Tarih, coğrafya, kültür, siyaset, sanat… İstanbul’un farklı alanlardaki önemini tanımlamak için sayısız örnek verilebilir. Avrupa ve Asya kıtalarının birbirleriyle kesiştiği yerde kurulmuş, tarih boyunca üç büyük imparatorluğa başkentlik yapmış olmasının yanında yolu Türkiye’ye düşen en büyük müzik gruplarının konserlerinin adresi olmuş, bu topraklarda düzenlenen uluslararası alanda en saygın film festivalinin merkezi konumundaki bir şehir İstanbul. Siyasi ve kültürel anlamda sürekli böyle hareketli olan bir ortamın gerek günümüzde gerekse daha eski tarih dilimlerinde sanatsal üretimleri besliyor oluşu tabii ki şaşırtıcı değil. Bu bağlamda diğer sanat disiplinlerinin yanında, sinemanın da odağını sıklıkla bu şehre çevirdiğini söyleyebiliriz. Hatta sadece Türkiye’den değil, dünyanın birçok farklı ülkesinden önemli sinemacıların beyazperdede ortaya koydukları anlatılar, İstanbul’u kendilerine mesken tutmuşlardır.

Farklı kültürlerin, doğu ile batının kesişme noktasında yer alması her ne kadar bir zenginlik kaynağı olsa da kendi içinde kaotik bir atmosfere de sahip olmasına neden oluyor İstanbul’un. Tabii böylesi bir durumun sinematik açılar açısından çok verimli kaynak teşkil ettiği de muhakkak. Bu kaynak, sinema sanatının ilk günlerinden itibaren beyazperdede kendine yer bulmaya başlamıştır. Korku sinemasının ilk ustalarından biri olarak bilinen Tod Browning’nin 1920 tarihli sessiz filmi İstanbullu Bakire – The Virgin of Stamboul, bugünden bakınca biraz oryantalist özellikle gösteriyor olsa da sinema tarihinin İstanbul’da geçen ilk eserlerinden olması itibarıyla oldukça büyük bir önem taşır. Dünya sinemasından başka örnekler vermek gerekirse; aynı zamanda önemli bir edebiyatçı da olan Alain Robbe-Grillet’nin İstanbul’un mistik havasından doğan gizemli yapısının sinematik karşılığını eşsiz bir şekilde verdiği Ölümsüz Kadın – L’immortale ve suç filmlerinin usta ismi Jules Dassin’in Topkapı Sarayı’nı bir soygunun hedefine yerleştirdiği Topkapı’yı sayabiliriz.

İstanbul’un sinemadaki serüveni tabii ki ağırlıklı olarak Türkiye sinemasında sürmüştür. Ülke sinemasının merkezi olmasının yanında bu güzel ve kaotik şehri anlatısının en önemli unsurlarından biri olarak konumlayan birçok yapımla karşılaşmak mümkün. Atıf Yılmaz’ın başyapıtlarından Ah Güzel İstanbul’dan Kutlu Ataman’ın gerçeküstücü unsurlarla bezeli ilk uzun metrajı Karanlık Sular’a, Türkiye sinemasından yeni bir dönemin perdesini aralayan Tabutta Rövaşata’dan Nuri Bilge Ceylan’ın ilk ustalık eserlerinden Uzak’a… Bu konudaki örneklerin sayısını arttırmak elbette mümkün.

İstanbul’un Ruhunu Beyazperdeye Taşıyan Filmlerden Şarkılar

Sinemanın bu denli ilgisini çekmiş olan İstanbul’a müzik de benzer düzeyde bir ilgi göstermiştir. Sanat müziği, pop, rock, rap gibi birçok farklı müzik janrasının altında değerlendirilebilecek sayısız parçası bulunmaktadır. Sinema, müzik ve İstanbul’u bir arada düşündüğümüzde akıllara ilk gelecek yapım ise Fatih Akın’ın belgeseli İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek’tir şüphesiz. Efsanevi grup Einstürzende Neubauten’in bas gitaristi Alexander Hacke’nin farklı türden müzisyenler ve onların toplumsal yapıyla olan etkilerini incelemek adına İstanbul’a yaptığı yolculuğu takip eden bu belgesel, bu şehrin yapısını müziklerine yansıtan birçok sanatçıyı beyazperdeye taşır. Bu belgeselde karşımıza çıkan en dikkat çekici topluluklarından biri de Siya Siyabend.

Biz de bu haftaki Spotify listemizi, İstanbul’un birçok noktasında karşımıza çıkan sokak müzisyenlerinin en bilinenlerinden olan Siya Siyabend’in 13 Şubat’ta Babylon’da vereceği konser vesilesiyle İstanbul’u anlatan, bu şehrin ruhunu beyazperdeye taşıyan filmlerden şarkılara ayırdık. Keyifli dinlemeler!


Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information