir kıyamet öyküsünü anlatmaktalar. Tabi bunu direkt olarak konularına dahil eden filmler de mevcut. Çoğu örneği öyle ya da böyle bir şekilde, belirlenmiş baskın bir ideolojinin (Çoğu zaman muhafazakar Amerika) egemenliği altındaki insanları sınamasının sembolik anlatımlarıdır. Film, kendi öyküsü açısından örneğin basit bir sel baskınını anlatsa bile, izlediğimiz sahneler, sürekli vurgulanan ahlakçılık, iyinin ve kötünün net bir şekilde çizilmesi gibi tanımlayabileceğimiz birçok özellikle kendini belli etmektedir. Böylesi bir sinema geleneği, belki kendisine hem düşünsel hem de görsel atmosfer olarak Hieronymus Bosch gibi dini çalışmalar yapmış bazı ressamları örnek alarak ilerlemiştir. Ancak ondan da geriye gidecek olursak aslında atmosfer ve his olarak anlatılan yeni bir kıyamet temsilidir. Bu kıyamet temsilinin bir aracı olan doğa olayı da çoğu zaman bilimsellikten uzak bir şekilde bir cezalandırıcı olarak gelir; iyiyi ve kötüyü ayıklar. Bosh’un Dünyevi Zevkler Bahçesi’ne bakacak olursak, burada ressamın kendi çalışmasını 3 panele ayırdığını görürüz. İlk panel yani solda olan, bir nevi cennet temsilidir, burada ressam (aslında aynı zamanda egemen kilise) ideal insanın tanımını yapar. İkinci panel en geniş paneldir, birçok detayla doludur, cinsel bir bolluk temsil edilir. Burada egemen kilise etken ve güncel insanın eleştirisini yapar. Üçüncü panel yani en sağdaki ise cehennem temsilidir ve bu etken insanın yakın bir zamanda karşılaşacağı cezayı anlatır. Bu son kısım diğer panellere oranla oldukça güçlü bir hayal gücüyle (neden acaba?) bir nevi kıyameti de anlatır ve dikkatli incelersek birçok popüler kültür ürününün bu atmosferden faydalandığını görürüz. Doğal felaket filmleri de bundan net bir şekilde faydalanmıştır.  Kasırgada Vurgun: Ahlakçı Bir Doğal Felaket Filmi DragonHeart, The Fast and the Furious gibi filmleriyle bilinen Rob Cohen’in yönettiği Kasırgada Vurgun, türünün bilindik izlerini takip ediyor. ABD’deki bir kasırga tehdidini fırsat bilerek birtakım suçlunun yüklü bir miktarda para çalmalarıyla başlayan filmin ilk yarısı, takip eden olaylarla son derece bilindik bir anlatım sergiliyor. Kasırga, travma geçmişi olan bir baş karakter (Toby Kebbell), ona ‘’eşlik’’ edecek bir kadın karakter (Maggie Grace), rehineler, büyük çarpışmalı, kötünün tamamen ortadan kalktığı iyinin kazandığı bir final... Bununla da kalmayıp toplumsal dayanışmanın, iyiliğin ve emeğin temsili olarak parayı konumlandırması da cabası. Parayı çalan suçluları bir şekilde cezalandıran film, onunla gelen hırsı eleştirirken aynı zamanda onun sıkı bir koruyucusu da oluyor, zira biz filmin ezici büyüklükteki olay örgüsünün paranın çalınması ve onun korunması üzerine olduğunu izliyoruz. Film burada ciddi bir çelişkiye düşüyor; daha basit bir şekilde söylersek hem ‘’böylesi büyük kasırgada nasıl oluyor da parayı düşünüyorsunuz?’’ diyor hem de onu korumak için elinden geleni yapıyor. Filmin genel olarak odaklanmak istediği şey, olası bir afet durumunda tüm sistemin nasıl korunacağı, toplumsal birlikteliğin nasıl sağlanması gerektiği. Ancak bunu ne yazık ki tutarlı bir üslupla…

Yazar Puanı

Puan - 30%

30%

Kasırgada Vurgun, hiçbir özgün girişte bulunmayan bir yapım. Senaryodaki sayamayacağımız kadar mantık hatalarının yanında son derece net bir ahlakçı tavır takınmayı da göz ardı etmiyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
30

Hollywood’un el attığı tüm doğal felaket senaryolarında, dönüp dolaşıp İncil kaynaklı kıyamet temasına odaklanılmasına şahit oluyoruz. Hâli hazırda tanımlanmış ‘’doğal felaket’’ filmlerinin de kendine atmosfer, bir ruh arkadaşı olarak bu miti yanına aldığını görüyoruz. Bu ‘’tür’’ filmlerinin formül odaklı bir sinema anlayışıyla yapılmasına rağmen, eser değeri taşıyacak örnekleri de mevcut. Ancak, görünüşte masum gibi gözüken, toplumsal dayanışmayı anlatan bu filmlerin arzlarının merkezinde o kadar masum olmadığı görüşündeyim.

Doğal felaket filmlerinin büyük bir çoğunluğu, aslında tematik bir kıyamet öyküsünü anlatmaktalar. Tabi bunu direkt olarak konularına dahil eden filmler de mevcut. Çoğu örneği öyle ya da böyle bir şekilde, belirlenmiş baskın bir ideolojinin (Çoğu zaman muhafazakar Amerika) egemenliği altındaki insanları sınamasının sembolik anlatımlarıdır. Film, kendi öyküsü açısından örneğin basit bir sel baskınını anlatsa bile, izlediğimiz sahneler, sürekli vurgulanan ahlakçılık, iyinin ve kötünün net bir şekilde çizilmesi gibi tanımlayabileceğimiz birçok özellikle kendini belli etmektedir. Böylesi bir sinema geleneği, belki kendisine hem düşünsel hem de görsel atmosfer olarak Hieronymus Bosch gibi dini çalışmalar yapmış bazı ressamları örnek alarak ilerlemiştir. Ancak ondan da geriye gidecek olursak aslında atmosfer ve his olarak anlatılan yeni bir kıyamet temsilidir. Bu kıyamet temsilinin bir aracı olan doğa olayı da çoğu zaman bilimsellikten uzak bir şekilde bir cezalandırıcı olarak gelir; iyiyi ve kötüyü ayıklar.

Bosh’un Dünyevi Zevkler Bahçesi’ne bakacak olursak, burada ressamın kendi çalışmasını 3 panele ayırdığını görürüz. İlk panel yani solda olan, bir nevi cennet temsilidir, burada ressam (aslında aynı zamanda egemen kilise) ideal insanın tanımını yapar. İkinci panel en geniş paneldir, birçok detayla doludur, cinsel bir bolluk temsil edilir. Burada egemen kilise etken ve güncel insanın eleştirisini yapar. Üçüncü panel yani en sağdaki ise cehennem temsilidir ve bu etken insanın yakın bir zamanda karşılaşacağı cezayı anlatır. Bu son kısım diğer panellere oranla oldukça güçlü bir hayal gücüyle (neden acaba?) bir nevi kıyameti de anlatır ve dikkatli incelersek birçok popüler kültür ürününün bu atmosferden faydalandığını görürüz. Doğal felaket filmleri de bundan net bir şekilde faydalanmıştır. 

Kasırgada Vurgun: Ahlakçı Bir Doğal Felaket Filmi

DragonHeart, The Fast and the Furious gibi filmleriyle bilinen Rob Cohen’in yönettiği

Kasırgada Vurgun, türünün bilindik izlerini takip ediyor. ABD’deki bir kasırga tehdidini fırsat bilerek birtakım suçlunun yüklü bir miktarda para çalmalarıyla başlayan filmin ilk yarısı, takip eden olaylarla son derece bilindik bir anlatım sergiliyor. Kasırga, travma geçmişi olan bir baş karakter (Toby Kebbell), ona ‘’eşlik’’ edecek bir kadın karakter (Maggie Grace), rehineler, büyük çarpışmalı, kötünün tamamen ortadan kalktığı iyinin kazandığı bir final… Bununla da kalmayıp toplumsal dayanışmanın, iyiliğin ve emeğin temsili olarak parayı konumlandırması da cabası. Parayı çalan suçluları bir şekilde cezalandıran film, onunla gelen hırsı eleştirirken aynı zamanda onun sıkı bir koruyucusu da oluyor, zira biz filmin ezici büyüklükteki olay örgüsünün paranın çalınması ve onun korunması üzerine olduğunu izliyoruz. Film burada ciddi bir çelişkiye düşüyor; daha basit bir şekilde söylersek hem ‘’böylesi büyük kasırgada nasıl oluyor da parayı düşünüyorsunuz?’’ diyor hem de onu korumak için elinden geleni yapıyor. Filmin genel olarak odaklanmak istediği şey, olası bir afet durumunda tüm sistemin nasıl korunacağı, toplumsal birlikteliğin nasıl sağlanması gerektiği. Ancak bunu ne yazık ki tutarlı bir üslupla anlatamıyor. 

Kasırgada Vurgun, hiçbir özgün girişte bulunmayan bir yapım. Senaryodaki sayamayacağımız kadar mantık hatalarının yanında son derece net bir ahlakçı tavır takınmayı da göz ardı etmiyor. Bu yönüyle de adrenalin seyir zevki arzulayan izleyicilerin haricinde kimseyi tatmin edeceğini düşünmüyorum.

%30

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi