yV5Wf5VGVy8

Jean-Luc Godard’ın en sevilen filmlerinden À bout de souffle’yi mercek altına alan video, II. Dünya Savaşı’nın Jean-Luc Godard filmleri ve Fransız Yeni Dalgası üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor.

Nerdwriter1 adlı YouTube kanalı tarafından hazırlanan Breathless: How World War II Changed Cinema adlı video essay, örneklemelerini Jean-Luc Godard imzalı Serseri Aşıklar – À bout de souffle üzerinden vererek; Fransız Yeni Dalgası’nın, Holywood’un, II. Dünya Savaşı’nın ve Fransız psikanalist Lacan’ın arasında kimsenin kolay kolay tahmin edemeyeceği bir bağ kuruyor, o bağın düğümünü çözerken de sinemaya uluslararası bir çerçeveden, daha farklı bakmamızı sağlıyor.

Video, yakın dönem Amerikan sinemasının belki de en başarılı yönetmeni olan Quentin Tarantino’nun neden ‘artık’ Jean-Luc Godard’ın filmlerini sevmediğini, halbuki ilk başlarda Godard’ın filmlerinin onu estetik açıdan nasıl etkilediğini anlatan bir kesitle açılıyor. Tarantino şu cümlesiyle belki de videonun geri kalanında konu edilen şeyin minicik bir özetini sunuyor: “Godard bana kuralları yıkmanın getirdiği eğlenceyi, özgürlüğü ve mutluluğu öğretti.” İşin ilgi çekici ve eğlenceli yanı şu ki, biraz sonra öğreneceğimiz üzere Godard’ın kendisi de bunu II. Dünya Savaşı ile beraber keşfetmişti. Fransa’nın Nazi işgalinden kurtulması Amerikan kültürünün Fransa’da yaygınlaşmasına neden olmuştu ve bunun hemen ertesinde Fransız Yeni Dalgası doğmuştu. Yeni Dalgacılar kendilerinden önceki yönetmenlerin işlerini küçük görmeye ve yeni tanıştıkları Holywood sinemasını bir an evvel övmeye başlamışlardı. Artık Alfred Hitchcock ve Orson Welles’ten etkileniyorlar, onların filmlerini kendilerine öncü görüyorlardı.

À bout de souffle: II. Dünya Savaşı, Lacan ve Boş Umutlar

Amerikan sinemasının etkisinde kalan Godard, 1950’lerin sonunda À bout de souffle’yi çekti. Bu film bireylerin başka bir kültürün etkisi altındayken var olup olamayacağı sorusuyla ve aynı zamanda Fransız Sineması’nın kendine özgü bir kimlik kazanıp kazanamayacağı sorusuyla ilgileniyordu. Filmin baş karakteri Michel ilk sahnede sanki bir Amerikan hırsızını taklit ediyordur ve aynı zamanda tek idolü de Humphrey Bogart’ın ta kendisidir. Amerikan bir kız arkadaşı vardır, filmin başında bir Amerikan askerinin arabasını çalar, o da artık tıpkı bir Amerikan gibidir; serseri, korkusuz ve cesur. Fakat film kullandığı yöntemlerle Michel’in bu Humphrey Bogart olma sevdasına hep üstten bakar, bu isteği yargılar ve hatta bu hülyayı altüst etmeye uğraşır. Kronolojik olarak yanlış  hesaplanan sahne kapanışı da Michel’in bu ümidinin imkansızlığını işaret etmeye yöneliktir.

Filmdeki her iki karakter de kayıptır, birbirlerine bakarak – ki bunu Amerika ve Fransa’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Blum-Brynes Anlaşmasının bir anolojisi olarak da ele alabiliriz- birbirlerinin, Lacan’ın deyişiyle, aynası olarak kendilerine sağlam bir benlik arayışı içindedirler, birbirlerinin gözlerinin içinde hep bir tepki, bir açıklama ararlar. Fakat film böylesine bir özdeşleşmenin imkansız ve hatta absürt olduğunu sürekli vurgulamaktadır, polise kız arkadaşı Patricia tarafından ihbar edildiğinde kaçmaya çalışan fakat vurulan Michel’in gereksiz yere uzun olan koşma sahnesi onun aslında hiçbir şekilde ideal Amerikan hırsızı olamadığının, kurmaya ve korumaya çalıştığı Humphrey Bogart imajının aslında ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Kullanılan short-cut‘lar ve sahneler arası garip geçişler bu imrenilen özdeşleşmenin ve kültürel değişimin aslında ne kadar da eğreti durduğundan bahseder. Amerika’nın o zamanlar Fransa’ya ve neredeyse tüm Avrupa’ya karşı elinde bulundurduğu ekonomik hakimiyet, Fransız sinemacıların kafalarında bir ideolojik hakimiyet oluşturmaya başlar ve bu Hitchcock’tan Godard’a, Godard’dan da Tarantino’ya kadar uzanacak – bu karakterlerin sürekli faal ve belirsiz doğalarının bilincinde olmanın önünü açacak- bir döngünün başlangıcıdır.

Yazan: Esril Bayrak

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi