Sinema tarihinin gidişatını Fransız Yeni Dalgası’ndan bağımsız düşünemeyiz ve tabii Jean-Luc Godard bu akımın en önemli isimlerinden biri. Her ne kadar zihinlerde Yeni Dalga ve Godard’ın ismi hep yan yana dursa da, o her zaman bu akımın etkisiyle çektiği filmlerin elde ettiği başarılarla yetinmedi. ’68 Mayısı’nda tüm dünyada olan siyasi hareketliğin etkisiyle bu filmlerin, mevcut burjuva düzenine hizmet ettiğini düşündü; artık -yine- yeni daha politik, işçi sınıfının saflarında yer alacak bir sinema pratiğinin peşine düştü. Devamında biçimsel anlamda daha da radikal noktalara uzanıp video sanatının etkisiyle çalışmalara imza attı. Dolayısıyla Godard hem çağdaşı olan hem de kendinden sonra gelen sayısız sinemacı üzerinde etkili oldu. Fakat, onun da etkilendiği sinemaya bakışını üzerinde doğrudan dönüştürücü etki yapan sinemacılardan ve filmlerden de mevcut elbet. Biz de bu fikirden yola çıkarak tüm zamanların en önemli yönetmenlerinden Jean-Luc Godard’ın sinemasını etkileyen 8 harika filmi bir araya getirdik.

Jean-Luc Godard Sinemasını Etkileyen 8 Harika Film

Kameralı Adam – Chelovek s kino-apparatom (1929)

Belgesel sinemanın belki de en önemli filmi diyebileceğimiz, Dziga Vertov imzalı Chelovek s kino-apparatom, hem imajları kullanma biçimi hem de politik yönelimi ile Jean-Luc Godard’ı en çok etkileyen filmlerin başında gelir. Hâl böyleyken, Godard’ın 1968’de Jean-Pierre Gorin’le kurdukları ekibin adının da Groupe Dziga Vertov, yani Dziga Vertov Grubu olması elbet tesadüf değil. Gorin bu ismin ilk başta bir şaka olarak ortaya çıktığını söylese de, estetik kavramına olan ideolojik bakışlarının da bu kararda etkili olduğunu inkâr etmez. Kaldı ki ikilinin; çağdaşı Sergei Eisenstein yerine Vertov’u daha kıymetli buluyor oluşları eserlerine de yansır. Çünkü Dziga Vertov Grubu’nun filmlere bakıldığında Eisenstein’ın klasik anlatıya, karakter gelişimine önem veren yaklaşımından ziyade, konvansiyonel karakter kavramının ortadan kalktığı, sınıfsal bakışın öne çıktığı tutumun etkileri kolayca görülür.

Orfe – Orphée (1950)

Rivayete göre Godard, Paris’e ilk geldiğinde yeni jenerasyonun Jean Cocteau‘su olacağını iddia eder. Bu iddia gerçekliği kanıtlanamadığı için rivayet olarak kalsa da, usta yönetmenin eserlerinde 20. yüzyılın en etkileyici sanat insanlarından Cocteau’nun etkisi görülmektedir. Örneğin Godard’ın ezber bozan 1987 tarihli Kral Lear uyarlamasının birçok noktasında Cocteau’nun fotoğraflarını görebiliriz. Yine de Jean Cocteau’nun etkisinin en yoğun şekilde hissedildiği Godard filminin Alphaville olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır. Cocteau’nun sinema alanında verdiği en önemli eser olan Orphée, adının aldığı mitolojik anlatının modernize edilmiş hâlidir. Godard da bu filmin ana karakterinin içinde bulunduğu arayış durumunu Alphaville’in ana karakteri Lemmy Caution’a uyarlar. İki filmin merkezinde de dil ve şiir olgularının yer alıyor oluşu bu iki sinema başyapıtını birbirlerine daha da yaklaştırır.

Dişi Kartal – Johnny Guitar (1954)

Hollywood klasiklerinin Fransız Yeni Dalgası üzerinde ne kadar etkili olduğu bilinen bir gerçek. Özellikle biçimsel ve sanatsal anlamda, endüstriyel bir tutum içinde olmadan, o coğrafyada kendi sinemasını yapmak için mücadele vermiş yönetmenlerin dönemin genç Fransız sinemacıları üzerindeki etkisi daha da fazla olmuştur. Bu isimlerden birisi de kesinlikle Nicholas Ray. Asi Gençlik – Rebel Without a Cause ve Tehlikeli Arzular – Bigger Than Life gibi başyapıtlara imza atmış yönetmenin en başarılı filmlerinden biri de Johnny Guitar’dır. Bu filmin Godard üzerindeki etkisini görmek için Çılgın Pierrot – Pierrot le fou’ya göz atmak yeterli. Zira bu filmde Jean-Paul Belmando’nun canlandırdığı karakterin, kendisini eğitmesi gerektiğini söyleyerek hizmetçisinin üçüncü kez Johnny Guitar’ı izlemesine izin verdiği görülür. Ne de olsa Godard’ için, bir eleştirisinde yazdığı gibi  “sinema Nicholas Ray’dir.”

İtalya’ya Yolculuk – Viaggio in Italia (1954)

İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin en önemli yönetmenlerinden Roberto Rossellini’nin imzasını taşıyan Viaggio in Italia, Fransız Yeni Dalgası üzerinde ciddi anlamda etkisi olmuş filmlerden biridir. Bu film, anlatı sinemasının klasik yönü ile belgesel sinemanın gerçekliğini bir araya getirmekteki başarısıyla Yeni Dalga’ya ilham olmuştur diyebiliriz. Her ne kadar Godard ve Rossellini sık sık fikir ayrılığına düşse de, bu iki usta sanatçının yolu kariyerleri boyunca birçok kez kesişmiştir. Bunlardan biri de Godard 1963 yapımı Jandarmalar – Les carabiniers filmidir. Öyle ki Godard; yapımın uyarlandığı Beniamino Joppolo’nun tiyatro oyunundan, Rossellini’nin bu eseri 1962 yılında sahneye koyması vesilesiyle haberdar olmuştur.

Kırmızı Işıklı Semt – Akasen chitai (1956)

Japon sinemasının en büyük ustalarından Kenji Mizoguchi, özellikle anlattığı kadın hikâyeleriyle anılır. Özellikle hayatın karşılarına çıkardıkları olumsuzluklardan nasibini almış, fahişelik gibi işler yapmak zorunda kalmış kadınlar, Mizoguchi filmlerinde sıklıkla karşımıza çıkar. Biçimsel olarak çok farklı noktalarda dursalar da, Godard’ın en bilinen yapıtlarından Hayatını Yaşamak – Vivre sa vie, tematik anlamda Mizoguchi’nin Akasen chitai filmine kökünden bağlıdır. Öyle ki Fransız sinema yazarı Jean Douchet, Vivre sa vie gibi bir film yapmanın, Mizoguchi’nin son eseri olma özelliğini de taşıyan Akasen chitai olmadan mümkün olmayacağını iddia eder bir yazısında.

Cehennem Silahşörleri – Forty Guns (1957)

Pierrot le fou’nun başlarındaki parti sahnesinde Jean-Paul Belmando’nun karakteri, bizzat Amerikalı yönetmen Samuel Fuller’la karşılaşır ve ona sinemanın ne olduğunu sorar, aldığı cevap son derece ilginçtir: “Film bir savaş alanı gibidir. Aşk, nefret, aksiyon, ölüm… Ya da tek kelime ile duygu.” Godard’ın sinemaya bakışını da yansıttığını söyleyebileceğimiz bu ifadeleri dile getiren Samuel Fuller için, yukarıda Nicholas Ray için söylediklerimizi tekrar edebiliriz. O da Ray gibi, Hollywood sisteminin içine sıkışmış, burada kendi sinematik duruşunu sergilemiş bir auteur‘dür. Samuel Fuller’ın Godard üzerindeki etkisi Serseri Aşıklar – À bout de souffle’da iyice belirgin hâle gelir. Godard bu filmde, Fuller’ın Forty Guns filminde kullandığı, tüfeğin ucundan kadrajlama tekniğini tekrar eder.

Yankesici – Pickpocket (1959)

Robert Bresson’un ruhani sineması ile Godard’ın dünya görüşünün birbirlerine taban taban zıt olduğunu pekâlâ söyleyebiliriz. Buna rağmen Godard, Bresson’un kendi sineması üzerindeki etkisini hiçbir zaman inkâr etmez. Öyle ki, yazarlarından olduğu efsanevi sinema dergisi Cahiers du Cinéma’nın 1959 yılının en iyi filmleri seçkisinin en üstüne Pickpocket’ı yerleştirir Godard ve şu cümleleri kurar: “Sürekli Pickpocket’tan etkilendiğim gibi etkilenmek isterim. Düşünüyorum da, böyle bir şey yapılabiliyormuş.” À bout de souffle’la aynı dönem Paris sokaklarında çekilen Pickpocket’ın 1963 tarihli Küçük Asker – Le petit soldat’ın ilham kaynağı olduğu bizzat yönetmen tarafından ifade edilse de, bu başyapıtın etkilerini birçok başka Godard filminde görmek mümkündür. Özellikle Vivre sa vie gibi karakter odaklı anlatıları buna örnek gösterebiliriz.

Ve Yaşam Sürüyor – Zendegi va digar hich (1992)

Godard’ın en sık alıntılanan sözlerinden biri şüphesiz ki “Sinema D.W. Griffith ile başlar, Abbas Kiarostami ile biter”dir. Godard bu ifadeyi, Kiarostami’nin Zendegi va digar hich filmi üzerine söylemiştir ve muhtemeldir ki bu yapımın kurmaca ve gerçeklik arasındaki sınırı ustaca muğlaklaştırıyor oluşu Godard’ı derinden etkilemiştir. Godard’ın kariyeri boyunca sinemanın doğasına kafa yorduğunu düşünürsek, bu gayet anlaşılabilir bir durum. Her ne kadar bu ifade için pişmanlık duyduğunu ifade etse ve İranlı yönetmeni sonraki dönemde eleştirse de Godard’ın kariyerinin son döneminde, Kiarostami’nin şiirsel sinemasının etkisi hissedilebilir. Özellikle 2004 tarihli Müziğimiz – Notre musique gibi filmlerinde Godard, daha önce pek benzeri görülmemiş şekilde şiirsel bir üslubu tercih eder.

Kaynak

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi