Stanley Kubrick, senaryo yazarı Michael Herr’e bir savaş filmi yapmak istediğini söylediğinde Herr “Zaten bir savaş filmi yaptın. Paths of Glory…” diyerek cevap verir. Ancak Paths of Glory, Kubrick için yeterli değildir. İnsanların Paths of Glory’yi “savaş karşıtı film” olarak yorumladığını kendisinin konuyu ahlakî ya da politik olarak değil sadece bir olgu olarak ele almak istediğini belirtir. İşte bu arzu üzerine The Short-Timers romanından Michael Herr’ün kalemiyle yorumlanan Full Metal Jacket (1987) ortaya çıkar. Herr, Full Metal Jacke’ın Vietnam Savaşı’nı tema olarak kullanan onlarca yapım arasından sıyrılmasını sağlayan özgünlüğü şöyle özetler; “Filmin ikinci yarısı sanki tanrının gözünden anlatılıyordu. [Kubrick] şunu kabul etmenin gerekliliğini anlamıştı: savaş aynı zamanda güzeldir.”

Yıkılmış evler, yanan köyler, harap olmuş yüzler… Evet savaş teması bir yönetmene estetik ögeler açısından oldukça fazla olanak sunar. Ancak iş bir olgu olarak savaşı anlatmaya geldiğinde bu ögeler estetik tatminin ötesinde misyonlar taşır. Dolayısıyla savaş gibi can yakıcı bir olgunun kendisini anlamak da hayatî önem taşır. Sosyal bilimlerin çeşitli disiplinleri bu anlama sürecinin sırataşlarını dizerken muazzam olanaklar sunar. Bu disiplinler çerçevesinde insanlığın elinden yükselmiş sayısız yapıt birkaç saatlik anlatıya sığdırılamaz tabii ama yönetmeni bir sonuca ulaştırır. Geriye kalan bu sonucu sinema sanatının olanaklarını kullanarak beyazperdeye yansıtmaktır.

ABD’nin Vietnam’a saldırısının şiddetli alt-üst oluşların gerçekleştiği, neredeyse bütün dünyada işçi ve gençlik hareketinin yükseldiği tarihsel koşullar içerisinde ortaya çıktığı yadsınamaz bir gerçek. Emperyalizmin hakim olduğu bu konjonktürde bir olgu olarak savaş iki grubun silahlı çatışmasından çok daha fazla şey ifade ediyordu. Dolayısıyla beyaz perdeye yansıyan dekor, müzik, açı, ışık, kurgu, hikâye vb. de… Tüm bunlarla birlikte savaş, katliam, işgal, yoksulluk, eşitsizlik ya güzel olacaktı ya da lanetlenecek.

Bugün Kubrick’in ismini duymamış ve Full Metal Jacket’i izlememiş sinemasever yoktur dersek abartmış olmayız. Dolayısıyla filmin detaylarına uzunca girmeden sonda söyleyeceğimi en başından belirtmekte fayda var. Eğer ki hikâye savaşmak için can atanın, öldürmeyi arzulayanın gözünden anlatılırsa, mesela işgalci bir asker işgal ettiği ülkenin askerini vurduğunda kulaklarda “surfin’ bird” çınlarsa; izleyen için savaş güzel olacaktır. Eğer ki iddia bir olguyu ele almak ise “masum” bir sıfat olan güzelliğin politik yansımasını idrak edememek, ya işgali savunmak ya da indirgemeci estetik tatmin arzusunun trajik sonucu olacaktır. Savaşın ortaya çıktığı nesnel koşulları gözardı etmek ise ya olguyu anlayamamak ya da güçlünün tarafını tutmak olacaktır. Ve Full Metal Jacket’in usta bir yönetmenin elinden çıkması, bugün hala çeşitli otoriteler tarafından en iyi “savaş” filmlerinden biri olarak gösterilmesi, bu sonucu değiştirmeyecektir.

Vietnam Savaşı’ndan önce başlayan holocaust ve ondan 6 yıl sonra patlak veren II. Dünya Savaşı ile devam süreç insanlığın gördüğü en korkunç dönemlerden biri olarak anlatılır. Bugün sürecin kendisini anlatan birçok film bulunmakta hatta hala vizyona giren filmlerde II. Dünya Savaşı ve holocaust bir tema olarak görülmekte. Gel ve Gör – Idi I Smotri (1985) filmi ise savaşı tanrının değil katliama uğrayan ve direnenin gözünden anlatarak, faşizmin nasıl bir bela olduğunu bütün estetik unsurları ile ortaya koyarak ve bir olgu olarak faşizm ile savaş arasında ki bağlantılılığı yadsımayarak; tüm bu filmlerden ayrılan bir yapım olarak karşımıza çıkmakta. İki yıl ara ile çekilen ve ortak temaları olan Full Metal Jacket ve Gel ve Gör, savaş olgusunun nasıl ele alınması gerektiği ile önemli bir karşılaştırma yapma olanağını da sunuyor. Birçok sinemasever için Full Metal Jacket kadar bilinmeyen Gel ve Gör’ün yönetmeni Elem Klimov, Sovyet Film Yönetmenleri Birliği’nin kurucu üyesi ve ilk genel sekreteri. Kariyeri boyunca 11 film için yönetmen koltuğuna oturdu ve son filmi olan Gel ve Gör’ü çektikten sonra yönetmenliği bıraktı. Belki bu filmin onda yarattığı post-travmatik etkiler yüzünden belki de daha iyisini yapamayacağını düşündüğü içindi.

Peki onu, Belarus’ta Nazi katliamlarını anlatan bir “savaş” filmi çekmeye ne itmişti? Kendisi şöyle anlatıyor. Öncelikle, ben Stalingrad’da doğdum ve küçük bir çocukken bombalamalara şahit oldum. 1942’de Volga’yı annem ve kardeşimle geçtiğimizi hatırlıyorum, feribotta oturuyorduk ve upuzun tutuşmuş düzlüklere bakıyorduk. Bir petrol rafinerisine saldırmışlardı ve su yanıyordu, annem bize siper olmuş, bizi battaniyelere sarmıştı. Görmemizi engellemeye çalışıyordu, ama yol çok uzundu ve ben kendimi ara sıra dışarı bakmaktan alıkoyamıyordum. Babam Stalingrad’ı savunmak için orada kalmıştı. O cehennemin hatıralarını hala zihnimde taşıyorum, bu nedenle savaşla ilgili bir film yapmak zorundaydım.” Ancak onun bu filmi çekmesindeki motivasyon tek başına anılara saygı değildir. Güncel politik gelişmeler ve II. Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkım, faşizmin yükselişi arasında bir analoji kurmaktadır aynı zamanda. Böylelikle bir olgu olarak savaşı hakkıyla ele almaktadır.

İçimizdeki Hitler’i Öldürmek

1980’li yıllar darbelerin gerçekleştiği, sağ popülist iktidarların yükseldiği, faşizm tehlikesinin kendisini hissettirdiği ve ABD ile SSCB arasında ki gerilimden kaynaklı III. Dünya Savaşı korkusunun hissedildiği özgün bir politik konjonktürü yansıtır. Gel ve Gör bu politik konjonktürde savaş olgusunu 1943 yılını anımsatarak anlatmaktadır. Şöyle der Elem Klimov; “Bir diğeri neden ise, her ne kadar insanlar unutmuş olsalar da o günlerde dünya III. Dünya Savaşı’nın eşiğine gelmişti, bunu iliklerimizde hissedebiliyorduk. Soğuk Savaş öyle bir boyuta ulaşmıştı ki, ufak bir tökezleme küresel bir felakete yol açabilirdi.”

Tüm bu anlatıyı Belaruslu küçük bir çocuğun gözünden izler seyirci. İnsanlar cayır cayır yanarken kahkaha atan askerler de vardır, tecavüze uğrayan kadınlar da, marşlar eşliğinde yığılan cesetler de… Ancak bu felaketi  Florya’nın gözleri anlatır ve “savaş böyle bir şey” der haykırarak, direnerek. Hareketli kamera kullanımı ve simalara odaklanan açı, karakter ile bütünleşmeyi kolaylaştırır. Nazilerin neşeli şarkıları ve boğucu ses katmanları birbirinin içerisine geçer, rahatsız edici bir his yaratır. Film boyunca yükselen gerilim geleneksel sinemanın basit katharsis taktiğinden sıyrılarak faşizm üzerine bir tartışma açmayı görev edinir.  Bu tartışmanın hemen öncesinde yönetmen İkinci Dünya Savaşı sırasında toplama kamplarında çekilen görüntüleri izletir seyirciye. “Bu izlediğiniz bir kurgu değil, gerçek!” diye uyarır adeta. Ardından Florya’yı görürüz. İlk sahnelerde ki pürüzsüz ten tüm bu yıkım ile çatlamış, parçalanmıştır adeta. Karşımızda bir çocuk değil ölümün yaşlandırdığı bir adamdır artık. Su birikintisi üzerinde gördüğü Hitler portresine ilerler Florya, silahını doğrultur ve ateş etmeye başlar. Bununla birlikte Nazi propaganda görüntüleri çıkar izleyicinin karşına. Her kurşun görüntüyü biraz daha geri sarar. Ölüm saçan tüfek, yitip giden canları kurtarmak için zaman makinesi olmuştur Florya’nın elinde, namlusu Hitler’e dönük… Görüntülerde yıkılan evler de vardır, Hitleri coşkuyla alkışlayan kitleler de. Görüntü geriye sardıkça en son Hitler’in bebeklik fotoğrafı çıkar karşımıza. Florya’nın öfkesi diner, düşünür, beyhudedir Hitler’i öldürmek, aslolan bir kişiyi değil bir fikri öldürmektir. Senaryonun ilk başlığının “Hitler’i Öldürmek” olduğunu söyleyen Klimov’da şöyle demektedir bir röportajında “Sonunda senaryoya ‘Hitler’i Öldür’ ismini verdik, söylemeye çalıştığımız şey insanın içindeki Hitler’i öldürmesinin gerekliliğiydi, çünkü hepimizin karanlık tarafları var.” Nihayete eren tartışmanın ardından Florya, partizan birlikleri ile yoluna devam eder, Hitler gibi Avusturya doğumlu olan Mozart’ın Requiem bestesinin Lacrimosa bölümü duyulur ve vokal ses verir; “Lacrimosa dies illa, qua resurget ex favilla”* Bu sahne ile birlikte film son bulur.

Savaşı ele alma iddiası ile yola çıkan Kubrick indirgemeci bir metodoloji ile her olgunun tarihsel ve politik olduğunu yadsımış bizlere görsel açıdan keyif veren, estetik hazzı tatmin eden ancak savaşın mağdurlarına karşı sorumsuz bir eser ortaya çıkarmıştır. Elem Klimov ise hem anlattığı savaşın mağduru olması hem de Sovyet sinema kültürünün içinde yetişmesi sebebi ile savaşı tarihsel ve politik koşulları içerisinde ele almış, güncel gelişmeler ışığında sorumluluk hissi ile hareket etmiş, savaşın mağdurlarına saygı, mimarlarına lanet ile faşizm olgusuyla analojiyi yadsımamıştır. Ve tüm bunlarla birlikte tıpkı Kubrick gibi sinematografik açıdan oldukça başarılı, yine Kubrick gibi cesur ve farklı bir eser ortaya koymuştur.

*”Bugün kederli. Yargılanacak günahkar bir adam.”

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi