Afrika kıtasının en büyük ve en fazla tarihi öneme sahip ülkelerinden biri olmasına karşın Güney Afrika’nın sinema alanındaki etkisi oldukça kısıtlıdır. Eski bir Britanya kolonisi olmasının etkisiyle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra azınlıkta olan beyazların git gide yönetimde gücü ele geçirerek uygulamaya koydukları “ırk ayrımcılığı” (apartheid) politikaları da Anglo-Sakson etkisine rağmen kalite açısından oldukça zayıf filmlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. “Beyazlara ve siyahlara yönelik ayrı filmler yapılmasıyla şekillenen endüstri genel olarak Amerikan sinemasını taklit etmeye yönelmiş ve beyazların siyahlara olan üstünlüğünü vurgulayan propaganda zihninden uzaklaşamamıştır. Apartheid’ın etkisiyle ülke, sinema alanında da dünyanın geri kalanından koparken uygulanan sansür politikaları da sinemayı bir dil olarak seçen sanatçıları zor durumda bırakmıştır.” (Teksoy, 2005: 727).  Hatta 60’ların sonuna doğru siyahi istismar filmleri (blaxploitation) üzerinden B tipi bir üretim artış gösterirken sinema tamamen kaçış ve fantezi içeren filmlere emanet edilmiştir. Bu ortamda küçük bir sermaye ile sinema alanına girdikten sonra git gide Güney Afrika sinemasının “tek adam”ına dönüşen Jamie Uys’un başarısı, ülke sinemasının dünya ile tek bağlantısı olarak görülebilir. 17’si uzun metraj olmak üzere 24 filme imza atan ve bir de Altın Küre kazanan Jamie Uys’un yaptıkları, şüphesiz ki onun özellikle Hollywood geleneğini ve slapstick komedi anlayışını alıp ülkesine özgü ögelerle harmanlamasının bir sonucudur.

1951’de çektiği Daar doer in die bosveld ile başlayan sinema kariyerinin ilk filmlerine ulaşma şansı bulamasak da Jamie Uys’un ırksal ve dinsel farklılıklar üzerine yoğunlaştığı söylenebilir. Filmler konu itibarıyla yerli halk ile beyazlar arasındaki kültür farklılıklarından kaynaklanan yanlış anlaşılmalara dayanmaktadır. Bu farklılıklar bazen bir komediye, bazen ise öldürülen kızının intikamını almak isteyen bir kabile şefinin öyküsüne kaynaklık eder.

1969 yılında çektiği Çölde Kaybolan Çocuk – Dirkie’nin dünya çapında televizyonlarda yer bulmasıyla birlikte Jamie Uys, tanınmayan bir kahramana dönüşür. Çölde tek başına hayatta kalmaya çalışan bir çocuğun öyküsünü anlatan film, 1970’li yıllarda çocuk olan izleyiciler için her sahnesi hatırlanan ama adı bir türlü akla gelmeyen bir klasik hâlini alır.

1974 tarihli Beautiful People belgeseli ile Namib Çölü’ndeki hayvanların yaşantılarını modern toplumlar üzerinden tiye alarak beklenmeyen bir başarı yakalar ve ertesi yıl En İyi Belgesel Film dalında Altın Küre kazanır. Funny People (1976) ile komedi anlayışını gizli kamera şakalarından oluşan bir filmle sürdürür ve 1980’de kendisini dünyaca üne kavuşturan Tanrılar Çıldırmış Olmalı – The Gods Must Be Crazy filmine imza atar. Kalahari Çölü’nde yaşayan bir Afrika kabilesinin gökten düşen Coca-Cola şişesi ile olan etkileşimi ile başlayan film, diğer paralel öykülerle birlikte sessiz dönem komedilerini ve slapstick türünü andıran yapısıyla dünya çapında 60 milyon dolar gişeye ulaşır. Filmin sadece ABD’de üç yıl vizyonda kalması, 1989’da aynı isimli devam filminin çekilmesine de kapı aralar.

Jamie Uys, genel olarak düşük bütçelerle çalışmasına karşın yüksek gişe gelirine ulaşan bir yönetmen olarak ün kazanır. Amatör bir botanikçi olmasının yanı sıra bisikletle yaptığı uzun geziler, onun doğaya bakışını şekillendirmiştir. Hiçliğin ortasında yer alan Kalahari ve Namib gibi çöllerdeki yaşamı yıllarca süren çekimlerle gün yüzüne çıkaran ve bununla yetinmeyip temel düzeyde kalsa da konvansiyonel sinema ile birleştiren Uys, sıklıkla “işkolik” olarak nitelendirilmiştir. Hatta The Gods Must Be Crazy’nin günde 18 saate varan çekimleri yönetmenin kalp krizi geçirmesine neden olmuş ve 29 Ocak 1996’da yine bir kalp krizi sonucunda hayatını kaybetmiştir. Filmlerinde ırk ayrımına sıklıkla yer verse de bunu daha çok komedi üzerinden ele almasından dolayı eleştirilen Uys, bu tepkilere şu sözlerle yanıt verir: “Bu sadece mesaj içermeyen slapstick komedi. Hayatım boyunca komedi filmleri yaptım ve hiçbir zaman mesaj koymadım çünkü bu endüstri açısından iyi bir şey değil. Mesaj koymak kibirlice bir yaklaşım, izleyicilerin kendi fikirlerini soymuş oluyorsunuz!” Uys’un haklı olup olmaması bir tartışma konusu ama 2006’da “Tsotsi” filmi ile Oscar kazanan Gavin Hood’a gelinceye kadar ülke sinemasının tek sesi olması bir ölçüde insanların elini kolunu bağlayan bir gerçek.

Dirkie – Lost in The Desert (1969)

Yönetmenin ilk önemli filmi olarak nitelendirebileceğimiz Dirkie, rahatsızlığı nedeniyle babası tarafından kırsal bir alana gönderilmek istenen fakat uçağının düşmesi nedeniyle Kalahari Çölü’nde hayatta kalma mücadelesi veren küçük bir çocuğun hikâyesini anlatır. Bu filmde Jamie Uys’un sonraki eserlerinde de karşımıza çıkan birçok ögeye ilk kez yer verilir. Bir anlatıcı bize Kalahari Çölü’nün ne kadar zor bir coğrafya olduğundan bahseder. Sonrasında Dirkie amcasının kullandığı bir uçakla yola çıkarken modern hayatın neden olduğu hastalıklara vurgu yapılarak uygarlaşma ile çöldeki basit ama mutlu yaşama atıfta bulunulur. O güne kadar babası tarafından her türlü tehlikeden uzak tutulan Dirkie, artık çölde yiyecek bulmak, vahşi hayvanlara karşı kendisini korumak ve çölün ortasında kaybolmamak zorundadır. Bu mücadele dengeli ve naif bir anlatımla sunulur çünkü Uys, çöldeki tehlikeleri abartmaktan ziyade oradaki habitata da saygılı davranma yolunu izler. Her canlının hayatta kalmak için belirli bir çaba göstermesi ve insanların da bu habitata girdiğinde olan bitene ancak belirli ölçüde müdahale etmesi gerekmektedir. Dirkie film boyunca hiçbir canlıyı öldürmez ve mümkün olduğunca barışçıl yollarla gıda toplar. Filmin kilit anlarından birinde Dirkie’ye çölde yaşayan yerliler yardım eli uzatır. Fakat kültür farklılığından dolayı birbirlerini anlayamazlar ve Dirkie yerlilere taş atarak onları uzaklaştırmaya çalışır. Sonrasında Dirkie’nin babası aynı yerlilerden yardım alarak oğluna kavuşur fakat yerliler mistik bir biçimde ortadan kaybolurlar. Bu yaklaşım Uys’un apartheid politikasının etrafından dolaşması olarak nitelendirilir ve eleştirilir. Fakat yönetmen tüm filmlerinde benzer bir anlatım kuracak ve mümkün olduğunca çöldeki yerlileri “mutlu, küçük ve hiçbir şeye sahip olmamakla kutsanmış bireyler”e indirgeyecektir.

Filmin hem İngilizce hem de Afrikaans dilinde (Hollandalıların kullandığı bir Afrika dili) iki farklı versiyonu çekilir ve aralarında süre farklılığı bulunmaktadır. Filmin diğer bir ilginç yönü de baba-oğul karakterlerini Jamie Uys’un ve oğlu Wynand’ın canlandırmasıdır. Baba karakterinin bir piyanist olmasının da etkisiyle filme Liszt ve Chopin’in önemli eserleri eşlik ederken bu müzik kullanımı filmin dramatik yapısına da güçlü katkılarda bulunur. Filmde Dirkie’yi sürekli takip eden sırtlanın yarattığı gerilim etkisi sürekli olarak devam ederken yakın dönemde çekilen ve benzer bir senaryoya sahip Walkabout’un aksine Dirkie’de hiçbir tema derinleştirilmez.

Animals Are Beautiful People (1974)

1975 yılında En İyi Belgesel Film dalında Altın Küre Ödülü kazanan Animals Are Beautiful People, aslında Beautiful People adıyla çekilmiş ama The Gods Must Be Crazy’nin kazandığı başarıdan sonra yeniden vizyona girerken isim değişikliğine uğramıştır. Yapımı üç buçuk yıl süren ve sadece çölde çiçeklerin açtığı sekans için üç ay harcanan filmde 152 kilometre uzunluğunda negatif film kullanılmış ve 161 bin kilometrekarelik bir alanda çekim yapılmıştır. Filmin ilk bölümünde Namib Çölü’ne, ikinci bölümünde Okavango Deltası’na ve son bölümde Kalahari Çölü’ne yer verilmiştir. Bir doğa belgeseli olmasına karşın bu yapım, anlatıcının sürekli olarak hayvanların yaşamı üzerinden insanlığa ve uygarlığa atıflar yapmasıyla bir hiciv olma özelliği kazanmaktadır. Her ne kadar anlatı, görselliği zaman zaman manipüle ediyor olsa da ortaya konulan emek ve zengin içerik, filmin başarılı gözlemciliğini ön plana çıkarmaktadır. Filmde çok kısa süreli olarak görülen yerli halk, Dirkie’de olduğu gibi aşırı derecede kutsanmakta ve politikaya yine bir atıfta bulunulmamaktadır.

Bunun dışında filmdeki anlatı, her ne kadar günlük hayatı yansıtsa da hayvanların insanlaştırılması sürecinde belirli klişelere sırt yaslandığı söylenebilir. Bu klişeler de en başta kadın-erkek ilişkileri üzerinden kurulmakta ve kadınların erkeklerin başına sürekli bela olması gibi basit ve desteksiz çıkarımlarla bir komedi ögesi olarak paketlenmektedir. İronik yaklaşım, eserin teknik başarısına gölge düşürmese de filmin çekildiği dönemin ya da kültürün anlayışı düşünüldüğünde tahmin edilebilir bir tercih olarak anlaşılabilmektedir. Ancak filmi başarılı kılan asıl husus; 90 dakikalık bir doğa belgeseli olarak, kurduğu küçük anlatılar arasında güçlü bağlantılar yaratarak merakı hep üst düzeyde tutmasıdır. Sonuçta babunlar gibi insanların da başına ne gelirse hep meraktan gelir.

The Gods Must Be Crazy (1980)

Vizyona girdikten sonra sinema tarihinin en büyük hitlerinden biri olan ve bütçesinin 12 katı gişe elde etmeyi başaran The Gods Must Be Crazy, 90’lı yıllarda Türk televizyonlarında da sıkça gösterilen bir filmdir. Jamie Uys’un bu en başarılı filmi, yönetmene has ögeleri içermekle birlikte komedi tarihine bir saygı duruşu olarak da görülebilir. Filmde üç farklı hikâye iç içe geçmektedir. İlk hikâyede Kalahari Çölü’nde yaşayan bir yerli kabilesinin, bir uçaktan atılan Coca-Cola şişesi ile olan mücadelesi ele alınır. Şişenin çok kullanışlı olması nedeniyle kabile içinde ilk kez kıskançlık ve kavgalar baş gösterir. Bunun üzerine Xi isimli bir yerli, şişeyi okyanusa atmak için yola çıkar. İkinci hikâyede, Güney Afrika’nın merkezinde bir gazetede çalışan Kate, modern hayatın dayatmalarından ve iki yüzlü insanlardan bıkarak öğretmen olma hayaliyle Botswana’ya gider. Burada onu karşılamaya gelen Andrew ile kendilerini bir maceranın içinde bulurlar. Üçüncü hikâyede ise Sam Boga isimli komünist ayrılıkçı hükumete saldırıda bulunur ve askerlerden kaçmaya başlar. Bu üç hikâye filmin büyük kısmında paralel kurguyla ele alınırken son bölümde iç içe geçer.

Filmde yine bir anlatıcı aracılığıyla yerlilerin kültürüne yer verilirken diğer taraftan uygar yaşamın alışkanlıkları ve zorlukları da zıt bir yaklaşımla izleyiciye sunulur. Elbette yine hiciv anlayışının yanı sıra slapstick komedi unsurlarına da yer verilir. Hızlandırılmış sahneler ile karakterlerin ve hayvanların hareketleri abartılır. Animals are Beautiful People’ın devamı niteliğinde görebileceğimiz yapımda, önceki filmin verdiği bilgilerin üzerinden geçilir. Bunun yanında yerlilerin kendilerini çevreye adapte ettikleri ama insanların çevreyi kendilerine adapte etmek suretiyle doğadan koptukları vurgulanır. Vahşi doğaya dair tüm ön yargılar kırılırken ortak bir yaşam kurmanın mümkün olması üzerine naif bir yaklaşım sunulur. Coca-Cola şişesinin kabileye getirdiği yıkım ise oldukça açık bir metafor olarak kullanabilir. Coca-Cola şişesi işlevselliği ile kapitalizmi imlerken yarattığı talep ile bireyselliği yıkıcı bir biçimde temsil eder. Uys belki de ilk kez politikanın sularına girdiği filmde komünist lideri ve mücadele ettiği yerleşik sistemi ancak karikatürize biçimde yansıtır. Yine apartheid’a dair herhangi bir vurgu yapılmaması, filmin ortak yaşam mesajıyla ters düşmektedir. Kötülerin aşırı derecede aptal ve beceriksiz, iyilerin ise saf ve affedici olduğu bir masal yaratılarak bir kez daha Hollywood yaklaşımından uzaklaşmadan gişeye oynayan ve istediğini elde eden bir film ortaya çıkar. Hatta film tüm içeriğiyle daha Indiana Jones and The Temple of Doom ortada yokken akıcı bir oryantalist maceraya dönüşmeyi başarmaktadır.

Güney Afrika’ya uygulanan ambargo nedeniyle bir Botswana filmi olarak dağıtımı yapılan The Gods Must Be Crazy, başrolünde yer alan N!xau’ya yapılan muamele nedeniyle sonraki yıllarda tartışmalara yol açmaya devam eder. Elde edilen yüksek gelire rağmen N!xau’ya sadece iki bin dolar ödeme yapılmasına tepki gösterilir. Uys sonrasında N!xau’ya aylık bir gelir bağlamayı kabul etmiştir. Bir diğer tartışma da yerlilerin hayatının sunumu üzerine çıkar. Filmin çekildiği 1980 yılı itibarıyla Afrika yerlilerin filmdeki temsili oldukça eski bilgilere dayanmaktadır. Yerlilere daha vahşi ve geleneksel yaşam koşullarının sunulması filmin anlatısını desteklese de normalde yerlilerin daha modern bir yaşama geçtikleri bilinmektedir. Bu ikilem 2003 tarihli Journey to Nyae Nyae belgeselinde ele alınır.

The Gods Must Be Crazy II (1989)

İlk filmin elde ettiği başarı üzerine 1985’te çekilen ama 1989’a kadar rafta bekletilen The Gods Must Be Crazy II, ilk film kadar olmasa da gişede başarı elde eder. Devam filminin ilk film kadar başarılı olmamasında ise neredeyse ilk filmdeki formülün aynen uygulanmasının etkisi büyüktür. Adından da anlaşılacağı üzere pek orijinal fikir içermeyen bu devam filminde yine üç ayrı hikâye paralel kurguyla anlatılır ve son bölümde hepsi iç içe geçer. New York’tan gelen bir avukat ile zoologun yaşadığı maceralar, çocukları bir kamyonun kasasında mahsur kalan Xixo’nun onları arama çabası ve yasa dışı fildişi ticareti yapan beceriksiz ikilinin yolculuğu gibi hikâyeler ilk filmdeki izleği takip eder. Yine anlatıcı aracılığıyla yerli halk mercek altına alınırken Kübalı ve Afrikalı askerler arasındaki mücadele bir kez daha karikatürize edilir. Neredeyse ilk filmdeki bilgilerin tamamının sağlamasının yapılmasının yanı sıra benzer bir slapstick komedi yaklaşımı bu filmde de bulunur. İkinci filmin ilkine nazaran tek farklılığı ise aksiyon dozunun biraz daha yüksek tutulmasıdır. Yerliler ve şehirlilerin hayatları birbirine teğet geçerken nihayetinde herkes kendi topraklarına döner ve herhangi bir kalıcı sonuca ulaşılamaz. Jamie Uys, aynı masalı farklı bir sosla servis etmekten ileriye gidemez ve bir bakıma en iyi bildiği şeyi yaparak sınırları zorlamaz.

Filmlerin ve başroldeki N!xau’nun Çin’de elde ettiği popülerlik, Uys’un ve yapımcı Boet Troskie’nin imzasını taşımayan üç devam filminin çekilmesine neden olur. 1991 tarihli Billy Chan filmi The Gods Must Be Crazy III ya da alternatif adıyla Crazy Safari, yerlilerin dünyasına bir Çin vampirini eklemekte sorun görmez. Fakat film o kadar başarısız olur ki ABD’de vizyona bile giremez. 1993 tarihli The Gods Must Be Crazy IV ya da Crazy Hong Kong ise N!xau’yu Hong Kong’un karmaşasına bırakarak yeni bir macera yaratmaya çalışır. N!xau’nun Çin macerasına son veren 1994 tarihli The Gods Must Be Crazy V ise “keşke bunlar hiç yaşanmasaydı” dedirten bir yapımdan öteye gidemez.

Kaynakça

Teksoy, Rekin (2005). Sinema Tarihi (2. cilt), Oğlak Yayınları, İstanbul.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi