Sonradan Joker ismiyle herkesin tanıyacağı, ancak bundan çok kısa süre önce sıradan biri olan Arthur Fleck’in hayatında hiçbir şey yolunda gitmiyor. Tıpkı yaşadığı şehir Gotham ve Gotham ahalisi gibi. Psikolojik destek aldığı danışmanına da söylediği üzere “bütün düşünceleri negatif”. Hayatını ona bağımlı biçimde sürdüren annesiyle yaşıyor ve onu mutlu etmek için elinden geleni yapıyor. Hatta annesinin kendisine taktığı “Mutlu” lakabının hakkını vermek, insanların yüzlerini güldürmek için çeşitli organizasyonlarda palyaçoluk yapıyor. Etrafındaki herkesin ezdiği, kimsenin ne düşündüğünü umursamadığı, sokaktakilerin saldırısına, patronunun istismarına katlanan, iş arkadaşlarının alay konusu olan Arthur’un en büyük hayaliyse günün birinde bir baba figürü gibi gördüğü, Johnny Carson ya da Jay Leno’nun bir izdüşümü hüviyetindeki televizyon yıldızı Murray Franklin (Robert De Niro) gibi iyi bir komedyen olabilmek. Lakin yaşadığı şehirde işler günden güne çığırından çıkarken, Arthur da şiddete meyyal karakterini keşfedip, kendini Joker olarak gerçekleştirmeye doğru usul usul ilerliyor Todd Phillips’in bu epik ve serbest çizgiroman uyarlamasında. Yukarıda hikâyesinin bir kısmına haiz olabileceğiniz Todd Phillips’in Joker’i, 1940 yılında yayınlanmaya başlanan Batman serisinin daha birinci sayısından itibaren hayatımızda yeri olan ikonik bir çizgiroman karakterine dair yapılmış, uzun yıllar seyredilecek, referanslar verilecek ve konuşulacak bir film. Popüler çizgiroman uyarlamalarından ve süper kahraman filmlerinden neredeyse ikrah getirdiğimiz son yıllarda, Joker’in, görece biçimde kendi kuyruğunu yemeye başlayan bir yılana dönen, giderek tükendiği açık bu tür filmlerin evrenine meteor gibi düşmesi muhtemel bir bakış açısı sunduğu da kesin. Joker, salt süper kahraman filmlerine değil, genel olarak çizgiroman uyarlamalarına bakış açısını da değiştirebilecek hüviyette bir film. Bu anlamda filmin 2000’lerin ilk on yılında çekilen İhtiyarlara Yer Yok - No Country for Old Men, Kan Dökülecek - There Will Be Blood, Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti - The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford gibi filmlerle western’in geçirdiği evrime benzer bir evrim sürecini, hatta daha da sertini çizgiroman uyarlamalarının yaşamasına vesile olabileceğini öngörmek mümkün. Film, sadece ana karakterini değil, etkileyiciliğini ve gücünü de şüphesiz Batman evrenine borçlu. Bu durum, filmin yer yer çizgiromanların yarattığı mitlerle oynamasına da vesile oluyor, bu mitlere sırtını yaslamasına da... Elbette Nolan’ın Kara Şövalye - The Dark Knight'ında yer alan ve 11 yıldır etkisini yitirmeyen Heath Ledger’ın Joker performansı da bu filmin varlık sebeplerinden biri. Muhtemelen bu filme (The Dark Knight) ve karaktere dair böylesi bir teveccüh olmasa, yüksek bütçeli ama serbest stil bir Joker uyarlamasını ancak rüyamızda görebilirdik. Batman evrenine dâhil olması karakterle olan geçmişimizden ötürü filmi ilginç ve etkileyici kılıyor lakin filmin serbest uyarlama olmasına da ket vuruyor. Film bir noktadan sonra mutlaka Batman’e (babası Thomas Wayne yoluyla da olsa) ihtiyaç duyuyor, karakterini karşıtlıklar üzerinden tanımlamak adına. Ve ne kadar farklı bir geçmiş biçerse biçsin, Joker yine bizim o evrende bildiğimiz tanıdığımız Joker olmaya doğru gidiyor. Bu noktada film karakterini izleyiciye açıklamakla açıklamamak arasında gidip geliyor bir süre, sonra da onu bilhassa annesiyle olan ilişkisi üzerinden (spoiler vermeden açıklamak gerekirse), annesinin Thomas Wayne’le olan geçmişi üzerinden tanımlıyor ki buralarda bocalıyor. Joker: Bir Devrin Sonu, 70'lerin Dönüşü ve Şiddetin Doğasına Dair Bununla beraber Joker, bu uzun filmin her sahnesinde yer alan Joaquin Phoenix’ten ve onun performansından…

Yazar Puanı

Puan - 72%

72%

Popüler çizgiroman uyarlamalarından ve süper kahraman filmlerinden neredeyse ikrah getirdiğimiz son yıllarda, Joker’in, görece biçimde kendi kuyruğunu yemeye başlayan bir yılana dönen, giderek tükendiği açık bu tür filmlerin evrenine meteor gibi düşmesi muhtemel bir bakış açısı sunduğu kesin.

Kullanıcı Puanları: 4.26 ( 48 votes)
72

Sonradan Joker ismiyle herkesin tanıyacağı, ancak bundan çok kısa süre önce sıradan biri olan Arthur Fleck’in hayatında hiçbir şey yolunda gitmiyor. Tıpkı yaşadığı şehir Gotham ve Gotham ahalisi gibi. Psikolojik destek aldığı danışmanına da söylediği üzere “bütün düşünceleri negatif”. Hayatını ona bağımlı biçimde sürdüren annesiyle yaşıyor ve onu mutlu etmek için elinden geleni yapıyor. Hatta annesinin kendisine taktığı “Mutlu” lakabının hakkını vermek, insanların yüzlerini güldürmek için çeşitli organizasyonlarda palyaçoluk yapıyor. Etrafındaki herkesin ezdiği, kimsenin ne düşündüğünü umursamadığı, sokaktakilerin saldırısına, patronunun istismarına katlanan, iş arkadaşlarının alay konusu olan Arthur’un en büyük hayaliyse günün birinde bir baba figürü gibi gördüğü, Johnny Carson ya da Jay Leno’nun bir izdüşümü hüviyetindeki televizyon yıldızı Murray Franklin (Robert De Niro) gibi iyi bir komedyen olabilmek. Lakin yaşadığı şehirde işler günden güne çığırından çıkarken, Arthur da şiddete meyyal karakterini keşfedip, kendini Joker olarak gerçekleştirmeye doğru usul usul ilerliyor Todd Phillips’in bu epik ve serbest çizgiroman uyarlamasında.

Yukarıda hikâyesinin bir kısmına haiz olabileceğiniz Todd Phillips’in Joker’i, 1940 yılında yayınlanmaya başlanan Batman serisinin daha birinci sayısından itibaren hayatımızda yeri olan ikonik bir çizgiroman karakterine dair yapılmış, uzun yıllar seyredilecek, referanslar verilecek ve konuşulacak bir film. Popüler çizgiroman uyarlamalarından ve süper kahraman filmlerinden neredeyse ikrah getirdiğimiz son yıllarda, Joker’in, görece biçimde kendi kuyruğunu yemeye başlayan bir yılana dönen, giderek tükendiği açık bu tür filmlerin evrenine meteor gibi düşmesi muhtemel bir bakış açısı sunduğu da kesin. Joker, salt süper kahraman filmlerine değil, genel olarak çizgiroman uyarlamalarına bakış açısını da değiştirebilecek hüviyette bir film. Bu anlamda filmin 2000’lerin ilk on yılında çekilen İhtiyarlara Yer Yok – No Country for Old Men, Kan Dökülecek – There Will Be Blood, Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti – The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford gibi filmlerle western’in geçirdiği evrime benzer bir evrim sürecini, hatta daha da sertini çizgiroman uyarlamalarının yaşamasına vesile olabileceğini öngörmek mümkün. Film, sadece ana karakterini değil, etkileyiciliğini ve gücünü de şüphesiz Batman evrenine borçlu. Bu durum, filmin yer yer çizgiromanların yarattığı mitlerle oynamasına da vesile oluyor, bu mitlere sırtını yaslamasına da… Elbette Nolan’ın Kara Şövalye – The Dark Knight’ında yer alan ve 11 yıldır etkisini yitirmeyen Heath Ledger’ın Joker performansı da bu filmin varlık sebeplerinden biri. Muhtemelen bu filme (The Dark Knight) ve karaktere dair böylesi bir teveccüh olmasa, yüksek bütçeli ama serbest stil bir Joker uyarlamasını ancak rüyamızda görebilirdik. Batman evrenine dâhil olması karakterle olan geçmişimizden ötürü filmi ilginç ve etkileyici kılıyor lakin filmin serbest uyarlama olmasına da ket vuruyor. Film bir noktadan sonra mutlaka Batman’e (babası Thomas Wayne yoluyla da olsa) ihtiyaç duyuyor, karakterini karşıtlıklar üzerinden tanımlamak adına. Ve ne kadar farklı bir geçmiş biçerse biçsin, Joker yine bizim o evrende bildiğimiz tanıdığımız Joker olmaya doğru gidiyor. Bu noktada film karakterini izleyiciye açıklamakla açıklamamak arasında gidip geliyor bir süre, sonra da onu bilhassa annesiyle olan ilişkisi üzerinden (spoiler vermeden açıklamak gerekirse), annesinin Thomas Wayne’le olan geçmişi üzerinden tanımlıyor ki buralarda bocalıyor.

Joker: Bir Devrin Sonu, 70’lerin Dönüşü ve Şiddetin Doğasına Dair

Bununla beraber Joker, bu uzun filmin her sahnesinde yer alan Joaquin Phoenix’ten ve onun performansından da ayrı düşünülemeyecek bir karakter filmine dönüşüyor yer yer. Phoenix karakterini ete kemiğe bürürken öylesine saygı uyandıracak bir çaba sarf ediyor ki bazen senaryonun Joker’e biçtiği elbiseyi yırtıyor. Bilhassa geçirdiği fiziksel değişim, karakteri en baştan itibaren filmin evreninde ayrıksı bir yere koymasına sebep oluyor. Bu da izleyicinin kendisiyle özdeşlik kurmasına mani oluyor (olumlu anlamda). Bu durum aslında filmle tezat ilerliyor. Zira film Arthur’u başlangıçta kolay empati kurulabilecek bir karakter olarak sunuyor bize. Hor görülen, dışlanan, şiddete maruz kalan, hayatta zorlanan, nezaket arayan biri olarak… Fakat trajik anlarda kahkahasını durduramamak gibi nörolojik rahatsızlıklara sahip olan Arthur, temelde izleyicinin mesafeli de kalabileceği, yahut zor empati kurabileceği bir karakter, Phoenix’in karakteri ele alışına göre. Bu çatışma filmin son anına kadar sürüyor. Film ve Phillips, Joker’in şiddete meylini bir takım travmalarla açıklamaya çalışırken, Phoenix izaha muhtaç bir durum olmadığına yönelik, geri vitesi olmayan bir yaklaşımla canlandırıyor karakteri. Bu çatışmanın ve karakterin eylemlerine -biraz da olay örgüsü gereği- geçmişiyle izahat getirmeye çalışmasının filmi geriye düşürdüğünü söylemek mümkün. Zira Arthur’un annesiyle ve sonradan hayatına dâhil olan, bir süre halüsünatif sahnelerle Arthur’a ilgi duyduğunu düşündüğümüz dul komşusuyla olan ilişkisini açıklamaya giriştikçe filmde karakterin bir nevi toksik erkeklik travmasından mustarip olduğunu düşünebilirsiniz. Bununla beraber Phoenix’in performansı Joker’in daha kolektif bir travmanın ürünü olduğu izlenimini veriyor. Gotham’ın alt tabakasına mensup herkes gibi Arthur’un da bir sınıf travmasının mağduru olduğunu söyleyebiliriz ki filmin finalde vardığı nokta bu çıkarımla daha doğru orantılı.

Filmin karakteri derinleştirmeyi, karakterin geçmişiyle ilgili açıklamalar yapmakla karıştırdığı yukarıda mevzu bahis anlarında akla, filmin ilham kaynaklarından biri olan Alan Moore imzalı serbest Batman çizgiromanı The Killing Joke geliyor. The Killing Joke, zaten karanlık bir atmosfere sahip olan Batman evreninde geçen, ancak normalden daha da karanlık daha da sert bir hikâye ve Joker’in geçmişine dair bilgiler veriyor. Ancak çizgiromanda Joker’in enfes bir repliği var ki, Todd Phillips’in bu konuda ne düşündüğünü merak etmemek imkânsız. Joker diyor ki “Eğer geçmişim olacaksa, birden fazla geçmişim olsun isterim”. Moore’un Joker’i, Phillips’in Joker’ine alenen geçmişten bir eleştiride bulunmuş gibi görünüyor an itibarıyle (Burada Nolan’ın ve Ledger’ın Joker’i, geçmişiyle değil eylemleriyle kendisini tanımlayan hâliyle Joker’in The Killing Joke’da dillendirdiği arzusuna daha uygun düşüyor sanki).

Mükemmel bir görsel tasarının ürünü olan Joker’de Phillips’in rejideki işçiliğini son derece başarılı bulmakla beraber, ilham kaynaklarından da bahsetmek gerekir. 70’li yılların, Amerikan Yeni Gerçekçi Sineması’nın izinden giden, Taksi Şoförü – Taxi Driver, Komedinin Kralı The King of Comedy, Köpeklerin Günü – Dog Day Afternoon, Şebeke –  Network gibi filmlere hem hikâyesinde, hem de görsel dünyasında, hem de kurduğu anlatıda çok şey borçlu olan Phillips, filmde varlığını sürekli hissettiren bir yönetmenlik sergiliyor ancak bunun bir şova dönüşmesine de sebep olmuyor (zira şov kısmını Phoenix yeterince üstleniyor, yer yer abartıya kaçsa da seyirlik bir şekilde).

Filmde kahramanımız Arthur’un palyaço görüntüsüyle ilgili Phillips ve ekibinin ABD’nin en ünlü seri katillerinden John Wayne Gacy’den ilham aldığını da belirtmek gerekiyor. 33 kişinin katili olan Gacy, hayır işleri için palyaçoluk yapmasıyla biliniyor. Hâliyle filmin, bilhassa finale doğru Joker’in popülerleşmesini, seri katillerin medyanın etkisiyle popülerleşmesine benzettiğini söylemek de mümkün. Lakin Phillips’in ıska geçtiği kimi meseleler var ki filmle ilgili serin bir duruş sergilemeye sebep oluyor. Joker, toplumun kaynadığı, zenginlerin rahatını kaçıran sokak olaylarının başladığı bir Gotham sunuyor bizlere. İşlediği cinayetlerle ünlenen Joker de bu toplumsal patlamanın hem sonucu hem de sembolüne dönüşüyor bir noktada. Resme bu şekilde bakınca film, toplumsal olaylarla ilgili iktidarların en klişe söylemlerini ete kemiğe bürümüş gibi oluyor (isteyerek veya istemeyerek). Zira devlet erkine göre sokak hareketleri tehlikelidir, çünkü kolay manipüle edilebilir, sokak kendisine yanlış kişileri lider seçebilir. “Meydanları kaptırırsan, bir daha geri alamazsın.” Bunlar muktedir olanın sokağa karşı temel argümanlarıdır çoklukla Phillips’in Gotham’ındaki isyana dâhil olan halkın Joker’i, televizyondaki açıklamasına göre de kendisine saygısız davrananları öldüren bir katili sembol seçmesiyle bu durum ne yazık ki benzeşiyor ki bu filme temel itiraz noktası olabilir. Bu düşünce beraberinde “Acaba izleyicinin hiç empati kuramayacağı bir “anti anti kahraman filmi” olabilir miydi Joker” sorusunu da getiriyor. Filmle ilgili kesin yargılara varmadan, demlenmesini, benzeri başka filmlerin de ortaya çıkmasını, tarihin akışında nasıl bir yer alacağını beklemek, sonra yeniden ve yeniden konuşmak gerekebilir; bu da filmin görece kusurlarına rağmen her hâlükarda bir kilometre taşı olarak anılacağının göstergesi sanki.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi