Sait Faik’in öykülerini gözün eylemleri çerçevesinde ele alan Leylâ Erbil, Hülya Soyşekerci’nin “‘Zihin Kuşları’nın Taşıdığı Özgür Düşünceler” başlıklı yazısında da dikkat çektiği gibi, Sait Faik’te seyrin evrensel bir sevgiyi içerdiğini ve gözün ulaşabildiği yerden kalkarak yüreğe ulaştığını belirtir. Gözün sınırının aşılması, somut olanın, aklın sınırlarının dışına çıkılması anlamına gelirken o sınırlara geri çekilişimizi ise Sait Faik, “Alemdağ’da Var Bir Yılan” başlıklı öyküsünde şu tümcelerle anlatır sanki: “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” Her şeyin bitip de gördüklerimizin sınırlandığı bir dünyada neler sınır dışında kalır, görünmez hâle gelir ve neden sonra bunlar, bir anda karşımıza çıktığında zihnin kurulu düzeni altüst olur? Makul olanla olmayanı ayırt eden sınırlar, işte bu sınır dışında bir süreliğine görünmez olanı “deli” olarak tanımlar. Foucault, kültürümüzün deliliği kendisinden uzak tutmaya ve ona uzaktan bakmaya özen gösterdiğini dile getirir. O hâlde burada bir başka sorunun daha cevabını bulmak gerekir: “Deli” diye etiketlenende etiketleyeni tedirgin eden nedir? Delinin aklın sınırlarını zorlayan fikirleri mi yoksa bu fikirlerin söze dökülmesi mi? Yine Foucault, “Büyük Yabancı”da delilik ile dil arasında iç içe geçmiş, ayrıştırmanın imkânsız olduğu bir bağ olduğuna vurgu yaparak konuşma imkânı ile deli olma imkânının eşzamanlı olduğunu ve bu ikisinin özgürlüklerimizden en olağanüstü veya en ısrarcı olanın yolunu önümüze açtığını ifade eder. Gökçin Dokumacı, Kuyudaki Taş isimli belgesel filminde delilikle dilin açtığı yola bakmaya, kendimizi o akıllılardan sayıyorsak şayet, bizi taşı o kuyudan çıkarmak için çaba sarf etmeye davet eder. Norm olarak kabul edilen insanların dilinden yabancılaşarak dilin kapalı evrenine hapsolanlar da anlatmaya koyulurlar. Hepsinin bu dünyayla bir derdi, dünyayı algılama biçimleri vardır. Kimi normal bir yapıya sahip olmadığı düşüncesine katılırken kimi de deli olarak addetmez kendini, “Bizler nöbetçiyiz” der. Tanımlamalar ve sınırlar bir yana, tanıklıkları, onlara deli yaftasını vuran dünyaya kendi gözlerinden birtakım teşhisler koyma fırsatı verir. Sözgelimi, “Çok güzel şeyler oluyor ama değerini bilen yok. Bir de değer bilen olsa dünya çok güzel olacakmış.” diyen ya da kendini “hayvanların prensi” olarak tanıtan anlatıcılar, ne söylemek ister? Bu, bir o kadar yalın ama aynı kertede karmaşık tümceler, bize neyi bildirir? Anlatıcıların yalınlıkla karmaşıklık sarkacındaki ifadeleri, “akıllıların” duvarına çarptığında ya duyulmaz olur ya da tembel olmayanı, “Ne anlatmak istiyor?” sorusunun cevaplarına yönlendirir. Mertebesini kaybettiğini söyleyen anlatıcının öğrendiği sırra vakıf olmak için geçilmesi gereken sınavlar olduğunu da diğer anlatıcı hatırlatır.

Kuyudaki Taş: Ben İzin Verirsem Açılır Dünya

Anlatıcılardan bazıları açık, bazıları örtük ifadeler kullanır; ancak hepsinin ortak noktası, Foucault’nun da dediği gibi, anlatacak çok şeylerinin bulunmasıdır. Bazen birbiriyle ilişkili, bazen öncekinden kopuk olan tümceler, “dünyanın bütün yollarını birbirine karıştırırken” makul olanla olmayan arasında iletişimin kurulamamasına neden olur. Çünkü zihinlerinde normlardan bağımsız sürdürdükleri bir dünyada kurdukları hikâyeler vardır ve bu esrarengiz bahçelerde dolaşmak, kimilerine göre belki de pek “akıl kârı” değildir. Belgesel boyunca pek çok defa tam bilindik bahçelere girdiğimizi düşünecekken bir anda bir anlatıcının “Onun gerçek gizemini ben biliyorum. Ne olduğunu da burada söylemek istemiyorum.” demesiyle başa döneriz. Anlattıkları dünyaya dâhil olabilmek için önce onlar tarafından kabul edilmek gerekir. Dünyanın kapılarının açılması ancak onların izniyle mümkün olur. İtiraf etmeli, anlatıcıların söylediklerinde bir anahtar bulmak çok güç olur çoğu zaman. “Aşırı yüklü bu dil”, anahtarları sürekli görünmez yapar ve sınırları yerinden oynatır. Anlattıklarının “kerametini görmek” ne kertede mümkündür? Şimdi de tam bu soruyu cevaplamaya çalışırken bir anlatıcının “Gerçek görünür, bazen de görünmez” tümcesi kulağınızda çınlar. Çelişkiler, kopukluklar aklımızı kurcalarken “delinin sessizliği” ile karşılaşıveririz birdenbire. “Bu da sizin sınavınız” diyen anlatıcı, bizi diğerlerinden daha zorlu bir sınava çekmeye karar verir; çünkü daha az konuşur. Azdan özü bulmamızı ister. Bu anlatıcı, “Konuşunca ‘deli’ diyorlar. Konuşmuyorum; çünkü konuşulanı anlamıyorlar.” der ikinci defa karşımıza çıktığında. Bizi zorlayan anlatıcıyı anlayabilmek için yine Foucault’ya başvurduğumuzda o bize şunları söyler: “Sanki bütün bu klasik rasyonalizm çağı boyunca delilik kendine yeniden bir dil kurmaya, eski Dionysos ayinine kavuşmaya çalışmış gibi, ancak kulak verenin algılayabileceği adeta boğuk bir mırıltı vardır; delilik kelimelerden ziyade jestlerle, hem yeniden doğum sevincini hem de uzun zamandır sözden mahrum olmanın mutsuzluğunu duyuran jestlerle bu yitirilmiş deneyimi hatırlatır.” Bu bilgiyle anlatıcının birkaç tümcesini anlamlandırmaya çalışan seyirciyi asıl afallatacaksa onun şu sorusu olur: “Günahlarımızı bilmiyor muyuz?” Bu soruyu bir “deli”den duymak mı tedirgin eder kimi izleyiciyi, yoksa sahi günahlarımızı bilmiyor muyuz?

Bu soru, bazen adım atmayı başaramadığımız bazen de adım atmaya cüret edemediğimiz o esrarengiz bahçeye bir anda çeker bizi. Artık anlatıcıların cephesinden dünyaya baktığımızda bu birleşmeyi “Büyük Kapatılma”da Foucault şöyle açıklar: “O zaman ve ancak o zaman deliliğin insanı ile aklın insanının ayrılırken henüz ayrı olmadıkları ve hâlâ birbirleriyle konuştuklarına kaçamak biçimde tanıklık eden, birbirlerinden kopuşlarının diyaloğuna çok kökensel, fazlasıyla kaba ve bilimin dilinden çok daha eski bir dil içinde başladıkları alan ortaya çıkabilir. Burada delilik ile delilik-olmayan, akıl ile akıl-olmayan ayrılmaz biçimde iç içe geçmişlerdir: henüz var olmadıkları ve birbirleri için, birbirlerine göre, onları birbirlerinden ayıran alışverişin içinde var oldukları anda ayrılmaz olarak.” Foucault’nun bahsettiği alanda izleyiciye bir ayna tutulur ve adeta bu birleşmenin günün birinde gerçekleşeceğini gösterir. O “deli” dediklerimizde bizden ne kadar iz vardır? Bir anda çekinmeden sordukları bir soru, hangi gerçeği görmemize neden olmuştur? Tabii, bir başka önemli soru da şu olabilir: “Onlara baktığımız yer kadar uzağında mıyızdır kuyuya atılan taşların ve kuyunun?” Sait Faik’in öykülerinde gözün eylemlerine dikkat çeken Leylâ Erbil’in kendi edebiyatı için söylediği ve Gökçin Dokumacı’nın Kuyudaki Taş filminin temel meselesiyle yolları kesişen şu sözleriyle, bu soru için kapıyı aralayarak, bitirelim öyleyse: “Ben insanların tümünün yaralı ve hasta olduklarına inanıyorum. Sanatımın kaynağı da bu, her insanda gördüğüm delilikle ilgilidir.”

Kaynakça

Abasıyanık, S. F. (1998). Alemdağ’da Var Bir Yılan. Bilgi Yayınevi: Ankara.

Erbil, L. (2010). Zihin Kuşları. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları: İstanbul.

Foucault, M. (2015). Büyük Yabancı: Dil, Delilik ve Edebiyat Üstüne Konuşmalar. çev. Savaş Kılıç. Metis Yayınları: İstanbul.

Foucault, M. (2011). Büyük Kapatılma. çev. Işık Ergüden, Ferda Keskin. Ayrıntı Yayınları: İstanbul.

Soyşekerci, H. (2013). “‘Zihin Kuşları’nın Taşıdığı Özgür Düşünceler”. ,,,bir tuhaf kuştur, gölgesi zihin,,,. Aylak Adam: İstanbul.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information