Boks, fiziksel güç ve stratejinin bir araya geldiği bir spor dalı. Sıklıkla sadece boksörlerin fiziksel güçleriyle kazandıkları ya da kazanabilecekleri başarı arasında paralellik kurulsa da, bu önermede ciddi bir yanılma payı var. Zira boksta atılan yumruklar kadar; o yumrukların nasıl, ne zaman atıldığı ve rakibin yumruklarının nasıl savuşturulduğu da büyük önem taşır. Kararlılık ve adanmışlık odaklı güçlü bir mental yapı da başarılı bir boksörün sahip olması gereken özelliklerin başında gelir. Fiziksel ve mental anlamda güçlü olmak, doğru hamleleri doğru zamanda yapmak… Bir kişisel gelişim kitabında görebileceğimiz türden ifadeler. Başarılı olmanın temelinde yatan -ya da yattığı iddia edilen- bu özellikler üzerinden “kısa yoldan” elde edilmek istenen başarının anahtarları ile boks sporunda zirveye giden basamakların yolu hemen hemen benzer bir izlek takip eder. Ya da bu en azından Hollywood’un bize sunduğu boks filmlerinde böyle.

Boks filmi deyince aklımıza gelen ilk örnekler, şüphesiz ki Rocky serisi. Bu seri, genel itibarıyla yukarıda bahsettiğimiz şablon üzerinden kurar anlatısını. Adı pek duyulmamış bir boksör, başarılı ve tanınmış bir başka boksörle karşı karşıya gelir, çalışır, inanır ve en nihayetinde başarılı olur. Her zaman boks müsabakasını kazanamasa da içine girdiği mücadele ona ciddi kazanımlar sağlar son tahlilde. Bu tam anlamıyla Hollywoodvari bir anlatıdır; inandığı amaç uğruna fedekârlıklar yapmayı göze alan bireyin bir şekilde istediğini alacağını gösterir. Bu durum, hemen hemen tüm Rocky filmlerinde tekrar eder. Tabii, burada Sylvester Stallone’un işin şirazesini kaçırıp boksu, Amerika ve Sovyetler Birliği arasındaki çekişmenin bir tezahürüne dönüştürdüğü Rocky IV’e ayrı parantez açabiliriz. 1947’den 1991’e kadar süren A.B.D. önderliğinde batı bloku ve S.S.C.B. önderliğindeki doğu bloku ülkeleri arasındaki gerginlik olarak tanımlayabileceğimiz Soğuk Savaş, bu filmde boks ringine taşınır. Ve tabiri caizse, Amerikan bayraklı şortuyla ringe çıkan Rocky, “kızıl” şortlu Ivan Drago’ya haddini bildirir. Filmin hikâyesine daha derinlemesine bakış attığımızda ise, Drago’nun daha önceki bir karşılaşmada Rocky Balboa’nın yakın arkadaşı Apollo Creed’in ölümüne sebep olduğunu; Balboa-Drago müsabakasının bir tür intikam anlatısı olduğunu da görürüz. İtalyan kökenli Rocky, Afro-Amerikalı Apollo’nun -filmin içeriğini de düşünürsek buradan Amerika’nın farklı etnik kökenlere sahip bireylerden oluşan çok “renkli” bir ülke olduğu vurgusuna dair bir çıkarım yapılabilir- öcünü, Sovyet sisteminin bir savaş makinesi gibi yetiştirdiği Drago’dan alır. Yani dönemin -ya da her dönemin- Amerikan idealleri gerçekleşir. Çünkü Amerikalı bireylerde insani duygular baskındır ve bu duygular üzerinden gelişen motivasyonları üzerinden, canla başla gösterilen çabalar, verilen emekler karşılığını bulur. Rocky IV’te ülkesel düzlemde bu şekilde gelişen olaylar, serinin diğer filmleri bireysel hedef ve hayallerin gerçekleşmesi şeklinde ortaya çıkar. İlk ayağını 1976 yılında izlediğimiz Rocky serisinin şimdilik son filmi olan Creed II da hemen hemen bu iskeleti tekrar eder.

Rocky serisinin dışına çıkıp baktığımızda, boks filmlerinin genel itibarıyla ruh ve beden arasındaki çekişmeyi ön plana çıkardığını söyleyebiliriz. Hatta yönetmenliğini Robert Rossen’ın yaptığı 1947 tarihli film noir sularında gezen bir boks filmi de vardır -ki aynı filmin bir de 1981 yapımı yeniden çevrimi mevcuttur. Boks filmlerindeki başkarakterler, ringlerde rakipleriyle tutuştukları mücadelenin dışındaki hayatlarında ciddi sorunlarla boğuşurlar. Bu; sınıfsal sorunlardan, bazen etnik kökenin getirdiği dezavantajlardan, bazen de erkeklik krizlerinden ileri gelebilir. Boksun “sert” yapısını da avantajına kullanarak, erkekliğin doğasına dair eleştirel bir bakış getiren en önemli filmlerden biri olarak Martin Scorsese’nin başyapıtlarından Raging Bull’u gösterebiliriz. Bu filmde son derece başarılı bir boksör olma potansiyeli taşıyan Jake La Motta’nın, erkeklik krizleriyle iyice tetiklenen şiddete yatkınlığının, kariyerini nasıl bitirdiğine şahitlik ederiz. Lakin, her boks filminin bu minvalde sona ermediği de muhakkak. Bu bakımdan Scorsese’nin filminin; yumrukla, fiziksel güçle ya da daha geniş bir ifadeyle erkeklikle, erkek vücudunun kutsanmasıyla kazanılan zafer anlatılarına bir alternatif getirdiğini söyleyebiliriz. Başa dönüp söylersek, boksta -ve hayatta- başarılı olmak için fiziksel güç yeterli değildir. Mental olarak da doğru yol izlenmezse Jake La Motta gibi başarısız olmak kaçınılmazdır. Gerekli adanmışlık ve fedakârlık sağlandığı durumlarda ise başarı bir şekilde size gelir, tıpkı Rocky’nin kendinden çok daha güçlü Ivan Drago’yu alt edebilmesi gibi. Rocky IV’te, Balboa’nın ülkesi Amerika’nın temsiline dönüşmesi ve bu dönüşümün altını doldurabilmesi tesadüf değil elbet. Zira bu iste-çalış-kazan denklemi, Hollywood’un da oluşturulmasında büyük pay sahibi olduğu, Amerikancı bireyselliğin net bir yansımasıdır. Boks filmlerinin dışına çıktığımızda da benzer formülü tatbik ederek hayallerine ulaşan karakterin hikâyesini izlediğimiz sayısız film sayabiliriz. Amerika “rüyalar ülkesi” ise bunu büyük oranda Hollywood’un ve tüm popüler kültür üretimlerinin yarattığı algıya borçludur. Bu algıya göre hayal etmek ve bu uğurda çalışmak, başarının anahtarıdır. Boks filmleri de, sporun özelliklerinden faydalanarak bu şablonu tekrar tekrar uygular. Hollywood’un çok sevdiği bu anlatıların, yaratılan Amerikan toplumu üzerindeki dönüştürücü etkisini görmek için, boks filmlerinin Akademi Ödülleri tarihinde kazandığı Oscar heykelcikleri ve elde ettiği adaylıklara bakmak yeterli. Oluşturulmak istenilen algının yaratılması gayesiyle üretilen, üretildikçe daha çok sevilen (Son birkaç Rocky filminin özellikle nostalji duygularına oynadığını hatırlayalım) bu boks filmleri döngüsünün dışına çıkan yapımlara rastlamak için Atlas Okyanusu’nun diğer yanına, Avrupa’ya bakmak gerekli.

Alternatif Bir Boks Filmi: Boxer a smrt

Amerika’nın dünyanın farklı yerlerinde, farklı arayışlar içerisinde olan bireylere yeni bir ihtimal sunmasında, İkinci Dünya Savaşı’nın bu topraklar üzerindeki yıkıcı etkisinin Avrupa’dakine kıyasla çok daha az olması rol oynamıştır. Pek tabii ki, Amerika da savaştan özellikle ekonomik anlamda etkilenmiştir ama doğrudan bir savaş alanına dönüşmeyen bu topraklar, hayallerin yeşermesine daha elverişli bir ortam sağlamıştır elbette. Bu bağlamda Hollywood’da hayal fabrikasının dişlilerinden biri olan boks filmleri, Avrupa sinemasında kendisine oldukça farklı bir şekilde yer bulur. Avrupa’dan Hollywood’a kıyasla çok daha az boks filmi çıkmıştır ve bu, Hollywood’daki üretim şekilleriyle birlikte düşünürsek, şaşırtıcı değildir. Avrupa sinemasından çıkan en başarılı -ve ne yazık ki az bilinen- boks filmlerinden biri, Slovak yönetmen Peter Solan imzasını taşıyan Boxer a smrt, ya da adını Türkçeye çevirirsek Boksör ve Ölüm’dür. Film, İkinci Dünya Savaşı esnasında, bir Nazi toplama kampında geçer. Kampın yöneticisi konumundaki Kraft, eski bir boksördür ve mevcut görevini yapmaktayken formunu kaybetmek istemez. Bir gün kamptan kaçma girişimi esnasında yakalanan bir grup esirden birinin de eski bir boksör olduğunu öğrenir. Kraft, Komínek adındaki bu tutsağı kendiyle boks çalışması için spor salonuna davet eder. Fakat bu davet, nezaket sınırları dahilinde olmaz elbet. Zira, Komínek’in hayatı Kraft’ın keyfine bağlıdır. Yönetmen Solan, bu iki karakter üzerinden enfes bir psikolojik gerilim yaratırken, Avrupa’nın o anki durumunun bir panoramasını da yakalar. Avrupa’daki sayısız insanın faşizmin baskısı altında hayatta kalmaya çalıştığı, bunun için bir yol bulmaya çalıştığı günler yaşanmaktadır. Kraft ve Komínek’in durumu da bundan farklı değildir. Ama bu durumun bireysel ve psikolojik bir boyutu da vardır. Komínek, Kraft’tan daha iyi bir boksördür, ama hayatta kalmak adına Kraft’a yenilmesi gerekir. Madalyonun diğer yüzünde ise, Kraft ona daha güçlü rakip olabilmesi için Komínek’in güçlenmesine yardımcı olmaya çalışır ve onu daha iyi dövüşmek için motive etmeye çalışır. Bir toplama kampında esir durumunda olan Komínek’in içinde bulunduğu psikolojik durum, hiçbir Hollywood çıkışlı boks filminde şahit olamayacağımız yoğunluktadır. Başarıya işaret eden tek bir nokta yoktur bu durumda. Hatta esir durumundaki bir boksör için başarının hayatta kalmak mı, müsabakayı kazanmak mı olduğu bile belirsizdir. Komínek’i rakibinin yumrukları değil, İkinci Dünya Savaşı’nın bireyler üzerindeki etkisi hırpalar. Solan, Boxer a smrt’ta bir boks filminde görmeye alışık olmadığımız karmaşıklıkta bir dramatik yapı kurarken, bu alt türün kodlarına işlenmiş olan başarı odaklılık durumunun içini alabildiğine boşaltır.

Boks filmleri genel itibarıyla, bireysel başarı odaklı Hollywood anlatılarını ringe taşıyarak tekrar eder. Popüler kültür araçlarıyla tekrar tekrar üretilen başarı anlatılarının yaygınlaşması yolunda bir enstrümana dönüşen boks sporunun karmaşık ve çok boyutlu yapısının hakkını veren Boxer a smrt, kalıplaşmış boks filmlerine güçlü bir alternatif teşkil ediyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi