Tozlu Raflar köşesinde yazdığımız filmleri genelde 1980 öncesinde çekilmiş ve her nasıl olduysa geniş çapta sinefillerin ve sinema izleyicilerinin gözünden kaçmış, arada kalmış, İngilizce tabiri ile hidden gem filmler arasından seçmeye çalışıyoruz. Bugün size bahsedeceğim film, neresinden baksanız iki artı ikinin dört etmeyeceğinin bir kanıtı gibi adeta. İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının büyük ustalarından Roberto Rossellini’nin yönetmen koltuğunda oturduğu, aynı akımın bir başka ustası (hem yönetmen hem de oyuncu olarak) Vittorio De Sica’nın başrolünde oynadığı bu epik II. Dünya Savaşı filmi Yanlış General – Il generale Della Rovere, her nasılsa geniş izleyici kitlelerine ulaşamamış, bir şekilde unutulup gitmiş.

Filmin daha başında Vittorio De Sica’yı görürüz. Çapkın, umursamaz, kötü kalpli ve bencildir. Sanki antipatik (antitez) bir Marcello Mastroianni gibidir, kendine has bir çekiciliği de vardır çünkü. Gördüğümüz kişi, ufak tefek hırsızlık işleri yapan, dolandırıcı Emmanuele Bardone’dir. Bardone, ülkesinin Nazi işgali altında olmasını umursamaz, onun için kimin kimi yönettiği önemli değildir. Almanlarla mümkün olduğunca işbirliği yapar ve onların koruması altında çalışmaya gayret gösterir. Her zaman kendi yolunu bulmanın peşindedir çünkü. Fakat Bardone için talihsiz bir durum söz konusudur ki o da kendisine ününü getiren üçkağıtçılığı ve taklit yeteneğidir. Nazilerin eline tesadüf (kötü şans?) eseri düşen Bardone’ye bir seçenek sunulur -ya da hiçbir seçenek sunulmaz: Milan’daki hapishaneye General Della Rovere olarak girecek ve direnişin lideri Fabrizio’nun kim olduğunu öğrenecektir. 

Bardone’nin hapiste geçirdiği süre ve direnişçilerle olan yakın teması gurur, cesaret ve vatanseverliğe dair görüşlerini yeniden gözden geçirmesine sebep olacak ve zaman geçtikçe, General Della Rovere’ymiş gibi yapan biri olmayı bırakıp kahraman generalin ta kendisi olmaya başlayacaktır. Toplumun en alt tabakalarında başkalarını kandırarak yaşamını sürdüren bu adam, kendisini -hem de bile isteye- direnişin merkezinde konumlandıracak bir şekilde rolüne inandıracaktır.

Il generale Della Rovere: Hayduttan Azize

Il generale Della Rovere, beklenmedik koşullarda beklenmedik kişilerin -sıradan insanların ya da “kahramanlığa” en uzak insanların- nasıl fark yaratabileceğini ve nasıl değişebileceğini en iyi şekilde aktarıyor. Bardone karakteri bu sebeple edebiyatın en güzel örneklerinden en az birkaç tanesi ile akrabadır. Birincisi, John Berger’ın G. karakteridir. Bardone gibi olmasa da, hayatını sürekli anlamlandırmaya çalışan üst sınıf bir çapkın (Don Giovanni? Giacomo Girolamo Casanova?) olan G. kendini bir devrimci olarak bulacak ve bunun ona getireceği hazin sonu umursamayacaktır. Öte yandan, Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanları romanındaki Kâmil Bey de, Bardone gibi mücadeleyi küçümseyen, etrafındaki insanları tanımayan bir paşazadeden, organik bir biçimde özgürlük savaşçısına dönüşür. Bardone de, aslında, tanımadığı ve uzaktan küçümsediği beyhude bir hedef için nafile kürek çeken küçük insanlar ile karşılaştığında, onların aslında ne kadar “güçlü” olabildiğini gördüğünde kendisini sorgulamaya ve ona davranıldığı gibi bir kahraman olarak kendini var etmeye, hayatını anlamlandırmaya başlar. 

Şüphesiz ki filmin en güçlü yanlarından biri -Rossellini’nin tartışmasız etkisi dışında- De Sica’nın varlığı. Bir karakter portresi olan bu film, dönüşümü anlatıyor ve karakterin dönüşümünü De Sica olağanca doğallığı ile yansıtıyor. Bardone’nin hayatına dair verdiği en temel kararları takip ediyor ve kendi “hayatından” nasıl başka bir ulvi amaç için vazgeçebileceğine adeta tanıklık ediyoruz. Öncelikle Bardone’yi sert, küfürlü, ağdalı bir sokak ağzı konuşurken görüyoruz. Yeri geldi mi, fırsatını buldu mu ya da mecbur kaldı mı insanları kaldırmak için türlü türlü numaralara ve karakterlere bürünen bu rolün altından rahatlıkla kalkıyor. Bu dolandırıcı adamı ilk başta bir direniş liderini taklit ederken izliyoruz, sonradan ise gözlerindeki bakışlardan, duruşundan ve konuşmasından anlıyoruz ki Bardone basit bir taklitçiden bir direniş liderine dönüşmüştür. De Sica bunu inandırıcılıkla yapıyor. Başta hiçbir şey hissetmediğimiz, küçümseyerek baktığımız ve asla sevemediğimiz Bardone’yi anlamaya, onu sevmeye hatta onun bu doğal ama derinlikli değişiminden sonra da kendimizi sorgulamaya başlıyoruz. De Sica bir oyuncu olarak en üst performansını veriyor.

Bu karakter dönüşümünün ardında, filme gelen en ilginç eleştirilerden birinden de bahsetmek gerekiyor. Roma citta aperta’da mücadeleye inanan papazın aksine, Bardone’nin dönüşümünün davaya olan inançla değil, daha ulvi bir iyiye ve cesarete olan inançla gerçekleştiği iddia ediliyor. II. Dünya Savaşı sırası ve hemen ertesinde değil, bitiminden on beş yıl sonra çekilmiş bir film için ilk dönüşümün yakıcılığına sahip olmaması normal gözükse de filme bir insan hikâyesi olarak bakıldığında, Bardone’nin muazzam dönüşümü hâlen daha ilham vericidir.

Sonuç olarak, Rossellini’nin savaş üçlemesinden sonra aynı havaya dönüşü, ancak bu sefer bir direniş filminden çok bir değişim portresine odaklanması başarılı oyunculukların da etkisi ile bir başyapıt çıkarmış olsa da, Il generale Della Rovere savaş üçlemesinin başarısını asla yakalayamamış ve ilginç bir biçimde o filmlerin gölgesinde kalmıştır. İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının içerisine dahil edilmediği – dönemsel ve kavramsal çerçeve gereği hakkaniyetli biçimde -için de Rossellini’nin sonraki dönem eserleri gibi mesela bir İtalya’ya Yolculuk – Viaggio in Italia gibi ilgi görmemiştir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi