The 4o Year Old Virgin, Knocked Up, Funny People gibi komedi filmlerinin yönetmeni olan, aynı zamanda yapımcı olarak pek çok başarılı film ve diziye imza atan Judd Apatow, geçtiğimiz günlerde MSNBC’de yayınlanan Mavericks with Ari Melber programına konuk oldu. Bu programda önemli açıklamalarda bulunan Apatow, son dönemde Hollywood‘da sık sık dillendirilmeye başlanan, ancak birazdan değineceğimiz nedenlerden ötürü bir türlü ana gündem maddelerinden biri hâline gelmeyen önemli bir soruna parmak bastı. Bahsettiğimiz bu büyük sorun, Hollywood’da son yıllarda hızla artan Çin etkisi ve beraberinde getirdiği sistematik otosansür.

Bu sorunun kapsamını anlayabilmek için kronolojik olarak biraz daha geriye gitmemiz gerekiyor. Ancak önce en sondan, yani Judd Apatow’un iki gün önce yaptığı açıklamalardan başlayalım. Hollywood’un önde gelen stüdyolarının sahibi olan AT&T, Comcast, Walt Disney, Sony gibi şirketlerin Çin ve Suudi Arabistan gibi finansal olarak güçlü ülkelerle pek çok ticari ilişkisinin olduğuna dikkat çeken Apatow, bu ülkelerin parayla Hollywood’un sessizliğini temin ettiğini ifade etti:

“Bu devasa şirketlerin pek çoğu dünyanın dört bir yanında, Çin veya Suudi Arabistan gibi ülkelerle iş yapıyor ve kalkıp da onları eleştirmeyeceklerdir. Ve dizilerinin onları eleştirmesine ya da gerçeği açığa çıkaran bir belgeselin yayınlanmasına da izin vermeyeceklerdir çünkü (bu ülkelerden) çok fazla para kazanıyorlar… Biz ‘bu şakayı yapabilir miyiz, bu şakayı yapamaz mıyız’ diye sorarken onlar daha büyük ölçekte Çin’deki insan hakları ihlalleri ile ilgili eleştirel içeriklerin tamamını bitirdiler ve bence bu çok daha korkutucu”. 

Bu sorunu bir örnekle açıklayan Apatow, bugün Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde Çin’in Müslüman Uygurları tuttuğu toplama kamplarından kaçan bir adamla ilgili bir film yapmak istese, hiçbir stüdyonun buna yanaşmayacağını ifade etti ve ekledi “Ticaret yaptığımız için Çin daha özgür hâle geleceğine, Çin gibi bir yer parayla sessizliğimizi satın aldı.”

Aslında son dönemde sinema dünyasında yaşananlar, büyük bütçeli Hollywood filmlerinde karşımıza çıkan yeni trendler, Çin’in sadece parayla Hollywood’un sessizliğini satın almakla kalmadığını, aynı zamanda bir propaganda aracı olarak da kiraladığını gösteriyor. Çin’e yönelik eleştirel bir söylemde bulunmak bir yana dursun, son dönemde çıkan pek çok büyük bütçeli Hollywood filmi Çin’i pozitif yansıtmaya özen gösteriyor. Aksi takdirde sansür ve ambargoyla karşılaşıyor. Öyle ki Quentin Tarantino imzalı Once Upon a Time… in Hollywood bile Bruce Lee‘yi kötü gösterdiği gerekçesiyle ülkede ambargoya takılıp, Çin’de gösterilecek kopyalardan bu sahnenin çıkarılması için Tarantino’dan izin istenebiliyor. Ya da Disney, Mulan filmini Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde çekip, bununla da yetinmeyip filmin sonunda -bir milyondan fazla insanı toplama kamplarında tutan- bölge yönetimine teşekkür edebiliyor.

Son dönemde karşımıza çıkan bu otosansür ve Çin güzellemesinin başlıca sebebi, yıllık 9 milyar doları aşan toplam gişe getirisiyle sinema dünyası için Amerika’dan sonra en büyük ikinci pazar hâline gelen Çin’de vizyona girecek filmlerin devlet tarafından sıkı bir denetime tabi tutulması ve Çin’i herhangi bir şekilde kötü yansıtan hiçbir filmin ülkede dağıtım şansı bulamaması. Çin gibi, 2019 yılında Amerikan filmlerinin 2.6 milyar hasılat elde ettiği bir pazarda filmlerini satamama riski Hollywood stüdyoları için büyük bir tehdit hâline gelmiş durumda. Üstelik stüdyolar için “tehlike” sadece bununla da sınırlı değil. Çünkü Çin son yıllarda Hollywood yapımlarının finansmanı için de önde gelen kaynaklardan biri hâline geldi.

“Made in Hollywood, Censored by Beijing”

Kronolojik olarak biraz daha geriye gittiğimizde, karşımıza PEN America‘nın geçtiğimiz ay yayınladığı endişe verici rapor çıkıyor. 1922 yılında kurulan ve o günden beri hem Amerika’da hem de dünyanın geri kalanında ifade özgürlüğünü savunan PEN America, 5 Ağustos’ta yayınladığı 94 sayfalık “Made in Hollywood, Censored by Beijing” başlıklı raporunda, Hollywood stüdyolarını ve Amerikan Sinema Filmleri Derneği (MPA)’ni ifade özgürlüğünü sadece finansal olarak elverişli olduğunda savunmakla suçladı ve Çin sansürüne karşı çıkıp daha şeffaf olmaları için çağrıda bulundu.

Hollywood’da stüdyolar ve yönetmenler yapımları şekillendirirken, senaryodan oyuncu tercihlerine, diyaloglardan mekânlara, yapım sürecinin her aşamasında Çin’deki yetkilikleri memnun etme kaygısının seçimlere etki ettiğinin altı çizildi. PEN America raporunda yer alan birkaç örneğe baktığımızda bu otosansürün nerelere sıçradığı daha iyi anlaşılıyor:

  • Iron Man 3‘nin çekimleri sırasında, filmin Çin’de onay alması için nelere dikkat edilmesi konusunda danışmanlık yapması için Çin hükûmetinden yetkililer film setine davet ediliyor.
  • 2013 yapımı World War Z filminde, karakterlerin zombi salgınına Çin’den çıkan bir virüsün neden olmuş olabileceğini konuştuğu sahne filmden çıkarılıyor -ki film buna rağmen Çin’den onay alamadı. Zira Çin zombiler, hayaletler, geçmişe yolculuk gibi temalara sahip filmleri genelde ülkeye sokmuyor. Hatta World War Z’nin uzun süredir gündemde olan devam filminin bir türlü çekilmemesinde de bunun etkili olduğu düşünülüyor. Çünkü 200 milyon dolar gibi büyük bir bütçeye sahip filmin Çin olmadan kâr etmesi epey zorlaşıyor.
  • 2016 yapımı Doctor Strange filminde, çizgiromanlarda Asyalı olan bir karakterin değiştirilip Tilda Swinton’ın bu role seçilmesi white-washing yapıldığı gerekçesiyle tepkileri beraberinde getirdi. Ancak bu değişimin asıl sebebine pek değinilmedi. Oysa bu karakterin değiştirilmesinin başlıca sebebi Tibetli olmasıydı.
  • Önümüzdeki yıl vizyona girecek Top Gun: Maverick filminde, Tom Cruise 1986 yapımı orijinal filmde giydiği deri ceketi yine sırtına geçiriyor. Ancak bu kez bir eksikle. Çünkü bu kez ceketin üstündeki Tayvan bayrağı ortadan kaldırılmış durumda.
  • Çin’in Tibet’i işgaline değinen Kundun ve Seven Years in Tibet gibi filmlerin yerini, DreamWorks Animation’ın 2019 yapımı Abominable filmi gibi Çin’in bölgedeki hakimiyetini kabul eden yapımlar alıyor.

Hollywood’da Artan Çin Etkisi ile Otosansür Normalleşiyor

PEN America’nın Direktör Yardımcısı James Tager, o dönemde yaptığı açıklamada uluslararası izleyicinin gördüğü şeylerin şekillendirilmesi üzerinde Çin’in etkisinin arttığını ve filmlerden etkilenen kamuoyu algısının yapılan küçük değişikliklerle bile farklılaştırılabileceğini ifade etti. Çin’in azınlıkları baskı altında tutmak, ülkeyi dışarıya iyi yansıtmak ve hükûmet politikalarını desteklemek için yürüttüğü bu sansür uygulamalarına karşı durulması gerektiğini söyledi ve ekledi: “En büyük endişemiz Hollywood’un Pekin’den gelecek sansürü öngörerek önceden uygulanan otosansürü gitgide normalleştiriyor olması”.

Biraz daha geriye gittiğimizde bu kez karşımıza usta oyuncu Richard Gere‘ın Amerikan Senatosu’nda verdiği ifade çıkıyor. Tibet’e destek verdiği için Çin’in hedefinde yer alan isimlerden biri olan Richard Gere, birkaç ay sonra PEN America raporunda detaylandırılacak sorunlara dikkat çekmek için Senato’nun karşısına çıktığında, stüdyoların artık tamamen mali kaygılarla hareket ettiğini, Tibet gibi Hollywood’un bir dönem değindiği sosyal konulardan kaçınıldığını söyledi. Dalai Lama‘nın hayatını konu alan, Martin Scorsese imzalı Kundun filmini ve kendisinin de rol aldığı Red Corner‘ı örnek veren Gere, bugün bu filmlerin çekilmesinin imkânsız olduğunu savundu.

Bugünkü ölçekte olmasa da aslında Kundun’un gösterime girdiği 1997 yılında da Hollywood üzerindeki Çin etkisi hissediliyordu. Çin baskısı altında yaşayan Tibetlilere odaklanan filmin çıkışının ardından Disney’in o zamanki yöneticisi Michael Eisner “dostlarımıza bir tür hakaret” olarak nitelendirdiği film için özür dilemiş, Kundun sonrası bozulan ilişkileri düzeltmesi için Henry Kissinger‘ı devreye sokmuştu. O günden beri filmi hasır altı etmek için elinden geleni yapan stüdyo, kasım ayında açtığı dijital platformu Disney+‘ta da Kundun’a yer vermedi. Kundun’un neden içerik seçkisinde yer almadığına yönelik soruları da cevapsız bıraktı.

Tüm bu yaşananlara bakıldığında, ABD hükûmetine karşı sert eleştirilerde bulunmaktan hiç çekinmeyen sektör unsurlarının, söz konusu Çin’de yaşananlar olduğunda çok daha farklı bir tutum içinde olduğunu, ifade özgürlüğü ve kişilik hürriyetleri gibi konularda çok daha farklı standartlar göz ettiği açıkça görülüyor. Amerika’da Çin karşıtlığının daha çok Donald Trump ile bağdaştırılması ise, sektörün bu sessizliğine alan açıyor ve normal şartlar altında gelecek toplumsal baskının önünü kesiyor. Günün sonunda ortaya çıkan tablo, özgür ifade alanı gitgide daralan, görünüşte özgürlükçü bir tavır sergilerken, arka planda Çin’in sansür uygulamalarını ve insan hakkı ihlallerini her geçen gün biraz daha normalleştiren bir Hollywood oluyor ne yazık ki.

Öte yandan Çin, 2017 yılında Kuzey Amerika’yı geride bırakarak Avrupa filmlerinin Avrupa dışında en çok izlendiği pazar hâline geldi. Ayrıca Avrupa’nın önde gelen film stüdyolarından EuropaCorp’un önemli bir bölümünü de 2016 yılında Çin merkezli Fundamental Films şirketi satın aldı. Sonuç olarak, en azından şu an için Çin’in sinema üzerindeki etkisi Hollywood dışında pek belirgin olmasa da, Çin’in Avrupa filmleri için de önemli bir pazar hâline gelmesi, özellikle “stüdyo yapımı” olarak tanımlayabileceğimiz filmlerde benzer bir otosansürün Avrupa’da da ortaya çıkabileceğini düşündürüyor.

Kaynaklar: IndieWire, Box Office Mojo, Variety, The Hollywood Reporter

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information