İngiliz yönetmen Ridley Scott’ın kariyerine baktığımızda farklı farklı türlerde, çok farklı üsluplarda çekilmiş filmlerle karşılaşıyoruz. Bunlara Blade Runner gibi tüm zamanların en özgün, en yaratıcı ve en başarılı bilimkurgularından biri de dahil, Gladiator gibi kanıksanmış kahramanlık mitini yeniden üreten bir ödül avcısı da. Aslında bu çeşitliliğin her daim olumlu sonuçlar vermediğini, Scott’ın kariyerinin farklı dönemlerinde lafımızı sakınmadan kötü olduğunu söyleyebileceğimiz filmde çektiğini de görüyoruz pekâlâ. Fakat bu durum, Ridley Scott’u özel bir yönetmen hâline getiren cesaretinden, yeni olanı denemekten çekinmeyen vizyoner bakışından ileri geliyor. Yönetmenin görkemli filmografisinden bizleri etkilemeye ve ilham kaynağı olmaya devam eden 10 unutulmaz filmini mercek altına aldık.

The Duellists – Düellocular (1977)

Yazar: Güvenç Atsüren

“Düellocu, şerefini korumak için düello yapar. Şeref, onun için şiddetli bir tutkudur. Bu hikâye garip bir tutku hakkındadır. Bu gerçek bir hikayedir ve Napoléon Bonaparte’ın Fransa hükümdarı olduğu dönemde başlar.”   Ridley Scott’ın ilk uzun metrajlısı The Duellists’i açan bu cümleler, filmin devamında izleyeceklerimiz hakkında genel bir çerçeve çiziyor. Bol bol kılıç (ya da teknolojinin gelişine bağlı olarak tabanca) göreceğimiz tarihi bir filmle karşı karşıyayız belli ki. Lakin yönetmen Scott, tıpkı bir sonraki filmi Alien da yapacağı gibi, çizilen genel çerçeveye sığan tüm ögeleri, beklenenden farklı bir anlatı kurmak için kullanıyor.

Napoléon bölünde geçen olay akışı ve şeref olgusuna yapılan vurgunun akıllarda canlandıracağı üzere şerefin savaş meydanlarında kan dökerek tahsis edildiği bir film değil The Duellists. Fransız ordusunda görevli iki rütbelinin yaklaşık 19 yıla yayınlan mücadelesi, dönemin Avrupa’sında yaygın olan düello geleneği çevresinde şekillenerek geliyor ekrana. Düello, iki kişinin önceden belirlenmiş kurallara göre, şereflerini kazanmak adına tutuştukları muharebe olarak tanımlanabilir. Fakat Ridley Scott, şeref kavramını askerlik ve erkeklikle eşleştirerek başka bir anlamın peşine düşüyor. Her ne kadar tarihsel bir dönemi işaret ederek başlasa da bu dönemde yaşanan tarihsel olayların The Duellist’in anlatısının bir lokomotifi değil kesinlikle. Aksine, zaman durmadan akmasına, kılıçlar yerlerini ateşli silahlara bırakmalarına, Napoléon Bonaparte iktidarı kaybederek tarih sayfalarındaki yerini almasına rağmen, filmin merkezindeki Feraud ve dʼHubert karakterlerini çekişmesi bitmiyor, sadece şekil değiştiriyor.

İkisi de askeri anlamda benzer rütbelerde bulunsalar da Feraud ve d’Hubert, birbirlerinden kişilik olarak son derece farklı karakterler olarak çiziyorlar filmin başından beri. Harvey Keitel’ın canlandırdığı Feraud, çok başarılı bir düellocu olmasına rağmen, bu konudaki yeteneklerini başarı konusundaki saplantısını tatmin etmek için kullanıyor. Bu sebepten tekrar tekrar farklı kişilerle düelloya tutuştuğunu öğreniyoruz; kaldı ki The Duellists’in anlatısı da Feraud’un belediye başkanının yeğenini bir düello esnasında ciddi şekilde yaralamasıyla şekilleniyor. Bu yaralama sonunda Feraud’u uyarmak ve verilen bir tür hapis cezasını iletmek üzere görevlendirilen d’Hubert ise görevine son derece sadık ve dolayısıyla şerefini koruması gereken bir asker. Yani bu karakterlerden biri salt fiziksel gücü, diğeri de erkekliğin kurumsallaşmış hâlini temsil edercesine yer alıyorlar filmde. Kişisel olarak son derece karşıt kişilik özelliklerine sahip olsalar da, erkeklik sarmalının içinde kaybolmaktan başka çıkar yolları yok. Birbirlerini alt edemedikçe daha da hırslanıp bu sarmalın içinde kendilerini daha fazla kaybediyorlar.

Bu tip arzularını ileride çekeceği Gladiator gibi tarihi ya da epik bir film yapmak gibi gaye gütmüyor Ridley Scott. Dolayısıyla işin içine hiçbir şekilde bir kahramanlık ögesi katmıyor. Asker olan iki karakteri cephedeki çarpışma sahnelerinde göstermek yerine, yaşanan tarihi olayları ve dönüşümleri bu mücadelenin ne kadar uzun bir sürece yayıldığını aktarabilmek adına anlatının arka planına yerleştiriyor. Zaman iki rakibin içine düştükleri “şeref” batağının bir yansımasına dönüşüyor böylelikle. Gösterişli kılıç dövüşü sahneleri yerine, sert ve şiddetli gerçeği göstermeyi seçiyor Scott ve filmin merkezindeki iki erkek karakterin peşine düştükleri erkekliklerini fiziksel güçle tahsis etme arzusunun beyhudeliğini tekrar tekrar hatırlatıyor. Geçen zamanın, değişen teknolojinin etkiyle bu tekrarların etkisi vurucu bir hâl kazanıyor.

Alien – Yaratık (1979)

Yazar: Sezen Sayınalp

Sinemanın göstergelerle biçimlendirdiği anlamlar hem sinema dilinin işlevini ortaya koyan anlatıların hem de bu anlatıların yedinci sanatın ulaştığı diğer iletişim kanallarının sonsuzluğunu kanıtlıyor. Geçmişten bugüne ortaya koyulan her anlatı, klasik hikâye çatılarının izinde olsun olmasın insanlığın dünü ve bugününe dair yeni sözler sarf etmekten geri durmuyor bu yüzden. İster detaylı okumalara sebebiyet veren izleri var etsin isterse popüler kültürün ürünü olsun yönetmenin dünyasından yeni bir dünyaya bakıyor olmak sinemanın yarattığı en önemli büyü kuşkusuz.

Tür sinemasının geliştirdiği ikonografinin bu durumla göbekten bağlı olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır bu yüzden. Göstergelerin biçimlendirdiği ve anlatının mekânla, zamanla, mitolojiyle, coğrafyayla etkileşime girdiği, hatta metinlerarası bir bakış sunduğu da malumumuz. Alien ise tüm bunların toplamında hem arka planında kullandığı imajlarla hem hikâyesiyle hem zamansızlığıyla hem de popüler kültürdeki yeriyle akıllara kazınmış ve Ridley Scott’ın filmografisinde klasiklerden biri hâline gelmiş bir tür filmi örneği. MU-TH-UR 6000 (MOTHER)’la uzayın derinliklerinde yeni bir yaşam formunun gizeminin peşine düşen bir ekibin seyircilere aktardıkları Mother’ın benlik yaratma sürecindeki yerinden, varoluşun yarattığı hiyerarşiye kadar psikolojideki gelişimin sürecinin birçok eşiğini tek seferde ortaya koyan bir anlatıya sahip. Bununla birlikte Hollywood’un klasik anlatısının ve dayattığı kuralların üzerine çizmekten de çekinmeyen cesur bir yönetmen tavrının eseri. Bilimkurgu türünün yarattığı görselliği, insanlığın dönüşüm evrelerine atıfla ele alması aslında Alien’ı bütünden parçaya giden bir bulmacaya da dönüştürüyor. Film sadece türün imkânlarıyla oynayıp klasikleşen hikâye kurgusunu yeniden üretmiyor tam da bu yüzden. Türe ait belli başlı anahtarları merkezinde tutarak sonsuz bir evrenin içindeki diğer sonsuz evrenleri değerlendiriyor. Böylelikle insanlığın özüne ulaşan ya da ulaşmaya çalışan bir yapı ortaya koyuyor. Diğer sonsuz evrenleri ararken karşımızda bir model olarak duran ekip ise, bu yolda nasıl ilerleyeceğimize dair bizlere ipuçları veriyor. Alien’ın klasik yapıyı kırmayı amaç edinen anlatısında bahsedilmesi gereken en önemli nokta tüm hikâyenin bir kadın karakter üzerinden şekillenmesi, devam etmesi ve sonuca ulaşması kuşkusuz. Sigourney Weaver’ın unutulmaz performansıyla hayat verdiği Ripley karakterinin, yaratıkla, Mother’la, diğer ekip arkadaşlarıyla kurduğu tüm ilişki filmin bağlamını klasik kahramanlık hikâyelerinden ayırıp benliğin nasıl çalıştığına ve kahraman kavramının nasıl yaratıldığına dair düşünsel bir düzleme de taşıyor böylece. Anneden kopma, var olma, var etme ve kolektif bilinçle taşınan kanunları yıkma üzerine kurulu bu hikâye, bireyin en temelde kendini anlamlandırma süreciyle ilgili geçirdiği süreci Mother’ın sınırlarında ve Ripley’in yardımıyla nihayete erdiriyor. Yaratığın, tehlike, tehdit ya da yabancı kavramını bireyin varoluş mücadelesinde nerede konumlandırdığı ise bu sürecin tamamlanması için dikkate almamız gereken bir soruya dönüşüyor. Neye yabancı olduğumuz ya da neden tehdit altında hissettiğimiz, bununla beraber kurduğumuz ilişkilerin doğumdan ölüme kadar hayat çizgimizde hangi dönüm noktalarına denk geldiği Mother’ın sınırlarında çözmemiz gereken ve nihayetinde anneden ve evden kopmamız gereken bir gelişim sürecine evriliyor. Ripley’in de bu varoluş sürecinde kendi dönüşümünü yaşadığı ve tüm bu benlik arayışını tek başına çözüme ulaştırdığı bu bilimkurgu, türün kendi içinde yarattığı tüm imkânların, varoluşun özünde nerede durduğunu seyircilere gösteriyor.

Alien klasik bilimkurguların yarattığı evreni yabancı ve tanıdık kavramlarının zıtlığıyla besleyerek sinemada unutulmayacak bir yaratık imgesi yaratmakla kalmıyor, bunu popüler kültürün de en önemli figürlerinden biri hâline getiriyor. Ridley Scott’ın sonraki yıllarda sinemaya ve bu türe ilham olmuş bu anlatısı Alien’ın da gücünü gösteriyor.

Blade Runner – Bıçak Sırtı (1982)

Yazar: Ekin Can Göksoy

Genelde bir filmin devamı çekileceği haberi geldiğinde (ya da aynı evrenden bir spin-off vs.) hayranlar önceden sözleşmiş gibi ikiye bölünüverir. Bunlardan bir kısmı bu filmi görmeyi delicesine isterken bir kısmı filmi izlemeden beğenmemeye başlar. Blade Runner 2049 haberleri geldiğinde de benzer bir şeyle karşılaşmıştık. Çünkü Blade Runner bir nev’i kült filmlerin The Godfather’ıdır; yani hem eleştirmenlerin hem de izleyicilerin büyük oranda “iyi” olduğu konusunda anlaştığı bir film. Blade Runner hem ciddi bir kült statüsüne sahip, bir neo-noir bilimkurgu hem de kalıpları alt üst eden oyunu değiştiren bir klasik. Ayrıca bir bilimkurgu vizyoneri olan Philip K. Dick eserlerinden yapılan en iyi uyarlama olduğunu da rahatça söyleyebiliriz. Filmden önce Ridley Scott, ikinci filmi Alien ile (Blade Runner ile benzer bir kült-klasik durumunu haiz) rüştünü gayet açık biçimde ispat etmiş bir yönetmendi. 1982’de film vizyona girdiğinde maddi olarak aynı başarıyı yakalayamasa da Ridley Scott’ın sinema tarihine geçmiş (ya da geçecek diyelim) iki filmi vardı. Blade Runner’da post-Star Wars şöhretinin doruklarında bir Harrison Ford’un canlandırdığı Rick Deckard isimli eski bir polisi izliyoruz. Yıl 2019, yer ise Los Angeles’tır. Artık Deckard’ın işi, kolonilerde çalışmak amacı ile biyomühendislik ile üretilmiş android’ler kaçtığında onları ortadan kaldırmaktır. Dört android söylendiğine göre kaçmıştır ve bazı sebeplerden dolayı Deckard’ın onları yakalaması gerekmektedir. Fakat Rachael isimli asistan bir android’e de âşık olur.

Filmin konusu kulağa epey basit gelse de, plot aslında büyük laflar etmiyor gibi görünse de, varoluşçu bir temayı neo-noir fısıltıları ile izleyicisine iletir. Hızlı, etkili, aksiyon ve macera dolu bir film vardır karşımızda ama Michael Bay filmleri gibi alacalı bir boş paket değildir. Bir yandan bize pek ipucu vermez, Deckard’ın geçmişini bilmeyiz, Rachael’a olan duyguları ve yapması gerekeni yapmak zorunda olduğu dışında bir bilgimiz yoktur. Ama bunların sebeplerini film boyunca düşünmeyiz. Ne zaman ki film biter, işte o zaman Blade Runner’ın sorduğu sorular kafamızda yankılanmaya başlar. Kime “insan” denir? “İnsan olmak” ne demektir? Ve belki de tüm fanların kafa yormayı hâlen sürdürdüğü son soru da şudur: Tüm bunların ışığında Deckard insan mıdır? Pek çok filmin başına geldiği üzere Blade Runner da bir yapımcı-yönetmen çatışmasına sahne olur. Filmin pek çok finali arasından, yönetmenin kurgusu genelde hem hayranlar hem de eleştirmenler tarafından göz önünde bulunduruluyor; yani Rachael ve Deckard’ın asansöre binmesi ile biten versiyon. Filmin en etkileyici şekilde bitmesini sağlayan da kesinlikle bu. Blade Runner’ın epeyi büyük bir varoluşçu tema ile uğraşmayı bu kadar sürükleyici ve sade biçimde yapmış olması filmin en güçlü yanı. Doğrusunu söylemek gerekirse filmi baştan sona bir bilimkurgu/aksiyon olarak izlemek ve bundan büyük keyif almak da mümkün. Fakat film bittikten sonra yüzünüze çarpan sorulara kulak verdiğinizde, filmi belki bir kez daha böyle izlediğinizde daha derin ve daha keyifli bir yolculuğa çıkacağınız da aşikâr.

Black Rain – Kara Yağmur (1989)

Yazar: Alp Karaçaylı

İlk bakışta suç ilişkisi üzerine kurulu standart bir polisiye olarak gözükse de, Black Rain için yönetmenin tekniklerini bir deneme sahasına dönüştürdüğü alan tanımlaması yapılabilir. Hikâyenin, Amerika’da başlayan suç ilişkisinin uluslararası bir boyut kazanmasıyla birlikte klasik bir kovalamacanın dışına çıkıp aynı zamanda kültürlerarası bir yolculuğu da başlattığını eklemek gerekiyor. Suç ilişkisinin merkezinde; tipik Amerikan erkeğinin örneği olan ve kariyeri yolsuzluk iddiası sebebiyle tartışılır hâle gelen sivil polis Nick Conklin, ona göre daha genç ve uzlaşmacı yanları ağır basan Charlie Vincent, Japon meslektaşları Masahiro ile uluslararası kovalamacının başlamasına neden olan Sato yer alır. Bu karakterler arasında gelişen bir suç ilişkisinin temeline yönetmen Scott tarafından distopik bir alt metin yerleştirilmiştir. Film boyunca yalnızca Sato’nun işlediği cinayetin sonrasında Japonya’ya kaçışı ve Amerikalı polislerin onu yakalamaya çalışması üzerinden bir suç ilişkisi çözümlenmeye çalışılmaz. Bu ilişkilerin temelinde yatan sistemsel açığı ortaya çıkartma arzusu taşıyan bir anlatım hakimdir.

Alt metin, aynı Blade Runner’da olduğu gibi sistemi esas alan karşı çıkışlarla ve distopik geleceği simgeleyen görüntülerin varlığıyla süslenir. Bunu Nick ve Charlie’nin Sato’nun peşinde Osaka’ya gittikleri sırada görmek mümkündür. Osaka, aynı Blade Runner’da olduğu gibi yükselen kulelerin, bulanık bir şehir görüntüsünün ve geleceği temsil eden soluk bir güneşin altında temsil edilir. Aynı Osaka, karanlık sokakların, neon tabelalı gece kulüplerinin ve şehir içinde kümelenmiş fabrikalarla da anlatılır. Osaka üzerindeki bu baskınlık, filmin standart bir polisiye olmaktan çıkmasına da yarar sağlar bir niteliğe sahiptir.

Bu anlamıyla, filme tekrar bakıldığında İkinci Dünya Savaşı sonrası yapılan barışın ve Amerika tarafından getirilen demokratik sistemin, Japon bürokrasisini nasıl doğurup yapılandırdığı hakkında da kısa erimli cevaplar üretmek mümkün. Anlatının büyük bölümünde Amerikan demokrasisine ve kültürüne maruz kalan Japonya’nın, bu etkiyle daha da çarpık bir sosyal düzen yarattığı görülür. Yakuzalar arasındaki iktidar mücadelesi, sistem içerisinde sürekliliği ve rekabeti sağlayan bir anlam taşır. Bu açıdan bakıldığında Amerikan bürokrasisinin, kendisine sorun yaratmayan ve rekabet hâlinde olan mafyalar yaratıp, sosyal alanı bu şekilde etki altına almaya çalışması, Japonya’da böyle bir örnekle temsil edilir. Bu duruma ek olarak Japon kültürünün, bireyleri; Masahiro örneğinde görüldüğü gibi birer android hâline getirilmiştir.

Masahiro, neredeyse olaylar çözülene dek tamamen donuk ve sistem içerisindeki rahatsız, fakat teslimiyetçi kanadı temsil eder. Onunla özdeş bireyler doğru bildikleri şey üzerine hareket etmek yerine; kendilerine öğretilen daha doğrusu dikte edilen bilgiler üzerinden hareketsiz kalmayı tercih ederler. Harekete geçmenin tek koşulu etik değer yargısı gibi gözükse de kültürel karşı karşıya gelişin de bir o kadar etkisi vardır aynı zamanda.

Masahiro ve Nick karakterlerinin karşılaşması, aslında kültürel karşılaşmayı da beraberinde getirir. Bu sayede yönetmenin yalnızca mekân tercihi olarak doğuyu seçmediğini de anlamak mümkün hâle gelir. Sonuç olarak Black Rain, Scott filmografisinde görece kıyıda köşede kalmış gibi görünse de; diğer filmlerinde kullandığı yöntemleri farklı bir tür üzerinde kullanarak da ortaya koyabileceğini başarılı bir şekilde gösterir.

Thelma & Louise – Thelma ve Louise (1991)

Yazar: Ecem Şen

Alien ile, daha çok erkeğe atfedilen rollerin hepsini tek bir kadın kahraman üzeriden yeniden tanımlayarak oldukça zor bir girişimin altından kalkan Ridley Scott, 1991 yapımı Thelma & Louise’te odağına yine kadın kahramanları alıp güçlü bir kadın hikâyesi anlatmaya koyuluyor.

Joseph Campbell, “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adlı kitabında karakterlerin sıradan dünyalarından özel dünyaya geçmeleriyle başlayan değişimden bahseder. Buna dayanarak Thelma ve Louise’in yolculuğunu inceleyecek olursak, hikayenin cinayet sahnesine kadar karakterlerin sıradan dünyalarını görürüz. Cinayet sahnesi sonrası, Thelma ve Louise birlikte oldukları erkeklerden kaçıp tatile çıkan iki kadından, eyalet polisinin ve akabinde FBI’ın olaya dahil olduğu bir cinayetin ilk şüphelilerine dönüşürler. Akabinde bir otelde dinlenen ikili, sahip oldukları maddi varlığın çalınmasıyla birlikte bir kez daha güvensizleşir. Çıkarılan takılar ve rujlar eşliğinde kadın imajına yönelen başkaldırı başlar ve karakterler dönüşümünü gerçekleştirir. Film, bu ana kadar birçok noktada güçlü ve özgür kadın imajına hizmet etse de filmin sonunda yüzleştiğimiz intihar, özgür kadının özgürlüğünü sorgulamaya sebep olabilir. Bu noktada, intiharın doğasını da göz önünde bulundurmakta fayda var.

Thelma ve Louise karakteri gerçekten intihar etmek isteyen ve intiharı bir özgürleşme yöntemi olarak tanımlayan karakterler mi yoksa intihar sistem içerisinde barınamamaya karşı bulunan bir çözüm mü? Yani güçlü kadın imgesi kendi arzusuyla intiharı mı seçiyor yoksa güçlü bir kadın olarak sistem, onu içerisine kabul mü etmiyor? Bu noktada verilecek kararın filmin bakış açısını tam anlamıyla değiştirebileceğine inanıyorum. Çünkü eylemlerden biri güçlü kadın imajını doğrulamak yani desteklemek anlamı taşıyor bir diğeri ise özgürlüğünün peşinde bir kadın olmanın yanlışlanmasıyla sonuçlanıyor. Thelma & Louise’i izlediğim her seferde, ne yazık ki özgür kadınların sistem içerisinde barınamadığını görüyorum. Bu barınamama diğer tüm izleyici kadınlara özgürlüğün peşinden gitmenin ölümle sonuçlanabileceğini üzerine karanlık bir tablo çiziyor. Tam da bu sebeple filmin başlangıcından itibaren geliştirdiği feminist söylemleri, kurgulanan son eşliğinde maalesef ki tuzla buz oluyor.

Gladiator – Gladyatör (2000)

Yazar: Burak Ülgen

Gladiator için Ridley Scott’ın ve hatta sinema tarihinin gelmiş geçmiş en epik filmlerinden biri diyebiliriz. Gerçekten de, En İyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu dahil beş dalda Oscar sahibi olan Gladiator’ı tek kelime ile açıklamamız istense çoğumuzun aklına ilk olarak ‘’epik’’ kelimesi gelir.  ‘’Görkemli’’ Roma İmparatorluğu Afrika’daki çöllerden İngiltere’ye kadar uzanan toprakları hakimiyeti altına almıştır ve dünya nüfusunun dörtte biri onun bünyesi altında yaşamaktadır. İmparator Marcus Aurelius (Richard Harris) ve oğlu gibi sevdiği General Maximus Decimus Meridius (Russell Crowe) son bir savaş için Cermanya topraklarındadırlar. Bu son savaştan sonra artık Roma’nın bir düşmanı kalmayacaktır, tabii ki kendinden başka.

Film yönetmenlik anlamında çok iyi kotarılmış, epik bir savaş sahnesiyle açılıyor. Tüm bu savaş boyunca General Maximus’un bir kahraman olduğu seyirciye işleniyor. Maximus çok iyi bir savaşçıdır, çok iyi bir lider ve yöneticidir, askerleriyle yan yana muharebe etmekten gocunmaz, onların yaralarıyla ilgilenir, onuru için yaşar, babası gibi sevdiği Marcus Aurelius’a ve Roma’ya gönülden bağlıdır. Tek isteği savaş bittikten sonra günümüzdeki İspanya topraklarına tekamül eden bölgede bulunan evine, karısına, çocuğuna, hasat zamanına ve basit hayatına geri dönebilmektir. İstese politikada çok iyi yerlere gelebilecek olsa bile asla bu yola meyletmez. Gücü çok iyi kullanabilen ama gücü istemeyen, basitliği ve huzuru seven bir yapıdadır. Filmim hemen başında saf iyi olarak bize aktarılmaya başlanan Maximus’a İmparator Marcus Aurelius bir görev vermek ister. Kendisi İmparatorluk’a son verip, Roma’yı tekrar Cumhuriyet yapma ve yönetimi Senato’ya verme niyetindedir. Bu geçiş aşamasında da Maximus’u Roma’nın koruyucusu olarak belirlemiştir. İşte tam bu noktada İmparator’un sevilmeyen oğlu Commodus (Joaquin Phoenix) devreye girerek babasını öldürür ve kendisini İmparator ilan eder. Commodus iktidar hırsıyla dolu bir karakterdir. Filmin kötü karakteri olarak yansıtılsa da aslında tüm eylemlerinin altında sevgisiz büyümüş ve umursanmamış bir çocuğun kararlarını görürüz. Commodus’un ilk işi Maximus’un ve ailesinin ölüm emrini vermek olur. Kumpastan kurtulan Maximus, ailesinin öldürülmesine engel olamaz. Yaralı hâldeyken, kendisini gladyatör dövüşlerine kadar götürecek bir kervana esir düşer.

Hikâyenin bu kısımdan sonrası aslında klasik kahraman mitlerinden beslenir: İntikam için çıkılan yolculuk. Daha önce Ben-Hur ve Spartacus gibi, arkasını mitlere dayayan epik anlatımları kullanan filmler aslında Gladiator’a kadar uzun bir süredir yapılmamaktaydı. Ridley Scott büyük bir riske girerek tekrar bu anlatıyı çekmeye karar verdi. Sinemada onlarca defa anlatılmış ve belirli bir matematiği olan bu anlatıyı, Ridley Scott öyle başarıyla kuruyor ki; ortaya neredeyse her saniyesini, inişlerini çıkışlarını, kırılmalarını ve temposunu tahmin etsek dahi, ağzımız açık kalarak izlediğimiz bir film çıkıyor. Roma, her zaman insanların dikkatini cezbeden bir konu olmuştur. Ridley Scott da bazı nüanslarla hikâyeyi yalnızca basit bir intikam hikâyesi olmaktan çıkartıyor. Dönemin Roma’sındaki düşünce şeklini gayet gerçekçi ve sade bir şekilde izleyiciye aktarabiliyor. Eski bir aşk olan Maximus-Lucilla (Connie Nielsen) ilişkisini tam ayarında vererek bir onur timsali olarak yarattığı Maximus karakterinin eşinin anısına saygısızlık yapmasına izin vermiyor. Generallikten köleliğe düşen Maximus’un gladyatör olarak giderek yükselmesi, halkın kalbini fethetmesi ve sonunda imparatora meydan okuyan bir duruma yükselmesi kendisiyle empati kuran izleyici için filmi adeta masalsı bir destana dönüştürüyor. Maximus yükseldikçe izleyici de yükseliyor.

Peki Gladiator’un eleştirilecek tarafları yok mu? Elbette var. Gayet tartışmalı bir konu olan Roma’nın dünyaya medeniyet götürme aşkından bu filmde de büyük bir şevkle bahsediliyor. Sanki Roma İmparatorluğu haricinde o dönem dünyada bulunan tüm milletler birer canavarmış gibi gösterilmeye ve Roma’nın onları fethetmesinden doğal ve olması gereken bir olaymış gibi bahsedilmeye devam ediliyor. Her ne kadar Maximus kendi intikamının dışında, cumhuriyet için mücadele etse de arka planda sürekli bu hissiyatın olması bazı noktalarda izleyiciyi rahatsız ediyor.

Film aksiyon anlamında şiddetini ve temposunu giderek arttıran sahnelerle birlikte efsanevi finaline doğru yol alıyor. Maceraya çıkan, başına felaketler gelen, toparlanarak intikam peşine düşen kahramanımız, sonunda kendi canı pahasına hem intikamını alıyor, hem de çevresindekileri büyük bir musibetten kurtarmış oluyor. Böylece klasik mitimiz ve döngümüz tamamlanmış oluyor. Ölüm, Maximus için bir kurtuluş. Onuru için yaşayan Maximus, onuru için arenada ölüyor. Cesedi omuzlarda taşınıyor ve o kendisini bekleyen ailesine doğru gidiyor. Ve bu gidiş sırasında da sinema tarihinin en muhteşem sekanslarından birini bizlerine bırakıyor. Arkada çalan ‘’Now We Are Free’’ şarkısı eşliğinde Maximus ekinlere dokunuyor ve kendisini bekleyen ailesine doğru yol alıyor. Böylece sinema tarihinin en epik filmlerinden biri bizleri inanılmaz duygular içerisinde bırakarak sonlanıyor. Geriye bize Ridley Scott’un ne büyük bir yönetmen olduğunu düşünmek kalıyor.

Hannibal (2001)

Yazar: Ozan Aytaş

Ridley Scott, her zaman Hollywood’da büyük projelerin içinde yer almaktan çekinmeyen, ana akımın içinde var olmaya ve üretmeye devam eden bir yönetmen oldu. Ana akım içinde yer alırken ve büyük projeleri kabul ederken de risk almaktan da pek çekinmedi. Jonathan Demme’in yönettiği, bugün bir klasik hâline gelen The Silence of the Lambs’in ardından Hannibal Lecter’a dair bir film çekmek, birçok kişiyi hayal kırıklığına uğratabilecek bir sonuç ortaya çıkarmaya yatkın bir durum da olsa, Scott –her zaman altından başarıyla kalkamasa da- hiçbir zaman böyle projelere çekimser yaklaşan bir isim olmadı.

Thomas Harris’in romanlarından uyarlanan Hannibal serisi, karizmatik-psikopat seri katil Doktor Hannibal Lecter karakteri ile bugün popüler kültürün içine kaçınılmaz bir biçimde dâhil olmuş durumda. Hannibal Lecter edebiyattan sinemaya, televizyondan video oyunlarına kadar çeşitli platformlarda sürekli gördüğümüz bir figür hâline geldiyse, kuşkusuz bunda Ridley Scott’ın da oldukça büyük bir payı var. Jonathan Demme’nin başyapıtından sonra gelecek olan başarısız bir devam filmi, muhtemelen Hannibal serisine popüler kültür hiyerarşisinde çok daha sönük bir konum bırakmış olacaktı.

İlk filmin ana karakteri Clarice Starling’i canlandıran –Hannibal Lecter karakterini işleyen ilk film aslında Michael Mann’in Manhunter’ı, fakat Demme’in filmi seriye yeni bir başlangıç, yeni bir oyuncu kadrosu sunduğu için başlangıç noktası olarak The Silence of the Lambs’i almak daha çok tercih edilen bir durum- Jodie Foster’ın senaryo aşamasında, çeşitli itirazları ve isteksizliği nedeniyle projeden ayrılmasıyla birlikte Scott için ilk problem ortaya çıkıyor. Fakat Anthony Hopkins’in önerisiyle Julianne Moore’u kadroya dahil eden Scott, bu değişikliğin yaratacağı olumsuz sonuçları büyük oranda kapatacak olan oldukça başarılı bir aktris tercihi yapmış oluyor. Polisiye janrının alışılageldik, ‘’İntikam mı, adalet mi?’’, çatışmasının yanına Das Cabinet des Dr. Caligari’den bu yana sinemada oldukça fazla yer bulan, bilimin –özellikle psikolojinin- insan üzerinde kurduğu tahakkümün doğurabileceği şeytani sonuçları filmin temel korku unsuru olarak kullanıyor Scott. Bol karakterli yapısı nedeniyle savrulmaya ve dağılmaya oldukça müsait bir senaryoyu derli toplu sunmayı ve izleyiciyi sürekli diken üstünde tutmayı başaran usta yönetmen, Demme’in klasiği gibi kült bir eser ortaya koymasa da, seriyi ayakta tutacak, eli yüzü düzgün bir film çıkarmayı başarabiliyor. Ana karakteri canlandıran oyuncu değişmişken ve başka bir yönetmenin elinde dağılmaya oldukça müsait olan bir senaryo ile kült bir yapıma devam filmi çekmek için yola çıkan Ridley Scott, kendisi için pek de elverişli olmayan bu koşulların altında, serinin popüler kültüre kazınmasını sağlayacak bir iş çıkarmayı başarıyor. Bu da, ancak risk almaktan çekinmeyen ve büyük projelerin içinde kaybolma korkusu yaşamayan cesur bir yönetmenin altından kalkabileceği bir iş.

Matchstick Men – Üç Kağıtçılar (2003)

Yazar: Utku Ögetürk

Ridley Scott filmografisinin aykırı halkalarından Matchstick Men, Eric Garcia’nın aynı isimli romanından, öncesinde Ocean’s Eleven’ın senaryosunu kaleme alan Ted Griffin ve kardeşi Nic Griffin tarafından senaryolaştırılır. Roy (Nicolas Cage) ve Frank (Sam Rockwell) isimli iki dolandırıcının hikâyesini izlediğimiz kara komedide Roy karakteri, obsesif kompulsif kişilik bozukluğa sahiptir. Agorafobisi olan ve ilaçlarını düzenli kullanmadığında veya kendini rahat hissetmediği durumlarda tikleri ağırlaşan Roy, bu ortaklığın olmazsa olmaz olanıdır-en azından Scott’ın bize aktarmak istediği durum budur. Frank ise maharetleri sınırlı olsa da dolandırıcılığa yeni başlamışçasına, ergenvari tavırlara sahiptir ve bunun da etkisiyle azimlidir; Roy’u ve kendisini yeni maceralara sürükleme konusunda ise epey isteklidir. Hâlihazırda içinde bulunduğu durum yaşamını sağlıklı bir şekilde devam ettirmek isteyen Roy için yorucu değilmiş gibi, Frank’in zorlayıcı tavrı ve beklemediği anda karşısına çıkan kızı Angela (Alisa Lohman) karakterin dengelerini altüst eder.

Karakterleri ve bu ortaklığın detaylarını izlediğimiz girizgahın ardından Roy’un hayatına dahil edilen Angela, filmin gidişatını farklı bir yöne doğru sürükler. Öncesinde, dolandırıcılık da dahil olmak üzere kendisini zorlayan birçok şeyi arkasında bırakmakta kararlı olduğunu düşündüğümüz Roy’un yeniden hayata bağlanmasını ve iyi bir baba olma konusunda gösterdiği çaba sunulur bizlere. Ron’un öncesinde dolandırıcı olduğunu yeni tanıştığı kızından saklamaya çabaladığını görürüz ancak, sonrasında dolandırıcılığın kızıyla kurduğu ilişkiyi şekillendireceğini anlar ve bu durum ikili arasında baba-kız olmaktan daha organik bir bağ kurulur. Bu andan itibaren, dolandırıcılığın hem filmin hem de baba-kız ilişkisinin merkezinde olacağından emin oluruz.

Bol güneşli sahneler, mavi ve siyah renklerin ağırlıklı olması gibi Ridley Scott filmlerinde görmeye çok da alışık olmadığımız tercihlerin yanı sıra mekânlarda bulunan nesnelerin yatay ve dikey desenlerle bezenmiş olması, yönetmenin Roy karakterinin saplantılarını öne çıkarmak için kullandığı detaylardan sadece bazıları. Nitekim, karakteri canlandıran Nicolas Cage de zaman zaman abartıya kaçan performansıyla izlediğimizin bir kara komedi olduğunu hatırlatıyor olsa da o yıllarda düşüşe geçmeye kariyerinin son iyi performanslarından birini sergiler.

“Sürpriz sonlu film” başlığı altında değerlendirdiğimizde ne denli etkileyici olduğu tartışılır Matchstick Men’in ancak Ridley Scott’ın filmografisinde ayrı ve bir o kadar da kıymetli bir konumda olduğu aşikâr.

Kingdom of Heaven – Cennetin Krallığı (2005)

Yazar: Tayfun Bodur

Kudüs, üç semavi dinin ortak kutsallığı. Ancak bu ortaklık onun uğruna yapılan savaşları engelleyemedi. Yüzlerce yıl geçmesine rağmen Kudüs, sadece bir ortaklığa sahne oldu; uğruna savaşılacak bir neden. 12. yüzyıldan 21. yüzyıldaki Irak Savaşı’na kadar Haçlı Seferlerine benzer bir ‘’fetih’’ gözüyle bakıldı. Hatırlayacak olursak, İkiz Kuleler’e yapılan saldırıların ardından dönemin Amerika Birleşik Devletler başkanı George W. Bush, Orta Doğu’ya düzenleyeceği operasyonlara ‘’Haçlı Seferleri’’ adını takmıştı. Ve öncelikle Amerikan toplumuna ardından da dünyanın geri kalanına dönerek ‘’Ya bizi desteklersiniz, ya onları’’ demişti adeta. Tercümesi şuydu: ‘’ Ya bizdensiniz, ya da teröristsiniz.’’ Sene 2001’di ama ideoloji, 12. yüzyıldan bu yana çivi gibi sabitlenmişti. Peki Kudüs neydi? Onu kutsal yapan neydi? Bush’un Irak işgaline dayandırdığı bu kutsallık nereden geliyordu?

Amerikan sinemasının ürettiği filmlerde Orta Doğu’yu genellikle dünyanın (tabii bu dünya Amerika’nın dünyasıdır) bir alternatifi gibi görürüz: Steril, medeni Batının biçimsel, etik ve ideolojik bir alternatifi. Bu belki bilinçli olarak, belki de öğrenilmiş bir davranış kodu olarak filmlerde karşımıza sıklıkla böyle çıkmıştır. Üstelik bu alternatif dünya Avrupa’yı da bir miktar kapsamıştır. Çünkü Amerika’nın kendini pek de gizlemeyen baskın muhafazakâr ideolojisi, diğer kültürlere ‘’çeşitlilik’’ gibi masumane bir kelimenin altında yer vererek kendi kültürünü bir standart haline getirmiştir. Bu kültür araçlarının her birine böyle yansımıştır. Eğlence kültürünün en büyük araçlarından olan sinema ise özellikle Amerika’da bir popüler kültür nesnesi ve hatta çoğu zaman öznesi olmuştur. Nihayetinde dünyanın her bölgesine yayılabilen görsel-işitsel bir kültürden bahsediyoruz. Dolayısıyla bu kültür, sadece eğlence adı altında değerlendirilemez. Bu kültür, kendi ülkesi dışında kalan lokal değerleri aşındırarak, kimlik çatışmalarına dahi sebep olmuştur. Ama şaşırtıcı bir şekilde bir Hollywood filminde Kudüs gibi riskli bir konuya ilişkin cesur ve tarafsız mesaj verilmişti. Yönetmen Ridley Scott, filmiyle büyük övgüler toplamıştı.

Ridley Scott, meslektaşı Stanley Kubrick gibi ayrı film türlerinde hakimiyet ve ustalık kazanmış bir yönetmen. Tıpkı Kubrick gibi onu da muazzam vizyonuyla, estetik farkındalığıyla ve sinema diliyle her daim beğenerek izleyebiliyoruz. Ridley Scott’ın 2005 yılında izlediğimiz Cennetin Krallığı filmi, Kudüs’ün hâlâ savaşlara neden olan kutsallığını sorgulayan yegâne bir yapımdır. Çekildiği dönem ve vizyona girdiği yılı da hesaba katarsak Irak Savaşı ve Kudüs bölgesindeki Filistin-İsrail çatışması hâlen sürmekte, Orta Doğu hâlen aynı şiddetle sarsılmaktadır. Ancak bu usta dil, bize çok cesur, dürüst bir film bırakmıştır. Bu filmde düşman yoktur, bir kazanan ya da kaybeden de yoktur. Film, benzerlerine kıyasla Doğu’ya karşı yeni bir sefere çıkmaz, geçmişte yaşanan ama sona ermeyen bir savaşı gösterir. Çünkü 1100’lerde geçen bu savaşın günümüzdeki yansımalarını biliriz. Ve çünkü ayrı dinler tarafından art arda fethedilmiş Kudüs hâlâ bir savaş nedenidir.

“Kudüs nedir? Sizin kutsal yeriniz Romalıların yıktığı Yahudi tapınağının üzerinde yer alıyor. Müslümanların ibadethaneleri ise sizinkilerin üzerinde. Hangisi daha kutsal? Ağlama duvarı mı? Cami mi? İsa’nın mezarı mı? Kimin hakkı var?” (Filmden)

American Gangster – Amerikan Gangsteri (2007)

Yazar: Okan Toprak

Sinematik vizyonu geniş, çeşitli tür ve temalarda başarılı filmler çeken, kavramsal dünyamızı zenginleştiren bir yönetmen Ridley Scott. Bunun yanı sıra yapımcı ve senarist, sinema ve dizi dünyasının her alanında olan tecrübeli bir isim. Sinema dünyasına armağan ettiği hatırı sayılır sayıda başyapıt var. Ona ve sinemasına aşina olanlar nelerden bahsettiğimi anlamışlardır.

Filmografisinin başarı duraklarından biri olan 2007 yapımı American Gangster, konusu gerçek hayatta yaşananlara dayanan biyografik bir suç draması. Amerikalı uyuşturucu baronu ve suç örgütü lideri Frank Lucas’ın hayatına odaklanan film, onun yükselişi ve çöküşünü anlatıyor. Onun ve çetesinin ortaya çıkarılıp adalet önüne çıkarılmasına aracılık edense mesleki değerlerine sıkıca bağlı dürüst bir polis olan Richie Roberts ve ekibi. Film, bu iki karakteri merkezine alarak anlatıyor hikâyesini.

Frank Lucas, Amerikan suç tarihinin gördüğü sıra dışı figürlerden biri. Uyuşturucuyu temin etme ve onu ülkesine sokma yöntemi oldukça ilginç. Vietnam Savaşı’nın sürdüğü yıllarda hayatını kaybetmiş Amerikan askerlerinin tabutlarını kullanarak taşıtıyor uyuşturucuyu. Malı yerel bağlantıları aracılığıyla Vietnam’da paramiliter güçlerin organize ettiği uyuşturucu ağlarından temin ediyor ve ordu mensuplarının da dâhil olduğu geniş bir şebeke dâhilinde Amerika’ya ulaştırıyor. Ailesini işine katarak geniş bir aile şirketi şeklinde pazarlıyor New York sokaklarına. Saflık derecesi yüksek malı daha düşük fiyata satıyor. “Blue Magic” zamanla bir marka oluyor uyuşturucu aleminde. Bu durum haliyle epey düşman kazandırıyor kendisine. Ciddi bir organizasyonu yıllarca yönetiyor, kurduğu rüşvet çarkıyla narkotik polisinin takibinden ve yargılanmaktan kurtuluyor. Mütevazi yaşayıp açık vermiyor ve bu şekilde çeyrek milyar dolarlık hatırı sayılır bir servet ediniyor. Böyle bir suçlu profili var Lucas’ın.

American Gangster, yukarıda kısaca anlattığımız Frank Lucas’ı gerçekliğe kendi kurgusunu katarak anlatıyor. Uzun bir anlatım tercih ediyor yönetmen Scott, Lucas ve değerlerine bağlı polis Richie’yi uzunca bir süre seyirciye tanıtıyor. İkili, birbirleriyle film boyunca yüz yüze gelmiyor ta ki sonlara doğru gerçekleşen uzun sorguya kadar. Lucas’ın peşini bırakmayan Richie Roberts, bir arabanın bagajında milyon dolar bulup buna elini sürmeyen bir polis. Gerçekten yaşanmış bu hadisede meslektaşları arasında “yadırganıyor”, dürüstlüğüyle nam salıyor. Aile ilişkileri ve özel hayatı sorunlu olan, dağınık bir adam Richie. Buna karşılık hayattan beklentileri var; devam ettiği hukuk eğitimini tamamlayıp avukat olmak istiyor. Yanı sıra iş arkadaşlarınca dışlanmak pahasına ilkelerinden taviz vermiyor.

Film, ön plana Lucas ve Richie ikilisini alırken arka plana yetmişli yıllar Amerika’sını ve olanca şiddetiyle süren Vietnam Savaşı’nı alıyor. Savaş, sonlara yaklaşırken Amerika’da savaş karşıtlarının tepkileri çığ gibi büyüyor ve sokaklara taşıyor. Binlerce askerini bölgeye gönderen Amerika, uyuşturucu bataklığına saplanıyor. Her üç askerden biri uyuşturucu kullanıyor, pek çoğu bağımlı oluyor. Vietnam sendromu, askerlerin yakasına yapışıyor. Bunun yanı sıra Amerika sokaklarının durumu da iç açıcı değil. Uyuşturucu, sokaklarda “peynir ekmek gibi” satılıyor. Lucas, uyuşturucu geliriyle parlak bir hayat yaşarken “Blue Magic” kullanan pek çok bağımlı kuytularda hayatını kaybediyor. Elde edilen gelir o kadar büyük ki, narkotik polisi ve ordu mensupları dahil pek çok kişi pastadan payını alıyor. Tabi her yükselişin bir de inişi ve sonu oluyor. Soruşturmayı yürüten ekip, Lucas’ın itiraflarıyla şebekesini çökertip bütün rüşvetçileri açığa çıkarıyor.

Şiddeti bir gösteriye dönüştürmesi, kadınlara olan çarpık bakışı ve gişe kaygısıyla anlattığı şeyi “başarı öyküsüne” dönüştürmesi American Gangster’in kusurları olarak göze çarpıyor. Buna karşılık yapmaya çalıştığı şeyi başarıyor, gerçek bir hikâyeyi kurguyla harmanlayarak etkili bir anlatım sunuyor. Ridley Scott, elindeki malzemeyi gişe kulvarına iyice yedirip başarılı bir suç draması ortaya koyuyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi