1997 yılında İngiliz Hasta – The English Patient isimli filmdeki performansı ile Oscar ödülüne layık görülen ve kariyeri boyunca birçok kez Abbas Kiorestami, Michael Heneke, Jean-Luc Godard, Krzysztof Kieślowski gibi çeşitli usta yönetmenlerle çalışma şansı yakalayan başarılı oyuncu Juliette Binoche, 32. Avrupa Film Ödülleri’nde Dünya Sinemasında Başarı Ödülü ile onurlandırıldı.  Sadece Fransız sineması için değil, dünya sinema mirası için büyük bir önem taşıyan oyuncu ile ödül töreninden önce buluştuk. Binoche, alacağı ödülün önemi, birlikte çalıştığı farklı kültürlerden gelen başarılı yönetmenler ve tüm dünyayı etkisi altına alan #MeToo akımıyla ilgili  soruları yanıtladı.

Projelerde yer alma süreciyle ilgili sorulan bir soruya, gidişata dair çok fazla şey bilinerek başlandığı zaman, tahmin edilebilir olacağı için, gerçekçiliğin yitirildiğini, dolayısıyla bilinmezliğe atılmanın bilgiyi ve derinliği peşinden getireceğini söyleyerek cevap verdi. Farklı kültürlerden insanlarla çalışmanın nasıl olduğu sorulduğunda ise, kültürle alakalı olmadığını, dünyada zaten çok az gerçek sanatçının var olduğunu ve bu insanlarla çalışabilmenin kendisini heyecanlandırdığını söyledi. Bu işe yeni başlayan insanların filmlerinin yapım sürecinde daha kontrolcü olabileceğini anlatırken, gerçek ustaların ise oyuncuya alan tanıyacağından, oyuncuyu daha özgür hissettireceğinden ve herhangi bir korku ya da hiyerarşik düzen olmadan el ele bir ekip çalışması çıkarabileceğinden bahsetti.

Film yapım sürecine dair en sevdiği şeyin de zaten, sahip olunan bakış açısının, dünyaya nasıl en gerçek ve büyüleyici şekilde yansıtılabileceğini, hep beraber bir çember halinde anlamaya çalışmak olduğunu söyledi. Hayatın çalıştığı insanları karşısına çıkarmak bakımından ona cömert davrandığını belirtti. Ünlü oyuncu sözlerine, “Bazen festivallerde karşılaşıp ‘Evet, kesinlikle birlikte bir film yapmamız çok güzel olurdu’ diyerek bile bir şeylerin temelini atıyoruz, bazı şeyler sanılandan daha az hesaplanarak ilerleyebiliyor, hayatın gizemi de bu zaten.” diyerek devam etti.

Başarılı oyuncuya layık görüldüğü Dünya Sinemasında Başarı Ödülü’nün kendisi için uluslararası anlamdaki önemi sorulduğunda, bir oyuncu olarak başarının sınırı olmadığını, çünkü oyunculuğun daima dönüşmeye çabalamak olduğunu söyledi. Binoche, oyunculuğun en harika özelliklerinden birinin dönüştükleri karakterler üzerinden izleyiciye hiç yaşayamayacakları deneyimleri ve hayatları yaşatmak, farklı derinlikler sunmak olduğunu, izleyicilerin de bu yüzden filmleri izlediklerini anlattı. Başarı ödülünün kendisi için değişik bir deneyim olduğunu söylerken, bunun henüz küçük bir kızken kurduğu hayallerden biri olduğundan bahsetti. “Yatılı okulda okurken Fransızca bir şarkı duymuştum, şarkının sözlerini tam olarak hatırlayamıyorum ancak, ‘bütün ülkelerin çocukları’ diyordu ve bu beni çok mutlu etmişti çünkü o sırada çok yalnız hissediyordum.” derken gözyaşlarını tutamadı.

“Koruyucu meleklerim beni korurken, şeytanlarım ise beni daha ileriye itiyor.”

Binoche, alacağı ödülün kendisini büyük ölçüde duygulandırmasından bahsettikten sonra, hayatta her zaman sezgilerinin kendisine rehberlik ettiğini söyledi. “Bunu, koruyucu melekler veya sezgi olarak adlandırabilirsiniz ancak, içimde bana rehberlik eden bir his var ve bana çok yardımcı oluyor.” dedi. Özellikle, genç ve önüne birçok imkan sunulmuş, sürekli seyahat eden birinin maddi getirisi daha fazla olacak işler ile sanatsal anlamda daha önemli işler arasında yapacağı seçimlerin çok önemli olduğundan bahsetti. Bu noktada, ödül gecesinde genç aktörlere, sanatı yaşatmak adına seçimlerini dikkatli yapmaları konusunda verdiği tavsiyeyle benzer bir açıklama yaparak, “Bana göre en önemli sorulardan bir tanesi her zaman ruhumu neyin besleyeceği oldu.” dedi. Koruyucu meleklerinin kendisini koruduğuna inandığını söylerken, şeytanlarının da kendisini her zaman geliştirmeye ittiğini söyledi.

Geçtiğimiz yıl, Berlin Uluslararası Film Festivali’nde jüri başkanlığı yapan Juliette Binoche, kariyerinde önemli bir noktaya gelmiş bulunmakta. Kariyeriyle ilgili herhangi bir pişmanlığının olup olmadığı konusundaki bir soruya ise, pişmanlık duymak için kendisine izin vermediğini söyleyerek cevap verdi. “Geçmişte ailemle ilgili, özel hayatımla ilgili hatalar yaptım, ama hayat, içinde bulunduğumuz anla ve bu anda kendimizi nasıl var ettiğimizle alakalı. Geçmişte yaptığım hatalara üzülerek enerjimi veya zamanımı harcamak istemiyorum”. dedi. Yapılan hataların bizlere yeni şeyler öğrettiğinden ve sınırlarımızı tanımamızı sağladığından, hayatta asıl başarının dürüst olmak olduğunu düşündüğünden bahsetti. Ödüller kazanmanın elbette çok güzel olduğundan bahseden Binoche, yine de, oyunculuğu zorlu bir yolculuk olarak nitelendirdi. Kazandığı ödüllere yaslanıp yürüyemeyeceğini bildiğini, asıl başarıyı tanıdığı müthiş insanlar ve insanlara bir şekilde yardımı dokunan hikayelere hayat vermek olarak gördüğünün altını çizdi.

“Sanat, sevginin dışa vurumudur.”

Ünlü oyuncuya şimdilerde neler izlemeyi tercih ettiği ve izlediği film ya da dizileri ister istemez eleştirip eleştirmediği soruldu. Bunun üzerine Binoche, yetenekli bir oyuncu gördüğünde heyecanlandığını ve bunun iyileştirici derecede huzur verici bir şey olduğunu söyledi. ‘Sanat, insanı özgürleştiren bir biçimde hapseder, insanları iyileştirir, başka şeyleri görmelerini sağlar ve bir araya getirir.’ dedi.

Bazen, sette de bu enerjiyi hissettiğini söyleyen Binoche, filmi iyi bir film yapan o enerjinin, izleyiciye geçmesinin de oyunculara ve hazırlık süreçlerine bağlı olduğunu düşündüğünü söyledi.

Geçtiğimiz yıl kendisi ile aynı ödülü alan Ralph Fiennes, verdiği röportajlardan birinde bugüne dek beraber çalışırken hissettiği en güçlü bağın, İngiliz Hasta’nın (1995) setinde beraber bulunduğu Juliette Binoche’la olduğunu söylemişti. Aynı soru kendisine yöneltildiğinde Binoche, Fiennes’in bu hissi filmin son sahnesinde yaşadıkları bir anda hissetmiş olabileceğini söyledi. “Rafe’in sahnesi çok sorunsuz gitmişti, ancak, o gün benim için her şey ters gidiyordu. O sahnede bana verdiği defter elime alır almaz parçalara ayrıldı ve hatta elimi kesti. Bu durum, onu çok panikletti, ancak Anthony (Minghella), çekime devam etti, dolayısıyla, ben de oynamaya devam ettim ve bu sayede Ralph’le birlikte gerçeklik ile bir filmde olmanın yapaylığı arasında yaşanan bir anı paylaştık.” dedi. Kendisinin böyle duygularla dolu anları çok sık yaşadığını özellikle, IN-I isimli dans turnesi sırasında yaşadığı korkularından, endişelerinden, kendine güvensizliklerinden ve bu korkularının üzerine giderek onları yendiğinden bahsetti.

Dans turnesinin ortasında Abbas Kiarostami ile Aslı Gibidir – Certified Copy isimli filmi yapmak için ara veren Binoche, bu filmdeki bir sahnede Kiarostami’nin çok yakın bir plan tercih etmesi sebebiyle, neredeyse lensin içerisinden bakıyor gibi hissettiğini ve bu sahnede, dans tecrübesine benzer şekilde, kendisini akrobatik hareketler yapıyor gibi hissettiği için, o anı kendisine yeni bir bakış açısı kazandıran, çok özel bir an olarak gördüğünü anlattı.

“Hayvansal güdülerimizden kurtulup, daha çok insanlaşmalıyız.”

Juliette Binoche’a özellikle son birkaç yıldır Hollywood ve dünya sinemasını etkisi altına alan sektörün çeşitli alanlarında çalışan kadınların yaşadığı taciz hikayelerinin önüne geçmeyi ve susarak saklamak yerine, ortaya çıkarmayı hedefleyen #MeToo akımıyla ilgili bir soru da soruldu. Bu akımın, bir şeyleri kesinlikle değiştirdiğini düşündüğünü söyleyen oyuncu, daha başka birçok akımın olması gerektiğini, farkındalığın kesinlikle artmasının ve acilen herkesin medenileşmesi gerektiğini söyledi.

“Asıl problem, kadın bedenini meta olarak görmemiz.”

Röportaj sırasında bahsedilen konular arasında, İngiliz Yönetmenler Birliği’nin herkes için daha güvenli bir çalışma ortamı yaratma amacıyla cinsellik ve çıplaklık sahneler için belirlediği cinsel sınırlar da yer aldı. Binoche’a eğer daha önce belirlenseydi, kariyerinde bu sınırları kullanıp kullanmayacağı soruldu. Başarılı oyuncu, bu konuda her zaman kendi koruyucusu olduğunu, özellikle çıplaklık içeren sahnelerin 80’lerde çok popüler olduğunu ve rahatsız olduğu durumları yönetmenlerle kendisinin konuştuğunu söyledi. “İnsan sadece belden yukarısından değil, bütün bir bedenden oluşuyor, dolayısıyla, bu sahnelere duyulan ihtiyacı anlıyorum. Zaten asıl sorun, kadın bedenine nasıl baktığımızda çünkü özellikle kadınlar materyalleştiriliyor. Yönetmenin görüşü elbette ki önemli, ancak bazen, yapımcıların bu sahneleri film daha çok satsın diye kullandığını ya da yönetmenin filmi daha çok izlensin diye veya oyuncularla ilgili ahlaksız duyguları sebebiyle istediğini hissediyorum.” dedi.

Başarılı oyuncu, sanatın sınırlandırılmadan, özgür olması gerektiğini düşündüğünü, ancak, oyuncuların da neyin sanat olduğu ve neyin olmadığı konusundaki ayrıma dair fikirlerinin olması gerektiğini söyledi. Sınırlarını bilmenin özellikle gençken henüz karşılaşacakları sonuçları bilemedikleri için çok zor olduğunu bildiğinden bahsetti ve Rendez-vous (1985) filminde yaşadıklarını anlattı.

Filmde, beş ya da altı sahnenin çok fazla cinsellik içerdiğinden bahsederken, annesinin filmi yakın zamanda tekrar izlediğini ve bazı sahnelerin atıldığını düşünerek daha normal karşıladığını söyleyerek, bu durumu zamanın ve bakış açılarımızın değişimiyle yorumladı. O filmin, kendisinin genç bir oyuncu olarak büyük bir şehire geldiği ve tüm zorluklara rağmen ayakta durmaya çabaladığı zamanlardaki hallerine dair çok şey yansıttığını söyleyerek sözlerine devam etti. Ayrıca, filmin çekimleri sırasındaki rahatlığının sebeplerinden birinin, yönetmen Andre Techine’in eşcinsel olmasının hissettirdiği güven duygusunun olabileceğini ve yönetmenin kendisiyle kurduğu iletişim tarzının ilk uzun metrajlı filminde kendisini her şeye rağmen rahat hissettirmeyi başardığını söyledi. Fakat yine de, o zamanlar kariyerinin çok başında olduğundan ve sınırlarını tam olarak bilmediğinden, o filmde de bazı sahnelerin daha korunaklı bir şekilde çekilebileceğinden söz etti. “Bu açıklanması çok zor ve çok ince bir çizgi.” dedi.

Binoche, bu konudaki anılarını anlatmaya Krzysztof Kieślowski ile beraber çalıştığı Üç Renk: Mavi – Three Colours: Blue (1993) filminden örnekler vererek devam etti. “Bir sahnede çıplak olmam gerekiyordu ve Kieślowski’ye neden çıplak olmam gerektiğini düşündüğünü sordum. Çünkü evde yalnız olduğum bir sahneydi ve bir anda odanın içerisinde çıplak olarak dolaşmam gerekiyordu ve bu bana anlamsız gelmişti. Kendisine filmden sonra konuşabileceğim bir sürü konu olmasına rağmen sadece çıplaklıkla ilgili çok fazla soru alacağımı ve bunun benim için ağır olacağını söyledim. Bunun üzerine Kieślowski, bu sahneyi benim için değiştirdi.” dedi. Böylece, bu sahnelerdeki çıplaklık seviyesinin, oyuncuyu arkası dönük olarak göstererek ya da kazağını çıkardığında özel bölgelerinin görünmemesi sağlanarak çekilip ve azaltıldığını anlattı.

Yapımcıların bu konudaki rolünün ise ayrı bir mesele olduğundan daha önce de bahseden Binoche bu fikrini, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği – The Unbearable Lightness of Being (1988) filmi yapımcısı Saul Zaentsz’in rahat hissedemediği için sadece çıplaklık içeren sahnelerin çekiminde sette bulunmadığını söyleyerek örneklendirdi.

Bugüne dek ekrana taşıdığı hikayeler ve hayat verdiği karakterlerle hepimizin hayatına dokunan Juliette Binoche, 7 Aralık Cumartesi gecesi gerçekleşen 32. Avrupa Film Ödülleri’nde Dünya Sinemasında Hayatboyu Başarı Ödülü’nü birlikte iki defa çalışma şansı bulduğu Claire Denis’den teslim aldı.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information