İlk uzun metrajlı filmi Güzelliğin On Par’ Etmez ile birçok ödül kazanan, son olarak Çirkin Kral Efsanesi isimli belgeselle imza atan yönetmen Hüseyin Tabak’la bu belgesel fikrinin ortaya nasıl çıktığını, yapım sürecini ve anlatı tercihlerini konuştuk.

Genç bir yönetmenin, Türkiye sinema tarihine silinmez izler bırakmış ve her kuşaktan sinemaseveri derinden etkilemiş olan Yılmaz Güney’i hem sinemacı hem de insani yönleriyle anlama çabasına odaklandığını söyleyebileceğimiz bu belgeselde, Güney’in yolunun kesiştiği onlarca önemli isim kamera karşısına geçerek Tabak’ın arayışına ortak oluyor.

Söyleşi: Ecem Şen, Güvenç Atsüren

Deşire: Sıla Şahinöz

Güvenç Atsüren: Yılmaz Güney hayranlığınız ne zaman ve hangi filmlerle başladı?

Hüseyin Tabak:  Sinemaya başlarken Yılmaz Güney’e bir hayranlığım vardı. Yılmaz Güney’in yeni yönlerini keşfettikten sonra bazı şeyler benim için değişti. Klasik genç bir sinemacının, Yılmaz Güney’e olan hayranlığından başka bir şey vardı. Onun insani yanlarıyla tanıştıktan sonra ona karşı bakışım değişti. Biz, Almanya’ya mülteci olarak gelmiş bir aileyiz. 80’li yıllarda bizim oralarda Türk kanalları gösterilmiyordu. Hafta içinde ailem fabrikalarda çalışırdı, hafta sonlarında ise bütün aile bir araya gelip köy hikâyeleri anlatırlardı. Türkçe ve Kürtçe olmak üzere birçok hikâye dinledim. O zamanlar çok ilgimi çekmezdi ama kulak aşinalığı olurdu. Yaşadığım yerde video dükkânları vardı ve buradan Türk filmlerini kiralayabiliyordum. O zamanlar çocuktum elbette komedi filmleri izlemek istiyordum Kemal Sunal filmleri de çok vardı ama Yılmaz Güney filmlerinde bütün aile toplanıp, onun filmlerini izlerdik. O zamanlar Yılmaz Güney filmlerinde özel bir şeyler olduğunu anlamıştım ama o dönem çok da ilgimi çekmiyordu. Bizim ailede her evde Yılmaz Güney’in resimleri duvarlara asılırdı. Aileden biri gibi görüp ister istemez duygusal bir bağ kuruyorduk. Aileden gelen bir sevgiydi. Babam bana küçükken Nazım Hikmet kitapları hediye ederdi. Ben, o dönem buna bir anlam veremesem de, babam büyüyünce anlayacağımı söylerdi ve öyle de oldu.

Almanya’da liseyi bitirdikten sonra ne yapacağımı düşünüyordum. Ben, yazarlıkla sinemaya başladım. Kendi yazdığım hikâyeler hoşuma gitti ve sonradan araştırmaya başladım. 1997-1998 döneminde, internette senaryo yazarlığı ile ilgili bir şey gördüm. Sinema hep hoşuma giden bir şeydi. 13 yaşımda babamın kamerasıyla bir şeyler çektim. Kafamda çektiğim şeyleri kurgulamaya dair bir düşüncem vardı. İlk önce sinema tarihini araştırmaya başladım. Charlie Chaplin beni çok etkiledi ve onun filmlerine farklı bir gözle bakmaya başladım. Türkiye sinemasını araştırdığım zaman Yılmaz Güney ile tanıştım. İlk izlediğim Yılmaz Güney filmi Sürü idi. 21 yaşındaydım. Ailemin çocukken anlattığı hikâyeleri, Yılmaz Güney filmlerinde görmeye başladım. Bizi çok iyi anlatan birisini gördüm. Umut’u izlediğimde kendime gelemedim, çünkü çok başka bir filmdi benim için. Film yapmak istediğimi biliyordum. Setlerde çalışmaya başladım. Küçük şehirden, büyük şehre taşındım ve bir film ofisinde staj yapmaya başladım. 2003-2006 arası hiç durmadım, 22 sinema filminin setinde çalıştım. Stajyer, asistanlık, yönetmen asistanı gibi birçok görev aldım.

“Her çektiğim filmden sonra Yılmaz Güney ve Charlie Chaplin’e teşekkür ettim, benim için bir saygı duruşuydu.”

Ecem Şen: Güzelliğin On Par’etmez kurmaca bir film. Antalya’da, 6 dalda size ödül kazandırdı. Sonrasında bir belgesel çekme fikri nasıl ortaya çıktı? Yoksa öncesinde de var olan bir fikir miydi?

Hüseyin Tabak: Setlerde çalıştığım dönemlerde, 12 tane kısa film çektim. Benim için deneme-yanılma yöntemiyle çekilmiş işlerdi. Her çektiğim filmden sonra Yılmaz Güney ve Charlie Chaplin’e teşekkür ettim, benim için bir saygı duruşuydu. Onlar benim sinemaya yönelmemi sağlayan kişilerdi.  Çektiğim kısa filmlerle, Almanya’da sinema okullarına başvurmaya başladım. Orada sinema okullarına girmek çok zor, o yüzden setlerde çalıştım. 2006 yılında Filmacademy Vienna beni kabul etti. İlk kısa filmimi, Berlin’de yapımcı Mehmet Aktaş gördü ve çok etkilendiğini söyledi. Cheeese… isminde kısa bir filmdi ve 100’den fazla festivale katıldı. Onda da Yılmaz Güney’e teşekkür ettim. Cheeese…, Avusturya’da çok sevildi ve Michael Haneke beni çok destekledi. Mehmet Aktaş, 2010’da beni Berlin’e çağırdı ve neden filmin sonunda Yılmaz Güney’e teşekkür ettiğimi sordu. Kendimi ona karşı borçlu hissettiğimi ve onun bizlere yol açtığını söyledim. Mehmet Aktaş ise Yılmaz Güney ile ilgili kurmaca bir film ya da belgesel yapmak istediğini söyledi. Belgesel çekme fikri benim çok hoşuma gitti. Onun teklifini hemen kabul ettim. Fikir Mehmet Aktaş’tan çıktı, ben de buna bir konsept belirledim. Daha önce bir belgesel çekmiştim evsiz insanlarla ilgili ve Avusturya’da çok başarılı bulunmuştu. Bu sayede belgesel tecrübem zaten vardı. Bana çok yardımcı oldu. İlk iki yıl her şeyi araştırmakla geçti. O süreçte Yılmaz Güney’in üzerine çekilen filmleri ve yazılan kitapları buldum. Onun birçok yönünü anlatan, onla ilgili yazılan 43 tane kitap buldum. Her şey böyle başladı.

Güvenç Atsüren: Belgesel Toronto’da gösterildi. Aslında Yılmaz Güney, bizden bir figür. Onun sinemasına yansıyan politik süreçlere biz zaten aşinayız. Film, Toronto’da ve yurtdışında nasıl karşılandı? Hem seyirciler bazında hem de Haneke, Costa Gavras gibi yönetmenler bazında değerlendirebilir misiniz?

Hüseyin Tabak: Toronto, içi köpekbalığı dolu bir okyanus gibi. Basın gösteriminde çok az kişi vardı. Bu filmi son aşamaya kadar çok zor bir şekilde bitirdik. Ailem kredi çekti bu film için ve ben hiç para kazanmadım bu filmden. Maddi anlamda hiçbir beklentim yoktu. Toronto’da iyi olan şey, Amazon’un filmi almasıydı. Amazon, filmi nisandan itibaren 2 sene boyunca gösterecek. Başka festivallerde de gösterildi. Yılmaz Güney’le ilgili çok soru geliyor, aynı zamanda Sürü de, başka festivallerde gösteriliyor. Bu, beni çok mutlu ediyor. Belgesel dışında benim için önemli olan şey, Yılmaz Güney filmlerini başka ülkelerdeki insanların izlemesi.

Ecem Şen: Bir yönetmen, başka bir yönetmeni anlamaya çalışıyor ve bu anlama hâlini, bir belgesele dönüştürüyor. Arayışınızı görselleştirme sürecinde, kamera önünde de olmaya nasıl karar verdiniz?

Hüseyin Tabak: Bu belgeseli çekmeden önce iki yıl kendimle savaştım. İlk başta hiç istemiyordum görünmeyi, hatta başka yönetmenlerle konuştuğum dönemler de oldu. Yapım aşamasında iki sorun ortaya çıktı. İlki, film için yeterli bütçeyi ayarlayamayacağımızı düşündüm. Çok zor bir şekilde çekileceğini hissettim. Başka biri işe dahil olduğu zaman, tüm bu süreci ayarlamanın çok zor olacağını düşündüm. İkincisi, Yılmaz Güney sineması o kadar güçlü bir sinema ki, egoların devreye girmesinden çok korkmuştum. Başka insanların egosunun projeyi tehlikeye atacağından çekindim. Sonra bu işi kendim yapmaya karar verdim, çünkü kendimi nasıl kontrol edebileceğimi ve neler yapabileceğimi biliyordum. Güzelliğin On Par’etmez ekibinden arkadaşlarımı zaten tanıyordum, onlarla daha rahattım. Böylece bir yola çıktık. Benim için seyircinin nabzını yoklamak, seyirciyi araştırmak çok önemliydi. Zorlu bir yoldu ama iyi ki de olmuş.

“Yılmaz Güney hakkında sürekli yeni şeyler keşfettiğim için bu işin içinden nasıl çıkacağımızı çok düşündüm.”

Güvenç Atsüren: Bu arayış, Haneke’nin yönlendirmesiyle başlıyor aslında. Biz bundan sonra lineer bir tarih akışıyla değil, Yılmaz Güney’in Altın Palmiye kazanmasıyla başlıyoruz. Ondan sonra Duvar’ın çekimini izliyoruz. Yani dümdüz bir biyografi yerine, inişli-çıkışlı, katman katman açılan bir anlatım izliyoruz. Buna nasıl karar verdiniz?

Hüseyin Tabak: Normal bir biyografi akışıyla belgeseli çekmek istemediğimi en başından beri biliyordum. İlk başta başka sonlar vardı. Aslında bu film kurguyla oldu. Fatih Akın’ın filmlerinin kurgusunu yapan Andrew Bird, bu belgeselin kurgusunu yapmıştı. İkimizin bakış açısı arasındaki farklılık yüzünden kurgu aşaması çok zorlu geçti. Ben, onun gözünden bakamıyordum; o da benim açımdan olaylara bakamıyordu. Görüşlerimiz uyuşmadı bir türlü. Onun da Fatih Akın’ın yeni filminin kurgusunu yapması lazımdı. Bizim de kurgu için başka bir bütçemiz yoktu. Daha sonra Christoph Loidl ile anlaştık kurgu için. 12 ay kurguyla uğraştık, ilk iki ay hiç kurgu yapmadık ve sadece yazmakla uğraştık. Her şeyi yeniden yapmaya başladık. Tabii Andrew ile yaptığım bazı sahneler kaldı ama her şeyi yeniden ayarladık. Bizim için önemli olan şey Yılmaz Güney’i önce efsaneleştirip, sonra insani tarafını göstermekti. Önce Altın Palmiye süreci ve sürgün hayatı, sonra da olayların içine girip araştırmak bizim için esastı.

Belgesel, ilk başta Umut’un bir sahnesiyle başlar. Yılmaz Güney bir hazine arıyor, ne aradığını bilmiyor, gözü kapalı. Bu fikir benim aklımda hep vardı. Umut’u izlediğim dönemden beri bu sahne benim aklımda kaldı. Hiçbir şekilde kesmek istemiyordum ama birazcık kesmek zorunda kaldık. Yılmaz Güney’in hayatını anlatan çok özel, belki de en iyi sahnedir. Hâlen de etkisini hissettirir. Yılmaz Güney hakkında sürekli yeni şeyler keşfettiğim için bu işin içinden nasıl çıkacağımızı çok düşündüm. Bu filmin iki önemli direği var: Biri Tahir Yüksel, diğeri de Christoph Loidl. Tahir Yüksel, bütün arşiv fotoğraflarını ve arşiv görüntülerini bize verdi. Yılmaz Güney’in annesinin görüntüleri ise bir hazine gibiydi. Bunu doğru yerde ve iyi bir şekilde kullanmak zorundaydım. Filmin neredeyse her yerinde kullanmayı denedik, çok deneme yaptık ve en sona koyduk.

Ecem Şen: Bu aslında sizin arayışınızla başlayıp bir annenin arayışına ulaşması noktasında Yılmaz Güney’in bazı yönlerinin hep kayıp kalacağını, hep yeniden keşfedileceğini de vurguluyor. Ama gerçekten etkileyici bir sona dönüşmesinin sebeplerinden biri de belgeselin ortalarında bu görüntünün kullanılmış olması. 

Hüseyin Tabak: Bu dramaturjik bir olaydır. Tabii bu iki sahne arasında çok şey oluyor. Benim için en önemli şey, samimi olmak. Bu filmin bana vereceği en güzel hediye, Türkiye’de yaşayan herkesin filmi beğeniyor olması. Ankara Uluslararası Film Festivali ile birkaç Kürt film festivallerinde, Batman’da gösterdik filmimizi. Herkes çok beğendi. O yüzden filmimize çok güveniyoruz. Bu noktadan sonra filmin gişesi benim için çok önemli değil. Bu filmin kalıcı olduğunu düşünüyorum ben.

Ecem Şen: Belgesel yapmaya başladığınız zaman elinizde saatlerce görüntü, sayfalarca araştırma oluyor. Bunlardan bazılarını, filme koymaya karar verirken; bazılarını da dışarıda bırakmaya karar veriyorsunuz elbette. Burada nasıl bir Yılmaz Güney portresi aradınız?

Hüseyin Tabak: Çekimlerden bir hafta kadar önce Fatih Akın ile görüşmüştüm. İlk çekim günü Haneke ile birlikteydik. Fatih Akın, bana Martin Scorsese’nin Elia Kazan ile ilgili bir belgeselini gösterdi. Yılmaz Güney filmlerinin çok önemli olduğunu ve onları göstermem gerektiğini söyledi. Kurgu sırasında, Yılmaz Güney’i anlatan şeyin onun filmlerini olduğunu düşündüm. Bu durum, çekerken çok aklımda değildi. Yılmaz Güney’in yaşadıklarını filmler aracılığıyla görüyorsunuz. O yüzden kurgu sırasında, bir belgesel içinde başka bir belgesel varmış gibi gözüküyor. Bu stili film boyunca devam ettirmeye çalıştık. Yılmaz Güney’in kendi filmleri, bizleri yönlendirdi. ‘Ağıt’ bölümü çok büyük bir bölümdü ama en çok kısaltmayı bu bölümde yapmak zorunda kaldım. Yılmaz Güney, tam darbe döneminde dağdaki bir eşkıya hakkında Ağıt filmini çekiyor. O dönemi birebir anlatan bir filmdi. Keza Arkadaş ve Yol filmleri de o dönemleri birebir anlatıyordu. Şimdi düşününce her şey çok basit geliyor. Niye 18 ay kurgu yaptık sorusunu soruyorum kendime.

Ecem Şen: Kurgu aşamasında ne kadarlık görüntü kullanılmadı?

Hüseyin Tabak: Filmin ilk kurgusu 6 saatti, sonradan 2 saate indi. Tüm çektiğimiz malzeme ise 110 saati geçti. Filme girmeyen ama çekim yaptığımız çok isim var. Mesela Vedat Türkali ile çekim yaptık ama filmde kullanamadık. Yılmaz Güney’in evinde saklandığı Oktay Etiman ile çekim yaptık. Umut’un müziğini yapan Arif Erkin ile çekim yaptık. Çoğu kişi Arif Erkin’i oyuncu olarak tanır, kimse Umut’un müziklerini yaptığını bilmez. Bütün bunlar filme giremedi. Yönetmenlerden Tony Gatlif ve Abbas Kiarostami ile çekim yaptık mesela.

Güvenç Atsüren: Bu çekimleri, belgeselin yapısıyla uyuşmadığı için mi kullanmadınız?

Hüseyin Tabak: Bazıları uymadı bazıları ise uzun olduğu için kullanılamadı. Mesela Yol’un ilk yönetmeni Erden Kıral ile çekim yaptık, çok önemliydi ama filmde kullanmadık. Hikâye akışını bozduğu ve ritmi değiştirdiği için filme koyamadık. Şerif Gören’le de görüştük ama o, çekim yapmayı istemedi. Yine de oturup konuştuk çok şey anlattı. Yaşar Kemal görüşecektik ama olmadı maalesef. Tuncel Kurtiz ile e-mail yoluyla görüştük, o dönem Muhteşem Yüzyıl’ı çekiyordu. Benim yerime Zahit Atam röportajı yaptı. Görüntüleri filmde kullandık.

“Belgesele başladığımızda herkes konuşmak istiyordu, sonradan her şey değişti.”

Ecem Şen: Belgesel için insanlarla görüştüğünüz dönem ne zamana tekabül ediyor? Politik koşulları göz önüne aldığımızda, bugün bu belgeseli çekebilir miydiniz?

Hüseyin Tabak: Asla çekemezdik. Şanslı ve şansız olduğumuz zamanlar vardı. Bizim, Türkiye’deki ilk çekim günümüz, Nevruz’un ilk günüydü, 2013 yılıydı. Barış sürecinin olduğu dönemdi. Büyük bir coşku vardı, herkes Yılmaz Güney hakkında konuşmak istiyordu. 2015 Haziran’a kadar buradaki çekimlere devam ettik. 2015 Temmuz’unda kısa bir çekimimiz kalmıştı ama bu kez insanlar, Yılmaz Güney hakkında hiç konuşmak istemiyordu. Belgesele başladığımızda herkes konuşmak istiyordu, sonradan her şey değişti. O yüzden bu dönem belgeseli çekemezdik.

Güvenç Atsüren: Peki gelecek projeleriniz nelerdir?

Hüseyin Tabak: Yazdığım çok senaryo var. Bir tanesini çektim. Tabii belgeseli çekmek için çok uğraştım ve bu durum, birçok şeyi etkiledi. Çingene Kraliçesi adında bir film çektim son olarak. Romanya’dan gelen çingene bir kadını anlatıyor film. Boks antrenörü babası tarafından yalnız büyütülen bir kadının hikâyesi bu. Kızının bir şeyler başarmasını istiyor ve kızına boksör olmayı öğretiyor. Kızı ise 17-18 yaşında maça çıkmadan önce hamile olduğunu öğreniyor ve kaçıyor. Kurgusu kısa bir süre önce bitti ve hiç zorlanmadan bu filmi çektim. Filmi çektiğim bu süreçte, ne kadar az kadın yönetmenin olduğunu fark ettim. Kadınların dünyaya bakışının çok farklı olduğunu hissettim. Filmi çekiyorken, annemi yeniden keşfettim. Seneye filmi, festivallerde göstermeyi düşünüyoruz.

Ecem Şen: Çok teşekkür ederiz.

Hüseyin Tabak: Ben teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi