2011 yılında gerçekleştirilen Cannes Film Festivali kapsamındaki Melancholia'nın basın toplantısında Lars von Trier'in Nazi söylemleri dünya çapında büyük bir şok etkisi yaratmış ve olayın ardından Trier, Cannes Film Festivali'ne katılmaktan bir süre men edilmişti. The House That Jack Built - Jack'in Yaptığı Ev ile Cannes'a geri dönen Trier'in geçmişindeki problemler yine de bunlarla sınırlı değil. Björk'ün açıklamaları aracılığıyla bilgi sahibi olduğumuz üzere yönetmen Dancer in the Dark filminde de başrol oyuncusunu taciz ve mobbing dahil ciddi anlamda zor durumlarda bırakmış. Tüm bu yaşananların üzerine kamuoyunda tepki toplayan Lars von Trier'in yeni filmini izlediğimizde yönetmenin ilgilenmiyormuş gibi görünse de bu durumlarla ilgili ne büyük bir probleminin olduğunu ve bu problemin özünde üstten bir bakışın yattığını görmek mümkün. Matt Dillon'ın canlandırdığı Jack karakteri filmin belirli bir noktasına kadar çok iyi yazılmış ve canlandırılmış bir karakter. "Bir noktasına kadar" çünkü Lars von Trier filmin yaklaşık ilk bir saatinde gerçekten bir film çekmeye koyuluyor ancak ne zaman ki Jack karakteri, temizlik dahil olmak üzere takıntılarından kurtuluyor ve bir dönüşüm geçirip Trier'in adeta alt benliğine dönüşerek onun zihnini aklamaya çalışıyor, o andan itibaren izlediğimiz, bir film olmaktan çıkıp bir savaşma hâline dönüşüyor, hem de bütün seyircisinin zekasını küçümsemek üzerinden verilen bir savaş. Jack'in Yaptığı Ev: Lars von Trier'in Yapamadığı Ev Hikâyesi boyunca Jack adında bir seri katili takip ettiğimiz film, oldukça ilgi çekici bir açılışa sahip. Bir nevi içten içe bulunmak ve yaptıklarının görülmesini isteyen takıntılı bir seri katil imajının var olduğu her sahne, Trier'in sadece bu konuyla ilgilendiğinde ortaya harika bir film çıkarabileceğinin kanıtı gibi. Ancak ne yapabildiğini ve bunu yapmakla ilgilenmediğini vurgulayan her bir an, yönetmenin kendi kendini mükemmel olduğuna inandığı kararlarıyla tatmin etmesine dönüşüyor. Bu bağlamda Jack karakteri ile Trier arasında benzerlikler kuracaksak bir süre Trier'in de "doğru" olanı yapma hâli üzerinden kendisini yargıladığı sonucuna varabiliriz. Çünkü ne zaman ki Jack bu takıntılarından kurtulup özgürleşiyor, o zaman kendisini "bay mükemmel" olarak tanımlamaya başlıyor. Tam da bu yüzden, The House That Jack Built filmi bir nevi Trier'in çizdiği imaj ile ilgili içine düştüğü muhtemel sorgularından artık kurtulduğunu ve bu kurtuluşun kendisine hayran bir mükemmellik yanılsamasıyla sonuçlandığını ön görebiliriz. Tüm bunların yanında, film ile ilgili en çok konuşulan detayların şok edici şiddet sahneleri olduğunu ve bu sahnelerin izleyicileri salonu terk etmeye zorlayacak derecede güçlü olduğunu söyleyebiliriz ancak bu durum, filmin kendi dünyasında çok iyi işleyen bir yapıya sahip. Elbette bir çocuğun öldürülmesinden, bir kadının memesinin kesilmesinden, cesetlerin türlü şekillere sokulmasından rahatsız olmak olası ancak bu pornografik şiddet ögeleri, filmin belki de en iyi yanı. Çünkü karakterin öldürmeye bakışı, böylesi detaylardan zevk alabilen bir bakış. Tüm bu şiddet sahnelerinin içinde karakterin yaşadığı temizlik takıntısı da filmin mizahi tonunun yer yer yükselmesine sebep oluyor. Ancak bu noktada da göz devirmemize sebep olacak şekilde karakteriyle ilgili tekrar tekrar açıklamalar yapan film, izleyicisinin zekasıyla neredeyse dalga geçecek biçimde bazı detayların altını sürekli çizmek zorunda hissediyor kendini. Provokatör bir yönetmen olduğunu söyleyebileceğimiz Lars von Trier, bu tercihleri izleyicisini yine provoke etmek üzerinden yapıyorsa kısmen başarıya ulaşıyor ancak bu tür bir üstün zeka gösterisinin, karşısındakinin zihnini küçümseyerek yapılamayacağının bir örneğine…

Yazar Puanı

Puan - 38%

38%

Lars von Trier bu tercihleri, izleyicisini provoke etmek için yapıyorsa başarıya kısmen ulaşıyor ancak bu tür bir üstün zeka gösterisinin, karşısındakinin zihnini küçümseyerek yapılamayacağının bir örneğine dönüşüyor The House That Jack Built.

Kullanıcı Puanları: 3.54 ( 12 votes)
38

2011 yılında gerçekleştirilen Cannes Film Festivali kapsamındaki Melancholia’nın basın toplantısında Lars von Trier’in Nazi söylemleri dünya çapında büyük bir şok etkisi yaratmış ve olayın ardından Trier, Cannes Film Festivali’ne katılmaktan bir süre men edilmişti. The House That Jack Built – Jack’in Yaptığı Ev ile Cannes’a geri dönen Trier’in geçmişindeki problemler yine de bunlarla sınırlı değil. Björk’ün açıklamaları aracılığıyla bilgi sahibi olduğumuz üzere yönetmen Dancer in the Dark filminde de başrol oyuncusunu taciz ve mobbing dahil ciddi anlamda zor durumlarda bırakmış. Tüm bu yaşananların üzerine kamuoyunda tepki toplayan Lars von Trier’in yeni filmini izlediğimizde yönetmenin ilgilenmiyormuş gibi görünse de bu durumlarla ilgili ne büyük bir probleminin olduğunu ve bu problemin özünde üstten bir bakışın yattığını görmek mümkün.

Matt Dillon’ın canlandırdığı Jack karakteri filmin belirli bir noktasına kadar çok iyi yazılmış ve canlandırılmış bir karakter. “Bir noktasına kadar” çünkü Lars von Trier filmin yaklaşık ilk bir saatinde gerçekten bir film çekmeye koyuluyor ancak ne zaman ki Jack karakteri, temizlik dahil olmak üzere takıntılarından kurtuluyor ve bir dönüşüm geçirip Trier’in adeta alt benliğine dönüşerek onun zihnini aklamaya çalışıyor, o andan itibaren izlediğimiz, bir film olmaktan çıkıp bir savaşma hâline dönüşüyor, hem de bütün seyircisinin zekasını küçümsemek üzerinden verilen bir savaş.

Jack’in Yaptığı Ev: Lars von Trier’in Yapamadığı Ev

Hikâyesi boyunca Jack adında bir seri katili takip ettiğimiz film, oldukça ilgi çekici bir açılışa sahip. Bir nevi içten içe bulunmak ve yaptıklarının görülmesini isteyen takıntılı bir seri katil imajının var olduğu her sahne, Trier’in sadece bu konuyla ilgilendiğinde ortaya harika bir film çıkarabileceğinin kanıtı gibi. Ancak ne yapabildiğini ve bunu yapmakla ilgilenmediğini vurgulayan her bir an, yönetmenin kendi kendini mükemmel olduğuna inandığı kararlarıyla tatmin etmesine dönüşüyor. Bu bağlamda Jack karakteri ile Trier arasında benzerlikler kuracaksak bir süre Trier’in de “doğru” olanı yapma hâli üzerinden kendisini yargıladığı sonucuna varabiliriz. Çünkü ne zaman ki Jack bu takıntılarından kurtulup özgürleşiyor, o zaman kendisini “bay mükemmel” olarak tanımlamaya başlıyor. Tam da bu yüzden, The House That Jack Built filmi bir nevi Trier’in çizdiği imaj ile ilgili içine düştüğü muhtemel sorgularından artık kurtulduğunu ve bu kurtuluşun kendisine hayran bir mükemmellik yanılsamasıyla sonuçlandığını ön görebiliriz.

Tüm bunların yanında, film ile ilgili en çok konuşulan detayların şok edici şiddet sahneleri olduğunu ve bu sahnelerin izleyicileri salonu terk etmeye zorlayacak derecede güçlü olduğunu söyleyebiliriz ancak bu durum, filmin kendi dünyasında çok iyi işleyen bir yapıya sahip. Elbette bir çocuğun öldürülmesinden, bir kadının memesinin kesilmesinden, cesetlerin türlü şekillere sokulmasından rahatsız olmak olası ancak bu pornografik şiddet ögeleri, filmin belki de en iyi yanı. Çünkü karakterin öldürmeye bakışı, böylesi detaylardan zevk alabilen bir bakış. Tüm bu şiddet sahnelerinin içinde karakterin yaşadığı temizlik takıntısı da filmin mizahi tonunun yer yer yükselmesine sebep oluyor. Ancak bu noktada da göz devirmemize sebep olacak şekilde karakteriyle ilgili tekrar tekrar açıklamalar yapan film, izleyicisinin zekasıyla neredeyse dalga geçecek biçimde bazı detayların altını sürekli çizmek zorunda hissediyor kendini. Provokatör bir yönetmen olduğunu söyleyebileceğimiz Lars von Trier, bu tercihleri izleyicisini yine provoke etmek üzerinden yapıyorsa kısmen başarıya ulaşıyor ancak bu tür bir üstün zeka gösterisinin, karşısındakinin zihnini küçümseyerek yapılamayacağının bir örneğine dönüşüyor The House That Jack Built. Çünkü en nihayetinde üstün bir zekanın bununla uğraşıyor olması kendi kapsamını daraltan ve kendi kendini yermeye evrilen bir hareket.

Yanı sıra, filmin içerisinde yer alan disiplinler arası bağlantılar, entelektüel anlamda doyurucu ve animasyonların da varlığı filmin karanlık dünyasında izleyicisine nefes aldırabilecek ilgi çekici ögelere dönüşüyor. Bir mühendisin mimar olma güdüsünün karşısına gülmek, ağlamak, şaşırmak gibi herhangi bir duygulanım içerisine giremeyen bir karakterin kendi sahte mimiklerini inşa etme çabasının konumlandırılması, Jack’in olduğu ve olmaya çalıştığı insan arasında yaşadığı bunalımın acısından kurtulmanın yolunun öldürmek olduğunun vurgulanması, hem Jack’in bu öldürme anlarında gerçekten hissedebildiğini hem de yeni bir yapı inşa edebildiğini gözler önüne seriyor.

Yaklaşık 150 dakikalık süresi boyunca izleyicisine meydan okuyan ve kendisine yöneltilen taciz suçlamaları üzerinden kadınlara neredeyse kin kusan, şiddetin bir sanat olabileceği düşüncesi üzerinden ise Nazizm güzellemesi yapan Lars von Trier, bu konulara o kadar takılıyor ki, ne yazık ki bir film yaptığını unutuyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi