Hollywood; sinemanın doğduğu yer olmasa da, koca bir endüstriye dönüştüğü birincil yer. Dolayısıyla sinema dünyasının kalbinin, çok uzun bir süredir Hollywood’da attığını söyleyebiliriz. Bu durum, Hollywood’un sadece yapım şirketlerinin yoğunlaştığı bir bölge olmasıyla değil, bu bölgede koca bir sisteme dönüşmesiyle de alakalı tabii ki. Zira Hollywood sistemi, tabiri caizse bir kurtlar sofrası aynı zamanda. Şöhret ve yüksek kazanç hayaliyle buraya gelenlerin nicesinin hayatını kabusa dönüştüren bir öğütme mekanizması. Hâl böyleyken, bu sistemin tam merkezindeki sinemacıların da buranın dinamiklerine kafa yorması ve bunlar hakkında filmler yapması kaçınılmaz. Billy Wilder’dan David Lynch’e birçok usta yönetmenin eserlerinin yer aldığı, Hollywood’a içeriden bakış atan 10 çarpıcı film listesini derledik.

Hollywood’a İçeriden Bakış Atan 10 Çarpıcı Film

Aşk Yıldızı – Sullivan’s Travels (1941)

Klasik Hollywood’un ustalarından Preston Sturges’ın imzasını taşıyan Sullivan’s Travels, daha çok komedi filmleriyle tanınan bir yönetmen olan John L. Sullivan’ın, sosyal problemlere dair “ciddi” bir film çekmek için ülke boyunca çıktığı yolculuğu konu alır. Bu yolculuk sonunda yerel hayata dair bilmediklerini öğrenerek, bunları filmine yedirmeyi amaçlar yönetmen. Buradan hareketle Sullivan’s Travel, Hollywood ve sinema sektörünün komedi filmlerine karşı olan bakışını ve ön yargısını da eleştirir. Dönemin Hollywood filmlerinin kalıplarının dışına çıkan serbest yapısı, Sturges imzalı bu başyapıtı yönetmenlik açısından da Hollywood’un karşısında bir konuma yerleştirir. Ayrıca filmdeki yönetmenin çekmek istediği filmin adı, O Brother, Where Art Thou?’dur; yani Coen Kardeşler’in 2000 tarihli müzikal komedisiyle aynı ismi taşır.

Sunset Bulvarı – Sunset Boulevard (1950)

Yönetmen Billy Wilder’ın yapımcı ve senarist Charles Brackett ile on yedinci ve son ortak çalışması olan Sunset Boulevard’da Joe Gillis isimli beş parasız bir senaryo yazarının, neredeyse 20 yıldır ortalarda görünmeyen sessiz film yıldızı Norma Desmond ile karşılaşması ve sevgi-nefret çatışmasına dayalı ilişkilerinin ışığında stüdyo sisteminin, emekçilerine karşı acımasızlığı anlatılır. Bu anlatı, ilk bakışta beş parasız, stüdyo tarafından göz ardı edilen ve metinleri “açlık kokan” bir senaryo yazarının dramı olarak okunabilir. Devamında Norma Desmond karakterinin filme dahil olmasıyla hikâyenin zaman boyutu da genişler; sessiz dönemden sesli döneme değin Hollywood ekonomi politiği mercek altına alınır. Billy Wilder’ın bu filmde Hollywood’a yönettiği bakış oldukça serttir. Öyle ki, MGM Stüdyoları’nın başkanı, efsane yapımcı Louis B. Mayer; filmi izledikten sonra Wilder’ı endüstriye karşı saygısızlık yapmakla ve yemek yediği kabı pislemekle suçlar. Hatta ona göre Wilder, katran ve tüye bulanarak Hollywood’dan kovulmalıdır!

Yağmur Altında – Singin’ in the Rain (1952)

Tüm zamanların en başarılı müzikalleri arasında sayabileceğimiz, Stanley Donen ve  Gene Kelly’nin birlikte yönettikleri Singin’ in the Rain; sessiz sinema devrinden sesli sinemaya geçiş periyodunda üç yıldız oyuncunun arasında geçen hikâyeyi konu alıyor. Yıllar süren çabasının ardından sessiz sinema filmlerinin en çok sevilen, en önemli yıldızı olan Don Lockwood, bir gün hayranlarından kaçmak için bindiği arabada karşılaştığı güzeller güzeli Kathy Selden ona hiç pas vermemesi ve hatta onu arabadan atmasıyla şaşkına döner. Böyle bir davranışa alışık olmayan Don’un gururu kırılmış; ama aynı zamanda da Kathy’e karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştır. Hollywood’u “rüyalar şehri” olarak tasvir eden filmin başrollerinde Gene Kelly, Donald O’Connor ve Debbie Reynolds yer almaktadır. Benzer bir konuya eğilen Wilder klasiği Sunset Boulevard’ın aksine Singin’ in the Rain, sektöre son derece pozitif bir yönden yaklaşarak Hollywood’u da sinemayı da kutsar bir bakıma.

Çekirgenin Günü – The Day of the Locust (1975)

İngiliz yönetmen John Schlesinger’ın Amerika’ya geldikten sonra çektiği filmlerden olan The Day of the Locust, Nathanael West’in 1939’da yayınlanan aynı adlı romanının bir uyarlaması. Belirgin yapılı, doğrusal bir anlatı kurmaktan ziyade, Hollywood’un bireyler üzerinde yarattığı ruh hâlinin yer yer gerçeküstücü, rüyavari bir yansımasını sunar. Büyük Buhran döneminin oluşturduğu etkilerle Hollywood’un “sahte” dünyasının güçlü bir harmanını gördüğümüz The Day of the Locust’u California’nın güneşli havasının etkisiyle yaratılmış, sarı tonlarının hâkim olduğu gotik bir kabus olarak da tanımlayabiliriz. Özellikle filmin sonlarındaki “linç” sahnesinin yarattığı etki kolay kolay unutulamayacak cinsten.

Barton Fink (1991)

Coen Kardeşler’in 1940’lardaki Hollywood atmosferine kafkaesk bir bakış attıkları Barton Fink, yönetmenlerin filmografisinin en kıymetli işlerinden biri şüphesiz. John Turturro tarafından canlandırılan, filme ismini veren karakter, aslen çok yüksek potansiyel taşısa da dönemin kâr amacı güden şirketleri tarafından bir gişe filmi yazmaya zorlanan bir senarist. Stüdyo sisteminin üzerinde büyük bir baskı yarattığı bu süreçte Fink, kendini kapana kısılmış bir fare gibi hissederken, kaldığı otel de gerçeküstü hayallerin mekânına dönüşüyor. Yükselişte olan bir kariyerin ticari kaygılarla yok oluşa sürüklenişi film boyunca karanlık, sarı ve kahverengi tonların baskın olduğu bir görsel dille anlatılıyor. Lakin film, bu atmosferin tamamen dışında birçok farklı anlamı birkaç dakikaya sıkıştıran çok şık bir rüya sekansıyla sona ererken Hollywood’un birey zihninde yarattığı karmaşanın tam da Coen Kardeşlere yakışacak bir temsilini sunuyor.

Oyuncular – The Player (1992)

Hollywood’un kendi içinden çıkan en özgün yönetmenlerden olan Robert Altman’ın, Michael Tolkin’in imzasını taşıyan romandan beyazperdeye uyarladığı The Player, film noir ve komedi unsurlarını son derece dengeli bir şekilde bir araya getirerek özgün bir dil yakalıyor. Mesleki başarı uğruna ahlaki değerlerini esneten bir stüdyo yöneticisinin kendisini bir suç olayının merkezinde bulmasıyla şekillenen olayları odağına alıyor The Player. Burt Reynolds’tan Julia Roberts’a birçok Hollywood yıldızının cameo‘larının bulunduğu film, Hollywood sisteminin absürtlüğünü perdeye yansıtıyor. Buradan hareketle The Player’ın anlatısının yönetmen Altman’ın 70’ler boyunca stüdyo sistemiyle girdiği çekişmenin tezahürü olduğunu söyleyebiliriz. Lakin, yönetmen bu çelişkiden karanlık ya da sert bir çıkarım yapmak yerine, durumun ve yaşadıklarının saçmalığıyla dalga geçmeyi tercih ediyor.

Los Angeles Sırları – L.A. Confidential (1997)

Bir dizi cinayet sonrası soruşturmaya atanan birbirlerinden çok farklı üç polisin hikâyesini konu alan L.A. Confidential; Los Angeles polisinin içindeki yozlaşmanın ayyuka çıktığı 1950’li yıllarda geçer. Hollywood’a bir suç filmi çerçevesinden bakan film, Hollywood’un 1950’li yıllardaki durumunun özetini yapmaktansa, onun dokunduğu her şeyde yarattığı yozlaşma ve çürümeye odaklanır. Bir yandan da kapkaranlık bir atmosfer yaratırken, dönemin Hollywood klasiklerine yakın bir üslup yakalamayı başarır. Bunun da büyük ölçüde, yönetmen Curtis Hanson’un oyuncu kadrosuna dönemin suç filmlerini izletmesi sonucu oluştuğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda L.A. Confidental, klasik Hollywood’un güzelliği ve göz alıcılığı ile yarattığı çöküşünden ileri gelen paradoksu büyük bir başarıyla beyazperdeye yansıtır.

Mulholland Çıkmazı – Mulholland Dr. (2001)

Sinema tarihine damgasını vurmuş yönetmenlerden David Lynch, Hollywood’un benimsediği ve zorla kabul ettirmeye çalıştığı anlatıdan, kurgudan, gerçeklikten soyutlayarak Hollywood’u, kendi üslubuyla anlatır Mulholland Dr.’da. Mulholland Drive’da yol alan lüks araç yolda durur; şoför ve yanındaki adam arka koltuktaki kadına silâh çekip onu araçtan çıkarmaya çalışırlar fakat yolda yarışan iki araçtan biri limuzine burun buruna çarpar. Araçtan sağ çıkan kadın Los Angeles’a iner. Tatile çıkan yaşlı bir kadının evine sığınır ve yaşlı kadının oyuncu olmak üzere şehre gelmiş yeğeni Betty ile tanışır. Filmin anlatısı, Betty’nin oyunculuk kariyeri ve kendini Rita olarak tanıtan ve kaza yüzünden hafıza kaybı yaşayan kadının gizemini çözmek üzerinden şekillenir. Betty ve Rita’nın ilişkisi gittikçe garip ve içinden çıkılmaz bir hâl alırken, Lynch’in yarattığı bu girdap Hollywood’un insanı nasıl bir karanlığa çektiğine dair bir kabus inşa eder.

Yıldız Haritası – Maps to the Stars (2014)

Kanadalı usta yönetmen David Cronenberg imzalı Maps to the Stars’ı genel hatlarıyla bir Hollywood eleştirisi olarak tanımlayabiliriz. Bunun yanında film, alt metninde ailelerle hesaplaşma ve bu ailelerin ortak noktası olan ensest ilişkilere değiniyor. Anlatıda yer alan, kendilerine has tavırları olan özgün karakterlerin ortak noktası ise yine Hollywood. Maps to the Stars’ta her yere yayılan lanet de, Hollywood olarak yorumlanabilir bu açıdan. Film, birçok sinema endüstrisi eleştirisiyle aynı yoldan gitse de her filminde kendisine farklı kapılar açmayı başarabilen yönetmen Cronenberg’in mizahi yanı en güçlü yapıtlarından biri olması sebebiyle de bir solukta ilgi çekici hâle geliyor. Maps to the Stars, tam da  Cronenberg’den beklenebilecek tuhaflıkta bir Hollywood hicvi.

Yüce Sezar! – Hail, Caesar! (2016)

Listedeki ikinci Coen Kardeşler filmi olan Hail, Ceasar!, ilk intiba olarak bir Hollywood taşlaması izlenimi uyandırıyor. Çok karakterli bir yapıya sahip filmin merkezindeki ve sektörün “sorun çözücü”lerinden olan Mannix’in sözleriyle Hollywood’un temel hedefi “eğlence”; diğer hedefleri ise “gerçek bir Amerikalıyı temsil  etme”, “dini yönden kimseyi rencide etmeme” vb. gibi yan konular. Bu nedenle ana hikâye 50’ler soğuk savaş paranoyasından beslenen bir casusluk filmi gibi tasarlanıyor. Ucuz roman tadındaki bu hikâye ile dönemin kara film yönetmenlerinin tarzlarına ve bazı sahnelerin birebir yeniden tasarlanmasına tanık oluyoruz.  Türler ve karakterler iç içe girmeye başlıyor. Böylelikle Hail, Ceaser! yavaş yavaş çökmekte olan stüdyo sisteminin, tür kavramından azade bir yapıya sahip karnavalesk bir temsiline, kutlamasına ve eleştirisine dönüşüyor.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi