Trainspoitting serisinin yazarı Irvine Welsh, diğer insanların düşüncelerinin aksine Trainspoitting’in kült olsa bile bir jenerasyonu değiştirebilecek bir kitap olmadığını düşündüğünü söyledi. 

Danny Boyle‘ın yönettiği Trainspotting, İskoç yazar Irvine Welsh’in aynı adlı romanından 1996 yılında sinemaya uyarlandı. İskoçya’da uyuşturucu kullanan bir grup gencin yaşadıklarına odaklanan Trainspotting, uyuşturucu bağımlılığı temasını oldukça farklı bir şekilde izleyiciye aktarıyor. Politik alt metni oldukça güçlü olan film, özellikle İngiltere’nin İskoçya üzerindeki sömürge faaliyetlerini karakterler aracılığıyla izleyiciye anlatma yolunu seçiyor. Sömürüye dayalı düzen içerisinde uyuşturucu kullanarak ayakta, hatta ayık kalmanın bir yolunu bulan bu karakterler, içinde bulundukları sistemi reddedip kendilerine dayatılan hayatı seçmiyor. Tam tersine içlerinden geldiği gibi davranarak hayatı eğlence tadında yaşamayı tercih ediyorlar. Hayal dünyasından gerçek dünyaya adapte olmaya çalışan ama uyuşturucunun etkisiyle bu düşsellikten bir türlü kurtulamayan karakterleri odak noktasına alan film, gerçekçi bir hikâyeyi büyülü bir anlatımla birleştirerek büyülü gerçekçilik akımından feyz alıyor.

Filmin bu anlatım biçimini benimsemesi, edebiyattan sinemaya uyarlanan yapımlar arasında farkını hemen belli ediyor. Filmin kült mertebeye ulaşmasında Danny Boyle’ın payı yadsınamaz bir gerçek. Aynı zamanda filme ilham kaynağı olan romanın yazarı Irvine Welsh’i de unutmamak gerekir. 25 yıl önce Trainspotting’i yazan Welsh, edebiyat dünyasına eşi benzeri olmayan bir eser bıraktı. The Guardian ise Trainspotting’in 25. yılı vesilesiyle başarılı yazarla bir röportaj yaptı ve Irvine Welsh, kitabın dünya çapındaki popülaritesi hakkında konuştu.

Irvine Welsh Trainspotting’in Popülaritesi Hakkında Konuştu

Öncelikle Irvine Welsh, Trainspotting’in bir fenomene dönüşeceği fikrine kitabı ilk yazdığında hiç inanmamış. Uyuşturucu bağımlılığı temasını ele almasından dolayı kitabın belirli bir kitleye ulaşıp kült olabileceğini düşünmüş ancak diğer insanların aksine bir jenerasyona hitap edecek bir eser olduğu fikrine kapılmamış. Ayrıca kitap öylesine bir şey dönüşmüş ki yazar, bir süre sonra kitabı sanki başka birisi yazmış gibi hissetmeye başlamış.

Bu noktada Irvine Welsh’e katılmadığımı belirtmem gerek. Trainspotting, 90’lı yılların ruhunu yansıtan, sırf bu açıdan bir nesle doğrudan hitap eden bir kitap. 90’ların İskoçya’sında yaşayan Renton, Sick Boy, Spud ve Begbie’yi, bulundukları sistemin eleştirisini yapan ve bu sistemde kendi yöntemlerince ayakta kalmaya çalışan bireyler olarak izledik. 90’lı yıllardaki nesli peşinden sürükleyen Trainspotting’deki bu dörtlüyü, tercihleriyle ve yaşadıkları hayal kırıklıklarıyla, 10 yıl sonrasını anlatan Porno ismindeki devam kitabında aynı zamanda 21 yıl aradan sonra gelen devam filmi T2: Trainspotting‘de yeniden gördük. Kitabın ve filmin çıktığı ilk dönemde bu iki esere hayran kalan insanlar, Trainspotting felsefenin içerisine sürüklendi; filmin çıktığı dönemde benim gibi yaşı küçük olanlar da bu eserdeki anlam derinliğini daha sonra görme şansına erişti. Ayrıca T2: Trainspotting, ‘Choose Life…’ monoloğunu günümüze uyarlamasıyla da yeni nesle de seslenmiş oldu. Bu yönüyle Trainspotting, sadece bir değil birden çok nesle hitap eden, hem bir önceki nesli hem de şimdiki nesli aynı pota içerisinde eritebilen bir eser.

Kısaca Trainspotting, her açıdan bir nesle hitap eden hatta onları peşinden sürükleyen bir eser. Peki siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Görüşlerinizi bekliyoruz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi