Hapishane filmlerinin, kendi içinde kuralları olan bir alt tür olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Zorunlu olarak bir mekâna kapatılmış bireylerin bu şartlar altındaki tutum ve davranışları, insanlığın genel özelliklerine, eğilimlerine dair çok şey söyler bu alt türe dahil edebileceğimiz yapımlarda. Bu filmlerde belki de en öne çıkan konu, insanın özgürlük arayışıdır. Karakterler, gerçekten suçlu olsun ya da olmasın, koparıldıkları özgür hayata ciddi bir özlem duyar, ona yeniden kavuşabilmenin yollarını ararlar genellikle. Türün The Green Mile, The Shawnshank Redemption ya da Papillon gibi daha çok bilinen örneklerini -haklarını teslim ederek- dışarıda bırakarak, insanın özgürlük arayışını yansıtan 8 çarpıcı hapishane filmi listesini sizin için derledik.

İnsanın Özgürlük Arayışını Yansıtan 8 Çarpıcı Hapishane Filmi

La Grande Illusion (1937)

Fransız usta yönetmen Jean Renoir’ın en bilinen işlerinden biri olmasının yanında, başarısı hapishane filmleri alt türünün ötesine geçmiş, tüm zamanların en iyileri arasında adı sıklıkla anılan bir başyapıttır La Grande Illusion. Adının birebir çevirisi “Büyük Yanılsama” olsa da filmin Türkiye gösterimleri için kullanılan ismi Harp Esirleri’dir ve bu isim bu başyapıtın içeriğine dair ipuçları taşır. Birinci Dünya Savaşı esnasında Alman ordusu tarafından esir alınan iki karakterin birlik olarak tutuldukları hapishaneden kaçmalarını konu alır film. Bu iki karakterin birinin işçi sınıfı mensubu, diğerinin ise bir aristokrat oluşudann hareketle, insanın savaş ve hapishane koşullarında, yapılan tanımların ötesinde bir özgürlük ihtiyacı hissetmesine vurgu yapan La Grande Illusion’u gelmiş geçmiş en iyi savaş karşıtı filmler arasında sayarsak da abartmış olmayız.

Un condamné à mort s’est échappé ou Le vent souffle où il veut (1956)

Bilindiği üzere İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’da Nazi işgaline karşı güçlü bir yeraltı direnişi mevcuttu. Un condamné à mort s’est échappé ou Le vent souffle où il veut ya da daha bilinen adıyla A Man Escaped, bu direniş örgütünün üyelerinden olan André Devigny’nin hatıralarından esinle çekilmiş bir Robert Bresson başyapıtıdır. Hapishane filmi ve Robert Bresson sineması kavramlarını birlikte düşünmek ilk bakışta biraz zor olsa da, yönetmen hapishane atmosferiyle sinemasının temel özelliklerini ustaca harmanlar. Zira Bresson sineması doğrudan insanla ilgili, içsel bir sinemadır. Ve hapishane, insanın kendiyle baş başa kaldığı, özgürlüğüne kavuşmak için türlü planlar yaptığı; özetle insan olarak varlığını sonuna kadar hissettiği bir yerdir. Bu ortamdan Bresson -kendine yakışır biçimde- tüm zamanların en iyi hapishane filmlerinden birini çıkarır.

Le trou (1960)

Fransız sinemasının görece gölgede kalmış başarılı yönetmenlerinden Jacques Becker imzalı Le trou, saf sinema duygusunun en yoğun hissedildiği filmlerden biri şüphesiz. Öyle ki filmde açılış jeneriği, müzik ya da alt metini geliştirme noktasında bir girişim yoktur. Sadece, uzun süreli cezaları olan dört mahkum ve onların hapishaneden kaçma girişimleri vardır. Filmini süslemek, birçok açıdan daha zenginleştirmek yerine; tam tersini, olabildiğince sadeleştirmeyi seçer yönetmen Becker. Bu tercih, hapishaneden kaçma girişimini, yani insanın özgürlük arayışını filmin neredeyse tek konusu hâline getirir. Özgürlük ihtiyacı, insan türünün birincil, doğasıyla doğrudan ilişkili ihtiyaçlarından biridir ve sadelikten yana olan yönetim tercihleri bu duygunun sinemadaki en güçlü temsillerinden birinin önünü olabildiğine açar.

Birdman of Alcatraz (1962)

John Frankenheimer’ın yönettiği Birdman of Alcatraz’ın merkezindeki, Burt Lancester’ın hayat verdiği Robert Franklin Stroud cinayetten hüküm giymiş gerçek bir mahkumdur. Hapishanenin avlusunda yuvasından düşmüş yaralı bir kuş bulur ve ona bakmaya başlar. İyileştiğinde uçup giden bu kuş, artık Stroud’un zor hapishane şartlarında hayatta kalmak için motivasyonuna dönüşür. Burada kuş imgesinin, filmin anlatısı açısından son derece önemli olduğunu belirtmek gerekiyor. Sıklıkla özgürlüğün bir simgesi olarak anılan kuş, Birdman of Alcatraz’ın da anlatısının lokomotifidir ve filme dokunaklı bir yön katar.

Cool Hand Luke (1967)

Efsanevi oyuncu Paul Newman’ı en ikonik rollerinden biri konumundaki Luke Jackson olarak izlediğimiz Cool Hand Luke, 60’ların sonuyla birlikte yükselişe geçen yeni Hollywood döneminin en önemli filmlerden biridir. Bu sinema anlayışının en belirgin özelliklerinden biri, Amerika’daki mevcut sinema anlayışına karşı girişilmiş bir tür başkaldırı olmasıdır. Cool Hand Luke’un ana karakteri de, sadece hapishane şartlarında hayatta kalmaya çalışmanın ötesinde, tüm otorite figürleri ve kurumlarıyla bir mücadele hâlindedir. Yani Luke için özgürlüğüyle arasında olan şey sadece hapishanede olması değildir, bireyin üzerinde baskı yaratan kurum ve kuralların tümüdür.

Down by Law (1986)

Amerikan bağımsız sinemasının en önemli figürlerinden biri olan Jim Jarmusch, kamera arkasına geçtiği her filmde kendi imzasını hissettirmeyi başarabilen bir yönetmen. Onun filmleri, kendi içinde kendi kuralları olan alt türlere dahil edilecekse de, yine Jarmusch filmi özelliklerini taşır. Bu samuray filmi için de, western için de, vampir filmi için de geçerli. Jarmusch’un hapishane filmi Down by Law da bu durumdan nasibini almıştır. John Lurie ve Tom Waits’in canlandırdığı, haksız yere hapse girmiş iki mahkuma, Roberto Benigni’nin hayat verdiği bir üçüncünün katılmasıyla yaşananları anlatan Down by Law, özünde hapishane filmi trüklerinin takip etse de, yönetmen Jarmusch’un coolluğunun ve mesafeli mizahının da güçlü bir örneğidir.

Hunger (2008)

Steve McQueen’in ilk uzun metrajlısı olan Hunger’ın, politik yönü ziyadesiyle ağır basan bir hapishane filmi olduğunu söyleyebiliriz. Açılımı İrlanda Cumhuriyet Ordusu olan IRA örgütünün birincil amacı Kuzey İrlanda’nın Birleşik Krallık’tan ayrılarak özgür ve bağımsız bir ülke olmasıdır. Hunger’ın merkezine aldığı Bobby Sands ise bu örgütün önemli bir ismi olmasının yanında, IRA’nın hapishanelerde başlattığı açlık grevinin öncülerinden biridir. Dolayısıyla Hunger, özgürlüğün sadece insanın içsel bir arzusu olmadığını; politik bir konu da olduğunun altını kalınca çizgilerle çizer. Hapishane kurumunun muktedirin ideolojisine zeval gelmemesi için kullandığı bir politik aygıt olduğunu da düşünürsek, hem IRA’nın hem de Hunger’ın söylemi daha da belirginleşir. Michael Fassbender’in filmdeki harika performansıyla Bobby Sands, insanın özgürlük için vazgeçebileceklerinin de fiziksel bir yansımasına dönüşür aynı zamanda.

Un prophète (2009)

Jacques Audiard’ın 21. yüzyılın en iyi suç filmleri arasında sayabileceğimiz filmi Un prophète, başarısını Cannes’da Jüri Ödülü’ne uzanarak ve En İyi Yabancı Dilde Film kategorisinde hem Oscar hem de Altın Küre’ye aday gösterilerek zaten kanıtlamış bir yapım. Genç bir Arap’ın, küçük yaşta girdiği hapishanedeki yükselişini ve kendi “imparatorluğunu” kuruşunu anlatan filmin Fransa’da geçiyor oluşu önemlidir. Zira bu ülkedeki göçmenlerin ikinci sınıf insanlar olarak görüldüğü, dolayısıyla özgürlüklerinden yoksun oluşu bilinen bir konu. Bu şartlar altında girdiği hapishanede de pek şansı yok gibidir filmin ana karakterinin. Lakin bu genç adam, yaptığı planlar sonucu geldiği konumla, içeride kendi özgürlük alanını yaratarak, filmin özgürlük kavramına farklı bir açından bakmasının yolunu açar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi