Dziga Vertov’un 1929 yapımı filmi Kameralı Adam – Chelovek s kino-apparatom, modern kent ve sinemanın birlikte nasıl var olabileceğinin ilk göstergelerinden biridir. Hem görsel hem işitsel bir sanat dinamiği olan sinemanın anlatısını besleyen güçlü bir unsur olarak karşımıza çıkan kentsel mekân pratiği; hikâyenin geçtiği dönemin özellikleri, kültürel ve sosyolojik yapısı ve karakterlerin kimlikleri hakkında bize önemli ipuçları verebilir. Siegfried Kracuer’in sinema kuramında yer verdiği anekdotlarla kentle daima bir bağ kuran sinema üzerine doyurucu okumalar yapabileceğinizi hatırlatarak asıl konuya dönmek isterim.

Amerikan bağımsız sinemasının en sevdiğimiz isimlerinden Jim Jarmusch’un filmlerinde olmazsa olmaz bazı unsurlar vardır: Güneş gözlüğü, sigara, kahve, arabalar, sürekli birbirleriyle iletişim problemi yaşayan arıza karakterler… Günlük hayatın cazibesini yansıtan, sinematografik anlamda iz bırakan ve hatta iyi müzikler dinleyebileceğiniz ikonik bir sinemadan bahsedebiliriz aynı cümle içerisinde. Popüler kültürden ziyade daha çok alt kültürle temasa geçebildiğimiz bu filmler, aynı zamanda aidiyet duygumuzu da harekete geçirir. Bu yaklaşımı bireysel hayatlarımızda pratiğe dönüştürerek ifade edecek olursak; oturduğumuz semtlerden bütün bir günü geçirdiğimiz ofislerimize kadar birçok mekân kişiliğimiz hakkında diğerlerine fikir verir. Sinemada da farklı değildir, bir karakteri öykünün geçtiği mekândan bağımsız düşünmek ancak fantastik bir hikâye izliyorsak zaman ve mekân bağlamında göz ardı edilebilir. Hayatın, içinde yüzülen duygusal gelgitlerden bağımsız yorumlanamayacağının altını çizen ve bu tavrı tutkuyla yaptığı işe de geçiren Jim Jarmusch’un bize anlattığı öykülerin bir ruhu olduğuna hemfikir miyiz acaba? Bana kalırsa, bu hissin hikâyenin geçtiği mekânlarla alakası bir hayli fazla.

Gizem Treni – Mystery Train (1989)

İlk durak bluesun kalbinin attığı Memphis. Tek bağlantıları aynı otelde kalmak olan üç birbirinden bağımsız hikâyeyi verdiği ipuçlarıyla birleştirmemizi isteyen Jim Jarmusch, günlük hayatta başımıza gelebilecek absürtlükleri karakterler arasındaki arızalı iletişimler üzerinden ön plana çıkararak Amerikan rüyasına alaycı bir yaklaşım sergiliyor. Biri Elvis Presley biri Carl Perkins hayranı Japon turistler, bir gece daha şehirde kalmak zorunda kalan kaçak İtalyan bir kadın ve terk edilmiş bir koca ile onun mahalle delikanlısı kayınbiraderinin öyküsüne daldığımız film, çokkültürlü bir anlatı sunuyor. Jarmusch’un tüm filmlerinde ele aldığı sosyolojik adaptasyon problemi karakterler üzerinden olduğu kadar; trenin geçişi, sokak lambaları gibi birbirini tekrar eden şehir manzaralarıyla da destekleniyor. Müzik tercihleriyle her zaman dikkat çeken yönetmen, ekürisi Tom Waits’i bir radyo Dj’i olarak hikayesinde değerlendirmeyi ihmal etmiyor. Özellikle sinematografik anlamda doyurucu bir deneyim vadeden Mystery Train; Elvis Presley’in, Otis Redding’in, Junior Parker’ın, Roy Orbison’un koşup oynadığı sokaklarda bize bir şey hatırlatıyor: hiç karşılaşmamış bile olsak aynı hikâyenin bir parçasıyız.

Dünyada Bir Gece – Night on Earth (1991)

Los Angeles, New York, Paris, Roma ve Helsinki’de kısa ama hiç unutamayacağınız bir yolculuğa ne dersiniz? Henüz ilk adımınızı attığınız bir şehirde, o şehre ait ilk izlenimleri bir taksi şoföründen öğreniyor olmanız çok da uzak bir ihtimal değil. Taksilerde yapılan sohbetler birbirimizi bir daha görüp görmeyeceğimizle doğru orantılı olarak, rutin ilişkilerimizden daha samimi ve gerçekçi olabiliyor. Sırtını tam da böyle bir olay örgüsüne yaslayan Jarmusch, eş zamanlı olarak anlattığı hikâyelerde beş farklı taksi şoförünün beş farklı şehirde yolcularıyla birlikte deneyimlerini ele alıyor. Jarmusch’un genellikle amatör oyuncularla çalıştığı bilinse de Winona Ryder ve Gena Rowlands bu filmin en güzel detaylarından sadece ikisi. Tıpkı hayatın kendisinde olduğu gibi, herkesin derdi kendine ve hepimizi hayatta kalmaya zorlayan motivasyonlar birbirinden farklı. Ve bu durumun su götürmez bir gerçek olması, coğrafya kitaplarında öğretilen sınır çizgilerine rağmen kendini var edebilmesiyle daha da vurucu bir etkiye dönüşüyor. Kimi şehrin ışıkları arasında kimi karlarla kaplı yollarda usulca ilerleyen bu arabalar, bizi içinde yaşadığımız kentlerle kurduğumuz iletişim üzerine düşündürüyor. Sinema ve kent ilişkisinde Jarmusch’un filmografisinde ilk sırada yer alan Night on Earth, etkileyici finaliyle de aklınızda kalacak.

Kahve ve Sigara – Coffee and Cigarettes (2003)

Jarmusch’un sinemada zaman ve mekân bağlamlarını kendi istediği şekilde yorumladığı filmlerden biriyle daha karşı karşıyayız. Üstelik yine güçlü bir sınır ihlalinden bahsedebiliriz. Peki, bu sınır ihlali neye karşı? İnsanlar sinema, müzik, hayat, felsefe, sanat ve daha birçok dinamik üzerine iletişim hâlinde görünüyorlar. Döngüsel bir iletişim bu elbette; hani şu bir türlü dünyayı kurtaramadığımız masalar… Biri gelir oturur, öbürü kalkar hani, sen de arada bir kalkıp bir kahve sigara molası verirsin. Her kafadan bir ses çıkar, hepsinin her konuda söyleyecek illa ki birkaç cümlesi vardır, buna sen dahil. İletişimin bu kadar yoğun olduğu, hatta çağımızın teknolojisiyle araçları istediğimiz ölçüde kullanabileceğimiz gerçeğiyle şöyle bir yüzleşme vakti. E peki, bu iletişimsizlik ne şimdi, şaka mı? Jim Jarmusch sinemasında sıklıkla karşımıza çıkan ironilere, absürtlüklere doyacağımız, izledikçe kahve ve sigaraya abanacağımız bu film, somut bir kent bağlamı kurmadığı hâlde bizi o potaya çekmeyi başarıyor. Görsel ortaklıklar yakalabileceğiniz birbirinden bağımsız gibi görünen ama aynı şeyi söyleyen 11 farklı kısa hikâye ve akıcı diyaloglar serisinden oluşan bu film, çağımızın vebası iletişimsizlik üzerine söylenmiş en güzel sözlerden biri. Dünyanın her neresinde olursak olalım, hangi dili konuşursak konuşalım, iletişimi var edenin sadece dil olmadığının altını çizen nefis bir Jarmusch filmi.

Sadece Âşıklar Hayatta Kalır – Only Lovers Left Alive (2013)

Popüler kültüre tepki olarak doğduğunu düşündüğüm ve yaptığı her işle bunu kanıtlamış bir yönetmen olarak Jarmusch’un bir vampir filmi çekeceğini konuştuğumuz o günleri hatırlıyorum da; ortaya bu kadar güçlü bir hikâye çıkaracağından en ufak bir şüphem yoktu doğrusu. İnsanlık tarihine çok uzun yıllar tanıklık etmiş ve tam da aynı sebepten tüm inancını ve umudunu yitirmiş iki depresif âşığın hikâyesini anlatan film, terk edilmiş hayalet kasaba Detroit’ten bir anda Fas’ın “yaşayan” şehri Tanca’ya götürüyor bizi. Hem Jarmusch hem karakterleri Eve ve Adam hem de bizim için bambaşka bir kültür, alternatif bir dil. Dünyanın tüm yükünü omuzlarında hissetme hâlinin beraberinde getirdiği o depresif etkiyi bile yıkabilecek umudun var olduğunun altını çizen büyüleyici bir hikâye. Fas’ın sarı sokak ışıklarıyla aydınlatılmış içine çeken karanlığında kan kırmızısının davetkârlığına icabet bizimkisi. Yasmin Hamdan’ın şehrin mistik portresini gün yüzüne çıkaran ezgileriyle içinde kaybolup gitmek isteyeceğiniz bir hikâye daha. Başınızı doğunun omuzlarına yaslayıp ağlamak için hiç de direnmeyeceğiniz türden bir derinlik.

Paterson (2016)

Sıradan bir insanın sıradanlaşmış hayatına başka kim bu kadar şiirsel yaklaşabilirdi, emin değilim. New Jersey’deki Paterson adlı küçük bir kasabada otobüs şoförlüğü yapan, konuşmayı pek sevmeyen ve en büyük tutkusu yanından hiç ayırmadığı not defterine şiirler yazmak olan “kendi hâlinde” bir karakter Paterson. Herkesin kolaylıkla kendinden bir parça yakalayabileceği, en azından yakalamak isteyeceği hırslardan arındırılmış küçük hayatında bize şu cümleyi kurduran anları hatırlatıyor: “Burası dünya yahu. Burası bu kadar işte.” Jim Jarmusch sinemasının minimal etkilerinin belki de en çok hissedildiği bu film, günlük hayatı hiçbir yönüyle zorlama olmayan hâliyle öylece karşımıza çıkarıyor. Paterson hem bir şehir hem bir karakter olarak karşımızda ve bu ikisi arasındaki benzerlik, sinema ve kent ilişkisinin en somut örneklerinden birine dönüşüyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi