Doğaya olan özlemin katbekat arttığı, hatta çoğunlukla bir kaçış olarak görüldüğü bir dönemdeyiz. Bu kaçışla insan olarak bir köke kavuşmak arzusu içindeyiz. Bu amaçla da ulaşabildiğimiz tüm materyal değerleri terk ederiz; para odaklı eğitim, diploma, çıkar odaklı ilişkiler, para odaklı bireysel bağımsızlık ve daha çokları... Yeşil başkaldırı, tüm bu kurulmuş ‘’yapıları’’ elinin tersiyle itmeyi amaçlar. Doğaya olan bu özlemde kaçılan şey yalnızca büyük şehirler, nükleer atıklar, büyük beton binalar ve hatta betonlaşan insanlar değildir. İnsanların kendi tanımlarıyla doğaya en çok sarıldığı anlar, kendi soylarının oluşturduğu anlamlardan kaçmaya karar verdikleri anlardır. Ve belki de fazlaca lükse, konfora dayalı hayattan kurtulmak istemeleridir. Peki, doğayı işitmek isteyen insan, onun kendisini işitmediğinden nasıl bu kadar emin olabilmektedir? Henry David Thoreau, Walden gölünün yakınlarında kendine bir kulübe yapıp modern toplum yaşamına bireysel bir başkaldırı getirdiğinde -ki hippi ve akabinde gelen şiddet karşıtı anarşi kültürünün ilk adımlarıdır- insanlara doğayı hatırlatmıştı. Hatta bugün, gezi amaçlı kamp kültürünün başat fikirlerini oluşturmuştu. İnsanların doğaya olan kaçış arzusunda bir miktar haklılık payı olsa da bu kaçışın romantik tarafının ağır bastığı kesindir. Ve bu kaçış çoğunlukla da üzerimize yük olmaya başlayan, ağır gelen eşyalardan kaçıştır. Zira tarım devriminden bu yana bizim kimliğimizi en çok tanımlayan "şeyler" eşyalar olmuştur: Kıyafetler, avlanmak için silahlar, kesilen ağaçların yerine yapılan evler, bu evlerin içini dolduran konfor eşyaları, şimdi cep telefonları ve tüm bunları elde etmek için sarf edilen çabaya karşılık para... Kaçış, nesiller boyu aktarılan bu düzende eşyaları satın almak ve dolayısıyla kendini güvende hissetmek için birey olarak insana dayatılanlardan kaçıştır. Bence, insan hiçbir zaman doğadan kaçamamış ve kaba tabirle ona tam anlamıyla kavuşamamıştır. Çünkü biricik DNA’mız hâlihazırda kendini zaten doğada hissetmektedir. Hâlen evrilmektedir. Bununla beraber ağacın kesilmesi, yerine bina yapılması veya ondan kâğıt üretilmesi doğaya aykırı değildir. Aykırı olan bunun seviyesidir. Zira doğanın kendisi, içindeki sistemleri dönüşümlü olarak yok ederek yol almaktadır. Bizim arzuladığımız doğaya kaçış aslında ağaçlara kavuşmaktır. Bizim her "şeyi" bırakıp kaçtığımız yer, oluşturduğumuz kültürün ve açgözlülüğün kendisidir. İz Bırakma: Yeşil Başkaldırı Peter Rock’ın yaşanmış bir öyküye dayanan kitabı My Abandonment’tan uyarlanan film, bir baba ile kızın doğal yaşam mücadelesine odaklanıyor. Sürekli olarak orman bekçilerinden saklanarak, neredeyse göçebe bir yaşam tarzı sürdüren baba ve kız üzerinden doğal yaşam ile şehir yaşamının paralel anlatısına tanık oluyoruz. Baba gerçekten kendini doğayla bütünleştirmek isteyen, bu yönde çabalayan ve kendisini orada gerçekleştirebilen bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Kız ise büyüme çağında olmanın da bir getirisiyle her ikisine de uyum aşamasında bir karakter olarak sunuluyor. Özellikle filmin ismi, bu çatışmaya da uygun olarak seçilmiş. Zira ‘’İz Bırakma’’ çevrecilerin doğada gezinti yaparken uyguladıkları bir kuraldır: doğaya ait olmayan ve orada bulmadığın hiçbir şeyi arkanda bırakma... Ormanda saklanarak yaşamak zorunda kalan baba-kız bu kuralı uygularlar. Fakat film, adıyla bir yandan da insanın doğaya hükmetmeye çalışmasını da hatırlatarak medeniyete de bir ‘’iz’’ olarak bakmamızı sağlamaktadır. 2010 yapımı Winter’s Bone filminden bu yana kurmaca bir projeye imza atmayan yönetmen Debra Granik, bu filmiyle Cannes Film Festivali’nde Yönetmenlerin 15 Günü bölümünde seyirci karşısına çıkmıştı. Film ne doğanın ne de kurulu kültür düzeninin temsili olan şehrin büsbütün yanında konumlandırıyor kendisini. Her ikisine de…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

İz Bırakma, doğa-kültür çatışmasını alışılan üsluplardan farklı olarak daha naif, insan kibrinden daha uzak bir dille anlatıyor. Bu yönüne ek olarak surata rüzgâr estiren sinematografisiyle de kendisine hayran bırakıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.79 ( 4 votes)
70

Doğaya olan özlemin katbekat arttığı, hatta çoğunlukla bir kaçış olarak görüldüğü bir dönemdeyiz. Bu kaçışla insan olarak bir köke kavuşmak arzusu içindeyiz. Bu amaçla da ulaşabildiğimiz tüm materyal değerleri terk ederiz; para odaklı eğitim, diploma, çıkar odaklı ilişkiler, para odaklı bireysel bağımsızlık ve daha çokları… Yeşil başkaldırı, tüm bu kurulmuş ‘’yapıları’’ elinin tersiyle itmeyi amaçlar. Doğaya olan bu özlemde kaçılan şey yalnızca büyük şehirler, nükleer atıklar, büyük beton binalar ve hatta betonlaşan insanlar değildir. İnsanların kendi tanımlarıyla doğaya en çok sarıldığı anlar, kendi soylarının oluşturduğu anlamlardan kaçmaya karar verdikleri anlardır. Ve belki de fazlaca lükse, konfora dayalı hayattan kurtulmak istemeleridir. Peki, doğayı işitmek isteyen insan, onun kendisini işitmediğinden nasıl bu kadar emin olabilmektedir?

Henry David Thoreau, Walden gölünün yakınlarında kendine bir kulübe yapıp modern toplum yaşamına bireysel bir başkaldırı getirdiğinde -ki hippi ve akabinde gelen şiddet karşıtı anarşi kültürünün ilk adımlarıdır- insanlara doğayı hatırlatmıştı. Hatta bugün, gezi amaçlı kamp kültürünün başat fikirlerini oluşturmuştu. İnsanların doğaya olan kaçış arzusunda bir miktar haklılık payı olsa da bu kaçışın romantik tarafının ağır bastığı kesindir. Ve bu kaçış çoğunlukla da üzerimize yük olmaya başlayan, ağır gelen eşyalardan kaçıştır. Zira tarım devriminden bu yana bizim kimliğimizi en çok tanımlayan “şeyler” eşyalar olmuştur: Kıyafetler, avlanmak için silahlar, kesilen ağaçların yerine yapılan evler, bu evlerin içini dolduran konfor eşyaları, şimdi cep telefonları ve tüm bunları elde etmek için sarf edilen çabaya karşılık para… Kaçış, nesiller boyu aktarılan bu düzende eşyaları satın almak ve dolayısıyla kendini güvende hissetmek için birey olarak insana dayatılanlardan kaçıştır. Bence, insan hiçbir zaman doğadan kaçamamış ve kaba tabirle ona tam anlamıyla kavuşamamıştır. Çünkü biricik DNA’mız hâlihazırda kendini zaten doğada hissetmektedir. Hâlen evrilmektedir. Bununla beraber ağacın kesilmesi, yerine bina yapılması veya ondan kâğıt üretilmesi doğaya aykırı değildir. Aykırı olan bunun seviyesidir. Zira doğanın kendisi, içindeki sistemleri dönüşümlü olarak yok ederek yol almaktadır. Bizim arzuladığımız doğaya kaçış aslında ağaçlara kavuşmaktır. Bizim her “şeyi” bırakıp kaçtığımız yer, oluşturduğumuz kültürün ve açgözlülüğün kendisidir.

İz Bırakma: Yeşil Başkaldırı

Peter Rock’ın yaşanmış bir öyküye dayanan kitabı My Abandonment’tan uyarlanan film, bir baba ile kızın doğal yaşam mücadelesine odaklanıyor. Sürekli olarak orman bekçilerinden saklanarak, neredeyse göçebe bir yaşam tarzı sürdüren baba ve kız üzerinden doğal yaşam ile şehir yaşamının paralel anlatısına tanık oluyoruz. Baba gerçekten kendini doğayla bütünleştirmek isteyen, bu yönde çabalayan ve kendisini orada gerçekleştirebilen bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Kız ise büyüme çağında olmanın da bir getirisiyle her ikisine de uyum aşamasında bir karakter olarak sunuluyor. Özellikle filmin ismi, bu çatışmaya da uygun olarak seçilmiş. Zira ‘’İz Bırakma’’ çevrecilerin doğada gezinti yaparken uyguladıkları bir kuraldır: doğaya ait olmayan ve orada bulmadığın hiçbir şeyi arkanda bırakma… Ormanda saklanarak yaşamak zorunda kalan baba-kız bu kuralı uygularlar. Fakat film, adıyla bir yandan da insanın doğaya hükmetmeye çalışmasını da hatırlatarak medeniyete de bir ‘’iz’’ olarak bakmamızı sağlamaktadır.

2010 yapımı Winter’s Bone filminden bu yana kurmaca bir projeye imza atmayan yönetmen Debra Granik, bu filmiyle Cannes Film Festivali’nde Yönetmenlerin 15 Günü bölümünde seyirci karşısına çıkmıştı. Film ne doğanın ne de kurulu kültür düzeninin temsili olan şehrin büsbütün yanında konumlandırıyor kendisini. Her ikisine de belirli bir mesafeyle yaklaşıyor. Fakat aslında bu ayrımı bilimsellikten uzak bir bakış açısıyla ele alıyor. Çünkü her ne kadar her iki yaşam alanına da mesafeli yaklaşsa da bilimsel görüş doğayı yeşil-beton diye ayırmaktan ziyade bütün olarak ele almayı gerektirir.

Sonuç olarak İz Bırakma, doğa-kültür çatışmasını alışılan üsluplardan farklı olarak daha nahif, insan kibrinden daha uzak bir dille anlatıyor. Bu yönüne ek olarak surata rüzgâr estiren sinematografisiyle de kendisine hayran bırakıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi