Sinema ve edebiyat… Biri kelimelerle diğeri imajlarla anlam yaratma biçimine dönüşen bu iki ayrıksı formun bütünleşmesini sağlamak pek kolay bir iş değil; fakat bu iki formun iç içe geçme hâlini, kelimeleri imajlara dönüştürebilmeyi başarabilen nice yönetmen de çıktı tarih sahnesine. Edebiyatçının keskin kalemiyle yazıya döktüklerini ve duyguları, arzuları, hisleri eşi benzeri olmayan kelimelerle yarattığı betimleme kudretini imajlara aktarıp hareketin ivmesine katabilmek gerçekten de zorlu bir iş. Kelimelerle okuyucuya geçirilebilen bir duygu durumunu imgeler üzerinden izleyiciye aktarmanın mucizevi bir pratik olduğunu bilen bizler için bir kitaptan sinemaya uyarlanmış bir filmi izlerken aldığımız hazzı paylaşmak daha bir doyurucu oluyor. Biz de bu listemizde, Mary Shelley’den Virginia Woolf’a edebiyat dünyasını derinden sarsan ve kadın yazarlar tarafından üretilen eserlerden sinemaya uyarlanan 10 filmi inceledik ve ölçüt olarak eserlere sadık kalınarak ekrana taşınan filmleri baz aldık.

13 Temmuz’da vizyona girecek Mary Shelley filminden aldığımız ilhamla Frankenstein’dan Orlando’ya, Uçurtmayı Vurmasınlar’dan Carol’a kadın yazarların kaleme aldığı eserlerden uyarlanan 10 film için sizleri şöyle alalım!

Kadın Yazarların Kaleme Aldığı Eserlerden Uyarlanan 10 Film

Frankenstein (1931)

Yazar: Mary Shelley

Mary Wollstonecraft Shelley, 1816 yılında ilk romanına konu olacak korkunç karakteri Frankenstein’ı yazmaya başladığında, bu fikir ona, hastalığı sebebiyle dinlenmek için gittiği İsviçre’deki bir tatil villasında gördüğü bir rüya sonrasında gelmişti. Romanın yazılmasından yıllar sonra 1931 yılında James Whale tarafından sinemaya uyarlanan bu klasik eser Frankenstein’da yarattığı canavarıyla sinema tarihine en ürkütücü karakterlerden birini armağan etmişti. Mary Shelley’nin kitapta yaratmış olduğu canavardan oldukça farklı bir tasvire sahip olan canavar zamanla kült bir figüre dönüşerek birçok filme de ilham kaynağı olmuştur. Victor Frankenstein isimli takıntılı bir bilim insanının ölü bir bedeni ve uzuvlarını birleştirerek ona hayat vermesinden sonra yarattığı bu “şeyin” korkunçluğu yüzünden onu terk etmesi akabinde yaşananları konu alan film, sinema tarihinin kült yapımlarından biri olarak dikkat çekerken; bu filmden sonra gelen Frankenstein uyarlamaları 1931 yapımının önüne geçmeyi başaramamıştır.

Gone with the Wind (1939)

Yazar: Margaret Mitchell

Amerikalı yazar Margaret Mitchell’in yazdığı tek kitap olan Gone with the Wind, 1936 yılında yayımlandı. Dünyaca ünlü, en bilinen tarih romanı olan Gone with the Wind, Amerikan İç Savaşı dönemini konu alır ve savaşın zorluklarıyla mücadele eden karakterlerin ilişkileriyle dikkat çeken bir yapımdır. 1937 yılında Pulitzer Ödülü’ne layık görülen roman 1939 yılında ise Victor Fleming tarafından beyazperdeye uyarlanır. Oyuncu kadrosunda Vivien Leigh, Clark Gable, Leslie Howard ve Olivia de Havilland’ın yer aldığı film özellikle oyuncu kadrosuyla övgüler almış ve pek çok eleştirmen Vivien Leigh’in Scarlett rolü için biçilmiş kaftan olduğu görüşünde birleşmiştir. 1940’ta 8 dalda Oscar Ödülü’nü kucaklayan film aynı zamanda Akademi tarafından iki kez Onur Ödülü’ne de layık görülmüştür.

Uçurtmayı Vurmasınlar (1989)

Yazar: Feride Çiçekoğlu

Feride Çiçekoğlu’nun aynı isimli kitabından beyazperdeye uyarlanan ve Tunç Başaran’ın 1989 yılında çektiği Uçurtmayı Vurmasınlar’ın merkezinde, kadın mahkumların arasında sevginin gücüyle büyüyen beş yaşındaki küçük Barış’ın öyküsü yer alıyor. Çekimleri Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi’nde gerçekleştirilen filmde, beş yaşındaki Barış karakteriyle birlikte bizler de dört duvar arasındaki umut ışığını aramaya koyuluyoruz. Gözlerini bambaşka bir dünyaya açan Barış’ın tam olarak anlamını bilmediği bir kavramın, uçurtmaların süzülüşlerinde aradığı o özgürlüğün, peşinden gittiğine inanmak istiyoruz. Siyasi söylemleriyle de dikkatleri çeken Uçurtmayı Vurmasınlar, etkileyici konusunun yanı sıra muazzam bir görsel şölen sunmayı da ihmal etmiyor.

Orlando (1992)

Yazar: Virginia Woolf

Virginia Woolf‘un Orlando: A Biography adlı romanından Sally Potter tarafından sinemaya uyarlanan Orlando, Elizabeth devrinde soylu bir erkek olan ana karakterin yavaş yavaş bir kadına dönüşmesi üzerinden kadın ve erkeğe biçilmiş cinsiyet rollerini ve cinsiyet kimliğini sorguluyor. Filmin kronolojik sırasının düzensizliği ve androjen kimliğiyle dikkatleri çeken Tilda Swinton’ın androjen bir karakteri canlandırmadaki muhteşem performansı, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet ayrımını, izleyenler için görünür ve anlaması kolay bir hâle sokuyor. İngiltere’nin en soylu ailelerinden birinin tek mirasçısı olan şair ruhlu Orlando’nun dönüşüm hikâyesini ekrana taşıyan yapım Virginia Woolf‘un eserine sadık kalarak çekilen film, sinema tarihinin en iyi uyarlamalarından biri hâline geliyor.

Sense & Sensibility (1995)

Yazar: Jane Austen

Jane Austen’ın ‘A Lady’ mahlası ile yayınlanan ilk romanı Sense & Sensibility, mantığı temsil eden Elinor ile duyguyu temsil eden Marianne Kardeşler’i merkez alan bir hikâyedir. Hikâye, bu iki kız kardeşin, küçük kardeşleri Margaret’ın ve annesinin; babalarının ölümünden sonra küçük bir eve sığınmak zorunda kalarak finansal güvenlik arama ihtiyaçlarının zirve yapmasıyla başlar. Elinor’un daha oturaklı, duygularına hakim ve mantıklı karar almaya çalışarak hareket eden karakterine karşılık Marianne hareketli, duygularını daha kolay ve açıkça ifade eden ve hata yapmaktan korkmayan tarafı ile dikkat çeker. Zengin bir eşe duyulan ihtiyaç, belki de hiçbir Austen romanında bu kadar açıkça kendini göstermemiştir. Akıl ile duygunun savaşını kardeşlerin tecrübeleri ile aktaran hikâye, iki kız kardeşin hem aşkı bulması hem de hayatlarını güvence altına almasıyla bağlanır. Aşk ve Yaşam adıyla Türkçeleştirilen 1995 yapımı Sense & Sensibility, Ang Lee yönetmenliğinde Emma Thompson senaryosu ile beyazperdeye uyarlandı. En İyi Uyarlama Senaryo dalında Akademi Ödülü kazanan ve Kate Winslet’ı Marianne olarak gördüğümüz yapım Emma Thompson, Hugh Grant ve Alan Rickman gibi isimlerle dikkatleri çekiyor.

The Harry Potter Serisi (2001-2011)

Yazar: J. K. Rowling

İngiltere doğumlu yazar J. K. Rowling’in edebiyat dünyasını sarsan fantastik serisi Harry Potter’ın filmleri de en az kitaplar kadar sinema tarihine damga vurdu. Milyonlarca hayranı olan serinin kitapları yok satarken filmler de dünya çapında büyük gişe başarılarına imza attı. Popüler kültürün en değerli eserlerinden birine dönüşen serinin ilk filmi olan ve yönetmenliğini Chris Columbus’un üstlendiği Harry Potter and the Sorcerer’s Stone, 2001 yılında gösterime girdiğinde büyük ses getirerek filmin başrollerinde yer alan Daniel Radcliffe, Rupert Grint ve Emma Watson’ın kariyerlerinde de önemli bir dönüm noktası yarattı. Hikâyenin temellerini bir hafta sonu ev bakmak için gittiği Manchester’dan dönerken tren yolculuğunda atan Rowling; sıradan bir çocuk olduğunu sanarken bir mektupla hayatı değişen ve Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu’na kabul edilen Harry Potter ve arkadaşlarının maceralarını küçük büyük demeden her yaştan kitleye çok ama çok sevdirdi.

Brokeback Mountain (2005)

Yazar: Annie Proulx

Yönetmenliğini Ang Lee’nin üstlendiği, Amerikalı Pulitzer ödüllü yazar Annie Proulx’un aynı isimli kısa hikâyesinden beyazperdeye uyarlanan ve başrollerinde Heath Ledger ile Jake Gyllenhaal’u buluşturan Brokeback Mountain; 1963 yılında Wyoming’deki Brokeback Dağı’nda kovboyluk yaparken birbirlerine aşık olan Ennis Del Mar ve Jack Twist’in 20 yıllık süre zarfında yaşadıkları gelgitlerle dolu ilişkisine odaklanıyor. Hollywood’un ve ana akım sinemanın eşcinselliğe yaklaşımında önemli bir kırılma noktası yaşatan Brokeback Mountain’da Ang Lee, Amerikan ulusal sinemasının en değer verdiği ve kutsal saydığı western türünü queer’leştirmeyi başarıyor. Son yılların en çarpıcı metinlerinden biri olarak gösterilen ve Proulx’un usta anlatımıyla çok özel bir deneyim vadeden Brokeback Mountain; Ang Lee’nin auteur kimliğiyle birleşerek sinema tarihinin en eşsiz aşk fimlerinden biri oluyor.

Wuthering Heights (2011)

Yazar: Emily Brontë

American Honey ile gönüllerimize taht kuran Andrea Arnold’un üçüncü uzun metrajı olan Wuthering Heights; İngiliz yazar Emily Brontë’nin kaleminden çıkan romantik bir İngiliz klasiği olarak Arnold’un modernist üslubu ile birleşince ortaya türler arasında gidip gelen özel bir film çıkıyor. Şehirler, gözetlemeler ve ötekileştirilenlerin sıkıntılarından uzakta, Sanayi Devrimi öncesi İngiltere’sinin taşrasında geçen çalkantılı bir aşk hikâyesini konu alıyor Wuthering Heights. Bilindiği üzere İngiliz Edebiyatı’nın en değerli eserlerinden sayılan bu romanın şimdiye kadar onlarca uyarlaması yapıldı. En son Tom Hardy’nin başrolünü üstlendiği bir mini dizi, ondan önce de Ralph Fiennes ve Juliette Binoche’un başrollerini paylaştığı bir film olarak ekranlarda yerini alan Wuthering Heights’ın bu son uyarlaması ise özel bir konuma sahip. Zira, Andrea Arnold tarafından senaryolaştırılan bu yeniden çekimin sinemasal olarak da, edebi olarak da durduğu nokta diğer uyarlamalardan daha farklı diyebiliriz. Klasik bir metin, modernist bir bağımsız sinemacının ellerinde, tem tersinin olması daha muhtemelken, özünü ve ruhunu kaybetmeden parıldıyor.

Carol (2015)

Yazar: Patricia Highsmith

The Talented Mr. Ripley ve Strangers on a Train gibi edebiyat tarihinin unutulmaz romanlarını kaleme alan Amerikalı eşcinsel yazar Patricia Highsmith’in 1952 yılında hayata getirdiği en değerli eserlerinden biri olan The Price of Salt’tan beyazperdeye aktarılan Carol; Highsmith’in anlatmak istediklerini oldukça özümsemiş Todd Haynes’ın ellerinde, uyarlandığı kitaba oldukça sadık kalan başarılı bir film olarak kalplerimize temas ediyor. Filmin başrolünde yer alan Cate Blachett ve Rooney Mara’nın eşsiz performansıyla büyülü bir hikâyeyi konu alan film, iki kadının birbirlerine duyduğu yoğun aşkı anlatmada en az kitap kadar etkileyici. Highsmith, nasıl ki The Price of Salt isimli romanında evli ve çocuğu olan bir kadının kendisinden yaşça küçük bir başka kadına duyduğu aşkı ve yaşadıkları küçük heyecanları, dokunuşları uzun uzadıya ve okuyucusuna hissettirerek anlatıyorsa; Haynes da filmine bütün detayları o denli hissederek yerleştirmeyi başarıyor ve bizlere muazzam bir aşk hikâyesi armağan ediyor.

Transit (2018)

Yazar: Anna Seghers

2012 yılında Berlin Film Festivali’nde Ana Yarışma’da yarışan filmi Barbara ile En İyi Yönetmen ödülünün sahibi olan, Almanya’nın son zamanlarda en dikkat çeken yönetmenlerinden Christian Petzold imzalı Transit; her dakikası hatta her bir saniyesiyle ilmek ilmek işlenmiş çok özel bir film. Anna Seghers’in sürgünde yazdığı aynı isimli romanından beyazperdeye uyarlanan Transit; geçmişin mültecileri ile bugünün mültecilerini aynı düzlemde kesiştirip onları birbirleriyle tanıştırarak; geçmiş, şimdi ve geleceği birbiri içinde eriterek tüm karakterlerini ve onların hikâyelerini sonsuza uzayan bir transit hat üzerinde birleştiriyor. Anna Seghers’in 1942 tarihli romanına oldukça sadık kalınarak beyazperdeye aktarılan filmde, Nazi işgalinden kaçan Georg adında bir adam, elinde Meksika’ya iltica etme evrakları bulunan, ölmüş bir yazarın kimliğini üstlenir. Georg, Marsilya’dan gemiye binebilmek için gereken sürenin dolmasını beklerken kendi gibi birçok mülteciyle tanışma imkânı yakalar ama gizemli Marie ile tanışınca kurduğu tüm planlar değişir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi