Üzerinden tam olarak 40 yıl geçmişken artık rahatça söyleyebiliriz ki; Britanya tarihinin en önemli hükümdarlarından Kraliçe Birinci Elizabeth'in yerinde olsaydık ve ülke tarihinin istediğimiz bir dönemine zamanda yolculuk yapabilme hakkımız olsaydı, kuşkusuz hepimiz için en heyecan dolu seçenek 1970'lerin Londra'sına ışınlanmak olurdu! Çok şükür ki sinema tarihi Derek Jarman gibi müthiş bir sanatçıyla tanışmış ve kendisi daha o dönemin içerisindeyken bunu düşünüp Jübile gibi bir başyapıta imza atmıştı. Zaman yolculuğunun gerçekleştiği söz konusu dönem aslında öyle karanlık ve karışık bir dönem ki… İrlanda Cumhuriyet Ordusu aktif hâlde tüm Britanya’da eylemde, ırkçılık artmakta, Britanya İşçi Partisi iktidarda, muhafakazâr Thatcher adım adım başbakanlığa yürümekte ve –tanrı kraliçeyi korusun!– punk müzik icat olmaktaydı. Sinema tarihinin en nevi şahsına münhasır ustalarından Derek Jarman, kariyeri boyunca çektiği her filmi perdede iz bırakabilmiş ender yönetmenlerden biri. Jübile öncesinde çektiği deneysel kısa filmler ve ilk uzun metrajı Sebastiane (1976) ile vadettiği agresif anlatısı, Jübile’nin her anında hissettiğimiz yeni solukta karşılığını buluyor. Yıllar içinde gerçek bir klasiğe dönüşen bu sivri filmin bahsini hatırlayacak olursak, İngiltere’nin en büyük tarihsel kişiliği Bakire Kraliçe Elizabeth’in zamanda 400 yıl kadar geleceğe yolculuk etmesiyle punk kültürün hüküm sürdüğü distopik bir 1970’ler Londra’sının kir pasının içine düşmesinden mütevellit. Bu gördüğümüz Londra, hem bir kıyamet sonrası senaryosunda görebileceğimiz kadar yabancı ve uzak hem de sanki gerçekten herhangi bir sabahına uyanıp herkesin birbirinin boğazına sarılmış hâldeki manzarasıyla karşılaşmış kadar tanıdık ve tehlikeli. Hicvi bir saniyeliğine ciddiye alırsak aslında Jarman’ın filmde sözde alternatif bir dünya olarak sunduğu Londra’nın, sahiden dönemin Britanya portresine ne kadar da benzediğini fark edebiliyoruz. Sokakları kire batmış, sınıf kavgasının sınırları koyulaşmış, hariç ırk korkusunun öfkeye dönüştüğü bu kakafoninin orta yerinde “bağıran” bir toplum ve başlarından eksik olmayan sessiz kraliyet ailesi... Jübile: Majesteleri Bir Banshee Çığlığı Duyuyor Böyle bir tablo içerisinde milli değerlerin en kutsallarından biri olan ve Britanya tarihi için çok şey ifade eden Elizabeth’in bizzat belirip, birebir  kendi gözleriyle tanıştığı bu dışavurumcu kültürün muhafazakârlaşan dünyanın korkan toplumundaki karşılığıyla yüzleştiriyor bizi. Sonrasında –hâlâ– süren ölüp ölmediği tartışması bir yana hâlihazırda ölü doğan punk kültür, toplumun tam olarak hiçbir kesimini temsil etmeyen ancak tüm etik sınırlarının kontrolünü elinde tutmaya çalışan Kraliyet kültürünün işlevsizliğini gözler önüne seriyor. “Uygunsuz” olarak tanımlanmış her fikrin, kimliğin, görünüşün ve söylemin nasıl da büyük bir politik güce dönüşebileceğine dair modern tarihin belki de en güçlü örneğini oluşturuyor. Derek Jarman, özellikle 1960’lı yıllarda üretkenlik gösteren avangart sinemacılardan ya da Amerikalı usta yönetmen John Waters’tan izler taşıyan bayrağı devretmeden, üzerine sahip olduğu sanat tarihi birikimi ve İngiliz aristokrasi kültüründen bir tutam katıyordu. Özellikle Jübile ile punkın (ya da herhangi bir hareketin) beyazperdedeki akla gelen en büyük temsiline imza atıp yeni ifade biçimlerine yol açtı. Jübile’nin 1980’li yıllarda yükselen, punk monarşından fanzin kültürünü ödünç alan aktivist queer hareket üzerindeki etkisi ya da bununla da bağlantılı olarak hemen ertesinde ilk adımlarını atmaya başlayan üçüncü dalga feminist hareketi bile nasıl derinden etkilediğini bugün açıkça görebilmek mümkün.

Yazar Puanı

Puan - 85%

85%

Jübile’nin 1980’li yıllarda yükselen, punk monarşından fanzin kültürünü ödünç alan aktivist queer hareket üzerindeki etkisi ya da bununla da bağlantılı olarak hemen ertesinde ilk adımlarını atmaya başlayan üçüncü dalga feminist hareketi bile nasıl derinden etkilediğini bugün açıkça görebilmek mümkün.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
85

Üzerinden tam olarak 40 yıl geçmişken artık rahatça söyleyebiliriz ki; Britanya tarihinin en önemli hükümdarlarından Kraliçe Birinci Elizabeth’in yerinde olsaydık ve ülke tarihinin istediğimiz bir dönemine zamanda yolculuk yapabilme hakkımız olsaydı, kuşkusuz hepimiz için en heyecan dolu seçenek 1970’lerin Londra’sına ışınlanmak olurdu! Çok şükür ki sinema tarihi Derek Jarman gibi müthiş bir sanatçıyla tanışmış ve kendisi daha o dönemin içerisindeyken bunu düşünüp Jübile gibi bir başyapıta imza atmıştı.

Zaman yolculuğunun gerçekleştiği söz konusu dönem aslında öyle karanlık ve karışık bir dönem ki… İrlanda Cumhuriyet Ordusu aktif hâlde tüm Britanya’da eylemde, ırkçılık artmakta, Britanya İşçi Partisi iktidarda, muhafakazâr Thatcher adım adım başbakanlığa yürümekte ve –tanrı kraliçeyi korusun!– punk müzik icat olmaktaydı. Sinema tarihinin en nevi şahsına münhasır ustalarından Derek Jarman, kariyeri boyunca çektiği her filmi perdede iz bırakabilmiş ender yönetmenlerden biri. Jübile öncesinde çektiği deneysel kısa filmler ve ilk uzun metrajı Sebastiane (1976) ile vadettiği agresif anlatısı, Jübile’nin her anında hissettiğimiz yeni solukta karşılığını buluyor. Yıllar içinde gerçek bir klasiğe dönüşen bu sivri filmin bahsini hatırlayacak olursak, İngiltere’nin en büyük tarihsel kişiliği Bakire Kraliçe Elizabeth’in zamanda 400 yıl kadar geleceğe yolculuk etmesiyle punk kültürün hüküm sürdüğü distopik bir 1970’ler Londra’sının kir pasının içine düşmesinden mütevellit. Bu gördüğümüz Londra, hem bir kıyamet sonrası senaryosunda görebileceğimiz kadar yabancı ve uzak hem de sanki gerçekten herhangi bir sabahına uyanıp herkesin birbirinin boğazına sarılmış hâldeki manzarasıyla karşılaşmış kadar tanıdık ve tehlikeli. Hicvi bir saniyeliğine ciddiye alırsak aslında Jarman’ın filmde sözde alternatif bir dünya olarak sunduğu Londra’nın, sahiden dönemin Britanya portresine ne kadar da benzediğini fark edebiliyoruz. Sokakları kire batmış, sınıf kavgasının sınırları koyulaşmış, hariç ırk korkusunun öfkeye dönüştüğü bu kakafoninin orta yerinde “bağıran” bir toplum ve başlarından eksik olmayan sessiz kraliyet ailesi…

Jübile: Majesteleri Bir Banshee Çığlığı Duyuyor

Böyle bir tablo içerisinde milli değerlerin en kutsallarından biri olan ve Britanya tarihi için çok şey ifade eden Elizabeth’in bizzat belirip, birebir  kendi gözleriyle tanıştığı bu dışavurumcu kültürün muhafazakârlaşan dünyanın korkan toplumundaki karşılığıyla yüzleştiriyor bizi. Sonrasında –hâlâ– süren ölüp ölmediği tartışması bir yana hâlihazırda ölü doğan punk kültür, toplumun tam olarak hiçbir kesimini temsil etmeyen ancak tüm etik sınırlarının kontrolünü elinde tutmaya çalışan Kraliyet kültürünün işlevsizliğini gözler önüne seriyor. “Uygunsuz” olarak tanımlanmış her fikrin, kimliğin, görünüşün ve söylemin nasıl da büyük bir politik güce dönüşebileceğine dair modern tarihin belki de en güçlü örneğini oluşturuyor.

Derek Jarman, özellikle 1960’lı yıllarda üretkenlik gösteren avangart sinemacılardan ya da Amerikalı usta yönetmen John Waters’tan izler taşıyan bayrağı devretmeden, üzerine sahip olduğu sanat tarihi birikimi ve İngiliz aristokrasi kültüründen bir tutam katıyordu. Özellikle Jübile ile punkın (ya da herhangi bir hareketin) beyazperdedeki akla gelen en büyük temsiline imza atıp yeni ifade biçimlerine yol açtı. Jübile’nin 1980’li yıllarda yükselen, punk monarşından fanzin kültürünü ödünç alan aktivist queer hareket üzerindeki etkisi ya da bununla da bağlantılı olarak hemen ertesinde ilk adımlarını atmaya başlayan üçüncü dalga feminist hareketi bile nasıl derinden etkilediğini bugün açıkça görebilmek mümkün.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi