Madeline’s Madeline ve Shirley ile adından söz ettiren Josephine Decker, The Criterion Collection filmleri arasından 10 favori filmini seçti. Decker’ın listesinde Persona, Being John Malkovich, Pan’s Labyrinth, Bande à part gibi yapımlar yer alıyor.

Bir genç kızın sıra dışı büyüme hikâyesini anlatan Madeline’s Madeline ile 2018’in ses getiren filmlerinden birine imza atan Josephine Decker, bu yıl prömiyerini 2020 Sundance Film Film Festivali’de yapan, daha sonra Berlin Film Festivali’ne konuk olan ve ünlü yazar Shirley Jackson’ı mercek altına alan yeni filmi Shirley ile dikkatleri üzerine çekmişti. Bu iki filmle bağımsız sinemaya damga vuran Josephine Decker’ın yeni projelerini merakla beklerken; yönetmenin The Criterion Collection filmleri arasından seçtiği 10 favori filmine buradan göz atabilirsiniz.

Josephine Decker’ın, The Criterion Collection filmleri arasından seçtiği ve birden ona kadar sıraladığı bu listede Ingmar Bergman’ın sinema dünyasına kazandırdığı filmlerin başında gelen Persona, Spike Jonze’un yönettiği ve usta oyuncu John Malkovich’in hem başrolü hem de esin kaynağı olduğu Being John Malkovich, savaşın getirdiği yıkımı bir çocuğun gözünden ele alan Guillermo del Toro imzalı Pan’s Labyrinth, sinema tarihinin en unutulmaz çiftlerinden birini içinde barındıran Hal Ashby’nin unutlmaz filmi Harold and Maude gibi yapımlar yer alıyor. Ayrıca bazı sıralara iki film birden koyan yönetmen, neden bu iki filmin aynı maddeye yer aldığını ve bu filmler arasındaki bağı sinemaseverlerle de paylaşıyor.

Josephine Decker’ın seçtiği filmler hakkındaki düşüncelerine ulaşabileceğiniz bu listeye aşağıdan göz atabilirsiniz.

Josephine Decker’ın The Criterion Collection Filmleri Arasından Seçtiği 10 Favori Filmi

1. Persona – Ingmar Bergman

“Persona mükemmel bir film. Bergman’ın film kareleri ürkütücü ve büyüleyici. Filmin inanılmaz şekilde güçlü bir yapısı var ama yine de şiir mantığı ile çalışıyor. Filmlerimde, diyaloğun çoğunu çıkarmaya ve karakterlerin bir alanda var olmasını ve hareket etmesini sağlıyorum. Hiçbir şey demeden çok şey söyleyebiliyorsun. Bergman’ın bu filmde bunu yapma şeklini seviyorum. Gerçekten oraya gitmene izin veren bir tür film.”

2. Bande à part – Jean-Luc Godard ve Breaking the Waves – Lars von Trier

“Bande à part’ı, 20’li yaşlarımda Film Forum’da sadece bir kez izlemiştim ve en iyi film olduğunu düşünmüştüm. Godard, bedeni heyecan verici bir şekilde kullanıyor ve filmdeki eylemlerin çoğu beden aracılığıyla anlatılıyor ki, bu benim de bağ kurduğum bir şey. Ve Anna Karina sizinle birlikte kalıyor. Performansı o kadar akılda kalıcı ki. Onun içinde hem çaresizlik hem de güç var ve her ne kadar iki erkek tarafından şekillendirilse de onun kırılganlığını ve sahiciliğini hatırlıyorsunuz.

Ve aman Tanrım, Breaking the Waves— başka bir evrende! Bu bir şiir, bir belgesel… Lars von Trier, sinematik formu parçalarına ayırdı ve yeni ve çığır açıcı bir şey yaptı. Kesinlikle beni etkiledi. Bir kadın olarak bunu listenin üst sırasına koymak tuhaf, bu film de Bande à part da kadının etraflarındaki erkekler tarafından zaptedilmesiyle ilgili ve buna rağmen çok güçlü filmler.”

3. Being John Malkovich – Spike Jonze

“Bu filmi seviyorum. Bence özellikle sürrealizm için Amerikan yaklaşımı yakalıyor. Bir sinemacı jenerasyonu Being John Malkovich’i film keşfinin önemli bir parçası olarak görerek büyüdü. Filmle ilgili en akıldan çıkmayan şeylerden biri, deliliğin ve dünyasının nasıl çalıştığına dair bir mantık olması ve Bergman veya Tarkovsky’de bulduğunuz şiirsel mantıktan çok farklı olması.”

4. Je tu il elle – Chantal Akerman ve Portrait of a Lady on Fire – Céline Sciamma

Je tu il elle‘i izleyeli çok uzun zaman oldu ama üniversitede ilk izlediğimde beni gerçekten çok etkiledi. Çıplaklığı ve lezbiyen seks sahnesini hatırlıyorum ve o zamanlar bunu daha önce bir filmde görüp görmediğimi bilmiyorum. Ayrıca çekildiği şekilde çok sıradan ve kadınlar arasındaki çekicilik çok sade ve yalın hissettiriyor. Elbette film kendi içinde daha kompleks bir şey yapıyor ama bir elin kola dokunmasının yakın çekimi gibi şeylerle dolu değil. Büyük bölümü bu iki kadının geniş çekimlerinden oluşuyor. Şehvetin ne olduğu ve bir kadın için bedenleri görmenin ne anlama geldiği konusunda beni düşündürdü.”

Portrait of a Lady on Fire‘a gelince, Céline Sciamma bir tanrıça. Mükemmel bir film. Çok içgüdüsel ve fotografik olarak mükemmel ve hassas bir yanı var. Noémie Merlant’ın çok güçlü bir kırılganlığı var. Onun için ve onun aracılığıyla çok derinden hissediyorsun. Sanırım sonsuza dek onun yüzünü göreceğim.”

5. Harold and Maude – Hal Ashby

“Harold and Maude’u çok seviyorum. Hayatla barışık olmakla ilgili bir şey var. 13 yaşımdayken filmi ilk defa izlemiş olmalıyım -filmden çok etkilenmek için doğru bir zaman. Çok komik, güzel ve acayip. Bence karanlık, kuru, saçma espri anlayışı açısından Being John Malkovich’le ortak bir yanı var.”

6. La promesse – Dardenne Kardeşler

“Dardenne’ler, daima inanılmaz bir şekilde gerçek hissettiren bir dünyanın içerisine giriyor. Çekimlerden önce bu topluluklarda aylarca prova ve doğaçlama yaptıklarını duydum ki bu hayalini kurduğum yaratma şekli. Karakter çalışması çok iyi ve daha fazla film yapmak istememi sağlıyor. Dardenne’ler bir şey yapıyorken gizlice içeri sızıp izlemeyi isterdim. Bir taslakla gelip doğaçlamayla onu geliştiriyorlar mı yoksa doğaçlamadan senaryoda kullanacak materyal mi çıkarıyorlar görmek isterdim.”

7. Me and You and Everyone We Know – Miranda July ve Fish Tank – Andrea Arnold

Me and You and Everyone We Know beni şaşırttı. Kendi mantığı olan ama tamamen mantıksız olan bir diğer film. Miranda’nın bir sanatçı olarak genel estetiğini ve bu kadar eşsiz olan kadınları yazış şeklini çok seviyorum. Madeline’s Madeline‘da birlikte çalışıyorken, aslında çok fazla doğaçlama yaptık. Harika bir yazar ve çok komik birisi.

Ve Andrea Arnold. O muhtemelen bugün çalışan favori yönetmenim. Kamerayı kullanışı ve oyuncularından aldığı performans, çok savunmasız ve çok derin bir özgünlük elde etmesine izin veriyor. O kadar fiziksel bir yaratıcı ki ve bedenler ve mekânlar hakkında hikâyeler seçiyor.”

8. Pan’s Labyrinth – Guillermo del Toro

“Bu filmin yaptığım her şeye üzerinde büyük bir etkisi var. Guillermo’nun yarattığı imgeler ve canavarlar, çok somut ve unutulmazdı. Korku, drama ve peri masalının karışımındaki şey beni çok etkiledi. Hayalimdeki kariyere sahip olsaydım, Pan’s Labyrinth gibi 20 film yapardım.”

9. Blue Velvet – David Lynch ve Le mépris – Jean-Luc Godard

“Bence Blue Velvet ve Le mépris’in bir ortak noktası var. Görüntüleri çok resimsel. Hâlâ Blue Velvet‘ın tamamını gözümün önüne getirebildiğimi hissediyorum çünkü görüntüler çok güçlü ve yansıtıcı.”

Le mépris’i o zamanki erkek arkadaşım sayesinde görmüştüm ve büyüleyici olduğunu düşünmüştüm. Kadın düşmanlığı olarak görülebilir, ama nihayetinde erkek karakterin ayrılması ve tüm güce sahip olan kadınla – ve sevgi ile aşağılama arasındaki bu geçişin ne kadar çabuk değişebileceği ile ilgili bir film.”

10. The Last Temptation of Christ – Martin Scorsese  ve Jules et Jim – François Truffaut

Last Temptation onun (Martin Scorsese’nin) kalbine yakın olan din hakkında, bu yüzden filmin dokusundaki mucizeyi ve korkuyu görebiliyorsunuz. Havva’nın yerinde olsaydın ve o elmaya gidiyor olsaydınız – bütün film şöyle hissettirirdi: sanki istenen bilgiye hücum etmek üzeresiniz ve bu korkutucu ve görkemli çünkü tüm dünyanızı mahvetmenin keyfini hissediyorsunuz.”

Jules et Jim‘deki ruh hâli,  Last Temptation‘daki karanlığın tam zıttı. Truffaut, sinemanın yapabildiği saf eğlenceyi yakalıyor.”

Kaynak: The Criterion Collection

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information