Roman Polanski’nin Rosemary’s Baby filmi ve Robert Aldrich’in The Dirty Dozen’i başta olmak üzere birçok filmde karşımıza çıkan, anaakım sinemasının gözde aktörlerinden John Cassavetes’in Amerika macerası henüz yedi yaşındayken başlar. Ailesiyle birlikte Yunanistan’dan göç eden Cassavetes, Amerikan Dramatik Sanatlar Akademisinde aldığı eğitimden sonra, küçük rollerle sinema dünyasına adım atar. Onu sinema tutkunları için ilham veren bir isme dönüştüren ise anaakım filmlerdeki performanslarından ziyade, yönetmen koltuğunda oturduğu on iki uzun metraj filmle Amerikan bağımsız sinemasının öncülerinden biri olmasıdır.

Cesaret Veren Bir Başkaldırı: Amerikan Bağımsız Sineması

Her ne kadar Fransa topraklarında doğmuş olsa da bugün “sinema” menşeili her konuşmanın olmazsa olmazı Amerika’dır. Sektör üzerinde ciddi bir hegemonyaya sahip, hatta bu özelliğiyle uzun yıllar dünya sinemasında belirleyici bir görev üstlendiği hususunda hemfikir olabileceğimiz Hollywood sineması gibi köklü bir camiaya “Ben senin alternatifin olarak buradayım” demek ve bu durumu tüm dünyaya kabul ettirmek hiç de kolay olmasa gerek. Yapımcının ticari kaygısının birinci planda tutulduğu Hollywood endüstrisine tepki olarak doğan Amerikan bağımsız sineması, sanat camiasında oluşan açlık hissini de bir anlamda doldurur. Sinemada yeni bir dil oluşturarak, tüketim sarhoşluğu içerisindeki kitleye yeni bir bakış açısı sunmak başlı başına hayranlık uyandıran ve cesaret isteyen bir durum. Aslında Fransız Yeni Dalgası gibi örgütlü bir başkaldırı örneği sunmayan bağımsız sinemacılar için önemli olan, ticari kaygılardan ziyade her yönetmen ve yaratıcı ekibin öznel bakış açılarıyla oluşan estetik kaygılardır. Filmler genellikle yaratıcı ekibin maddi desteğiyle ya da bir önceki filmin kazancıyla yapılır, bu nedenle herhangi bir kurum ve kuruluşun müdahelesi olmadan var olabilirler. Her ne kadar örgütlü bir hareketin ürünü olarak doğmamış olsa da her biri Hollywood’un kalıplaşmış yapısına tepki içeren bu bağımsız filmler, çok düşük bütçelerle bile iyi filmler çekilebileceğini tüm dünyaya kanıtlar niteliktedir.

“Bağımsız” kelimesi ilk olarak 1918 yılında karşımıza çıkar. Edison Yatırım Ortaklığı çatısı altında bir araya gelen büyük film yapım ve dağıtım şirketlerinin kendi şartlarını dayatan bir endüstriye dönüşmesi üzerine Mary Pickford, Charles Chaplin, Douglas Fairbanks ve D. W. Griffith 1919’da bir araya gelerek United Artists’i kurar. 1941 yılında ise şirket; Walt Disney, Orson Welles gibi isimlerin de desteğiyle kurulan Bağımsız Film Yapımcıları Topluluğunu duyurur. Hollywood endüstrisinin dayatmalarına karşı bağımsız filmcilerin hakkını korumayı hedefleyen bu topluluğun varlığı Amerikan bağımsız sinemasının gelişim sürecinde dikkate değer bir dönemeçtir.

Birçok bağımsız yapım şirketinin ekonomik faaliyetler sebebiyle büyük şirketlere satılması ve yapım, dağıtım, gösterim sistemindeki tekelleşme üzerine düşündüğümüzde Amerikan bağımsız sinemasının bağlam kaybı yaşaması gibi bir tehlike söz konusu. Benim de benimsediğim bu genel kanı, gün geçtikçe derinleşen bir kaygıya dönüşse de David Lynch, Coen Kardeşler, Brain De Palma, Jim Jarmusch, Wes Anderson, Sofia Coppola gibi efsaneler neyse ki mevcut duruma direnerek bu politik duruşu korumayı sürdürüyor. Sundance Film Festivali, Avrupa Bağımsız Film Festivali ve !f İstanbul Bağımsız Film Festivali gibi platformlarda varlığını sürdüren “bağımsız film” endüstrisi yapısal ve biçimsel anlamda herhangi bir sebeple içi boşaltılmadan yaşamaya devam eder umarım. Elbette bu durum, kendini bu tarz bağımsız festivallerde var edebilen bir oluşumun ancak bizim desteğimizle ayakta kalabileceğinin de bir göstergesi.

Az bütçeyle çekilmiş olması ya da mutlaka politik bir görüşü ifade etmesi gibi çerçevelerle sınırlandırılsa da aslında her yönetmenin kendi kimliğiyle var ettiği anlatı yapısı, her bağımsız filmi “kendine has” kılar. Genellikle Hollywoodvari bir “kahraman” prototipi barındırmayan ve gündelik hayatın basit senaryolarla karşımıza çıkması bağımsız filmleri Hollywood endüstrisi ürünlerinden ayırır. Bağımsız filmlerde kahramanlar genellikle toplumsal normlara uymayan aykırı tiplerdir. Hollywood’a kıyasla daha az parlatılmış, şişirilmiş ve daha çok derinliğe sahip karakterlerden söz edilebilir. Kahramanların iç dünyasına doğru yolculuklar vadeden bu oluşum, kara mizahtan sıklıkla beslenerek alternatif bir sinema dili oluşturur. Bu mizah, asla Hollywood’un birçok örneğinde olduğu gibi seyirciyi gerçeklik düzleminden ayırmak ve ona bir rüyalar alemi vadetmek gibi apolitik bir görev üstlenmez.

Cassavetes ve Doğaçlama Tutkusu

Amerikan Bağımsız Sineması’na yön veren yönetmenliği üzerinde durmadan önce Cassavetes’in oyunculuğundan bahsetmek gerekir. Kariyerinin ilk yıllarından itibaren doğaçlamaya dayalı bir oyunculuk anlayışı benimseyen Cassavetes, performansını sergilerken tıpkı bir yazar gibi durum ve çatışma yaratabilme, bir bakıma o an için sadece oyunda kalabilme ve oyunun gidişatına göre şekil alabilme yeteneğine sahiptir. Yıllarca bu yöntemi kullanarak anaakım sinemada ter dökmüş olan Cassavetes’in doğaçlama mizansene dayalı rol yapma yeteneği aynı zamanda onu iyi bir yönetmen yapar.

Yönetmenlik kariyeri boyunca Hollywood endüstrisinin dışında kalabilmeyi başaran Cassavetes’in, doğaçlama yeteneği ilk filmini çekme hikayesinde de kendini belli eder ve bu hikaye bir hayli eğlencelidir. Başrolünde oynadığı Edge of the City (1957)’nin reklam kampanyası nedeniyle bir radyo programına konuk olan Cassavetes, dinleyicilerden gelen bir soru üzerine filmi yönetmeni Martin Ritt’ten daha iyi yönetebileceğini söyler. Sonra bu iddiasının arkasında durarak radyoyu dinleyen herkesten çekeceği ilk film için 1 Dolar destek ister. İşte eğlenceli kısım; birileri bu şakayı ciddiye alır ve program sonrası radyoya dinleyicilerden 2000 Dolar gelmiştir. Yakın çevresinden de destek alan Cassavetes nihayetinde toplamda 40.000 Dolar bütçe ile ilk filmi Shadows’un (1958) çekimlerine başlar. Açılış jeneriğindeki “Jean Shepherd’ın Gece İnsanları Sunar” gibi tatlı bir jestle başlayan film, görüntü yönetmeni Erich Kullmar dışında tamamen tecrübesiz bir ekiple çekilir. Hem biçimsel hem içerik bakımdan Amerikan bağımsız Sinemasının dönüm noktası olarak kabul edilen film, bağımsız sinemaya bir kimlik kazandırmıştır. Cassavetes, sırtını cazın büyüleyici doğaçlama havasına dayadığı bu ilk filmi ile, aynı dönemlerde ortaya çıkan Fransız Yeni Dalgası’yla benzer dinamiklere sahip nefis bir büyüme hikayesi anlatır. Caz sanatçısı Ben ve iki arkadaşının edebiyat ve sanat camiasındaki kimlik arayışlarına eşlik ettiğimiz film, aynı zamanda aslına sadık bir New York portresidir.

Yönetmenin 1954 yılında evlenip hayatını kaybedene kadar evli kaldığı hayat arkadaşı, Altın Küre ve Emmy ödüllü oyuncu Gena Rowlands’tan bahsetmezsek bu yazı eksik kalır. Cassavetes, neredeyse bütün filmlerinde çalıştığı Rowlands ile aşmış bir doğaçlama performansı sergileme fırsatı elde eder. Sorunları olan birkaç çift üzerinden evlilik kurumuna yaklaşımına dair fikir edinebileceğimiz Faces (1968), yönetmenin en önemli filmlerinden biri kabul edilen ve bir ev hanımının toplumsal rolünün altında ezilişini konu edinen A Woman Under the Influence (1974), alkolik bir tiyatrocunun zamana karşı direnme hikayesi olan Opening Night (1977) bu muhteşem ikilinin iş birliklerinden sadece bir kısmıdır.

Aslında tatlı bir iddia ile başlayıp kendinden sonraki nesle ilham verecek bir filmografiye sahip kaç yönetmen sinemasından bahsedebiliriz ki? İyi ki geçtin aramızdan Cassavetes.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi