Spor filmleri, kişisel başarı hikâyeleri anlatmayı çok seven Hollywood’un sıklıkla başvurduğu bir alt tür olarak dikkat çeker. Oscar kazanmış birçok spor filmi olması da bunun bariz bir kanıtıdır. Lakin spor, doğası gereği sadece rekabet sonucu elde edilen başarı anlatıları barındırmaz. Kaybetmek de, hayal kırıklıkları da vardır sporun içinde. Aynısı sporla bir şekilde temas eden kişisel ya da küçük hikâyeler için de geçerli. Zira hayat ve spor birçok noktada kesişir ve ortaya çıkan sonuç özgün anlatılara geniş bir alan açar. Bu alanı son derece başarılı bir şekilde kullanan, Hollywood anlatılarına alternatif bir bakış getiren 10 spor filmi listesini sizler için derledik.

Hollywood Anlatılarına Alternatif Bir Bakış Getiren 10 Spor Filmi

Die elf Teufel (1927)

Bilinen en eski kurmaca futbol filmlerinden biri olan Die elf Teufel, aşina olduğumuz, zengin ve daha elverişli imkânlara sahip bir takımla karşı karşıya gelen mütevazı bir takımın rekabetine odaklanan spor filmlerinden biri. Futbolun, büyük sermayelerin oyuna girmesiyle iyiden iyiye bir endüstriye dönüştüğü günümüzden bakıldığında, filmin 90 yıl öncesinde futbolun geleceğine dair sahip olduğu öngörü gerçekten etkileyici. Dramatik özelliğini sevdiği kadına istediği hayatı sunamayan yetenekli bir futbolcunun, zengin rakip takımın tarafından ayartılmasından alan anlatı, bugün ekonomik gücün futbol dünyasında kapladığı yeri de akla getirmiyor değil. İlk Dünya Kupası’nın düzenlenmesinden üç yıl önce çekilen film, futbolun “yüzyılın sporu” olacağını da aktarıyor başlarındaki bir arayazıyla. Dünyanın en popüler sporunun tarihsel gelişimine dair yaptığı yerinde tespitlerin yanında, teknik anlamda da zamanına göre oldukça duyurucu bir film Die elf Teufel. Sonrasında Hollywood’un yolunu tutacak Zoltan Korda ve erken dönem Alman sinemasının üretken isimlerinden Carl Boese’nin birlikte yönettikleri filmin, sahadaki aksiyonu başarıyla yakalayan hareketli çekimleri ve maçın heyecanını yansıtmayı başaran montajı gayet etkileyici.

Olympia (1938)

Nazi propaganda filmlerinin en tanınan yönetmeni Leni Riefenstahl’in yönettiği, iki bölümden oluşan Olympia, politik olarak çok tartışmalı bir noktada dursa da hâlâ tüm zamanların en iyi spor belgesellerinden biri. 1935’te çektiği, Adolf Hitler ve Joseph Goebbels’in çok beğendiği Triumph des Willens (İradenin Zaferi) gibi teknik anlamda kusursuz bir belgesel Olympia da. Hitler, iktidara gel gelmeden önce Berlin’de gerçekleştirilmesi kararlaştırılmış 11. Olimpiyat Oyunları’a başta karşı çıksa da sonrasında bunun partinin idealleri doğrultusunda kullanılabileceği düşünülmüş. Hitler’in beyaz ırktan sporcuların Yahudi ve siyahi sporcularla rekabete girmesini istemediği için sıcak bakmadığı oyunların belgeseli, Riefenstahl’in kamerasından beyaz ırkın kusursuzluğunun (!) filme alınmış hâli gibi görülüyor birçok noktada. Özellikle “Güzellik Festivali” alt başlığını taşıyan ikinci bölümün faşizmin temelinde yatan kusursuzluk idealini, teknik anlamda büyüleyici ve bir o kadar da rahatsız edici bir biçimde perdeye yansıtması, Riefenstahl’in sinemasının içine düştüğü ikilemin en somut örneği belki de.

Két félidö a pokolban (1961)

Ulus Baker, bir ülkedeki futbol seyircisinin psikolojisinin o ülkenin sinemasıyla ilgili fikir verebileceğini söyler. Macar sinemasının en önemli yönetmenlerinden Zoltán Fábri imzalı Két félidö a pokolban’ın (Cehennemde İki Devre) bu düşünceyi tam anlamıyla karşılayan bir film olduğunu söyleyebiliriz. İkinci Dünya Savaşı esnasında, Hitler’in doğum günü için düzenlenen bir etkinlikte Alman askerlerden kurulu bir takımın, toplama kampı esirlerinden oluşturulacak başka bir takımla yapacağı ve tabii ki Almanların kazanması gereken bir maç etrafında döner film. Önceden belirlenmiş bu sonuçtan habersiz olan Macar esirler, futbolu hem onurlarını kurtarmak hem de özgürlüklerine giden bir yol olarak büyük bir motivasyon olarak görüp müsabakaya hırsla hazırlanırlar. Fakat sonuç hiç de bekledikleri gibi olmaz. Çünkü futbol hayata fazlasıyla benzer ve kuralları güçlülerin koyduğu bir oyunda zayıflar asla kazanamaz; ancak anlık sevinçlerle yetinmek zorundadırlar. Macar sinemasının en iyi filmlerinden biri olarak gösterilen Két félidö a pokolban, o kan donduran finaliyle bir kez daha gösterir ki futbol asla sadece futbol değildir.

The Loneliness of the Long Distance Runner (1962)

Britanya Yeni Dalgası’nın en önemli figürlerinden biri olan Tony Richardson’ın yönetmen koltuğunda olduğu The Loneliness of the Long Distance Runner, hırsızlık yaparken yakalanan genç Colin Smith’in ıslahevine gönderilmesiyle yaşadığı dönüşüme odaklanıyor. Islahevinin yöneticisi, Colin’in potansiyelini fark edince onu bir uzun mesafe koşucusu olması konusunda cesaretlendiriyor. Çünkü böylece hem bu genç adamın hayatına bir amaç katacağını düşünmektedir, hem de kendi yönettiği ıslahevinden bir şampiyon çıkacak, kendisi de bundan fayda sağlayacaktır. Bunu ilişki üzerinden sistem ve birey ilişkisine son derece keskin eleştiriler getiren film, özellikle flashbacklerle İngiliz işçi sınıfının hayat şartlarına oldukça saf bir şekilde şahit olma imkânı sunuyor seyirciye. Tüm bunlar tek bir potada eriyince, filmin merkezinde yer alan spor dalı, bu işçi sınıfı mensubunun hayatının çok şık bir alegorisine dönüşüyor. Filmin, eserleriyle bu akıma ilham veren Alan Sillitoe’nun bir öyküsünden uyarlandığını ve aynı isimli bir Iron Maiden şarkısına esin kaynağı olduğunu da ekleyelim.

Boxer a smrt (1963)

Boks, doğası gereği Hollywood’da kendine en çok yer bulan spor dallarının başında gelir. Bir çırpıda birçok başarılı boks filmi sayabiliriz. Fakat, boksun güç dengeleriyle doğrudan ilgili bir spor olmasından ileri gelen dramatik yapısından Avrupa sinemasının da nadir de olsa yararlandığını görebiliyoruz. Bu kısıtlı örneklerin en dikkat çekicilerinden biri, Slovak sinemasının önemli yönetmenlerinden Peter Solan imzalı Boxer a smrt. İkinci Dünya Savaşı sırasında bir toplama kampında geçen film, eski boksör olan kamp sorumlusunun, mahkumlarından birinin de boks geçmişine sahip olduğunu keşfedip, onu kendisiyle antreman yapmaya davet etmesiyle gelişen olayları merkezine alıyor. Kendisini formda kalabilmek için kullanan kamp sorumlusuyla diğer mahkumlar arasında kalan Komínek karakterinin yaşadığı ikilemi başarıyla yansıtan film, güçlü bir psikodrama olmasının yanında, çağının ötesindeki dövüş kareografileriyle de öne çıkıyor. Boxer a smrt, sinema tarihinin keşfedilmeyi bekleyen gizli hazinelerinden de biri aynı zamanda.

Tôkyô orinpikku (1965)

Listedeki ikinci olimpiyat belgeseli Tôkyô orinpikku, Japon sinemasının hakkı yeterince verilmemiş yönetmenlerinden Kon Ichikawa imzasını taşıyor. 1964’te Tokya’da gerçekleştirilen Yaz Oyunları’nı müthiş bir geniş ekran sinematografiyle aktaran belgesel, oyunların hem güzelliğini hem de yoğun miktarda içerdiği dramatik ögeleri de kusursuz bir şekilde yansıtıyor. Tôkyô orinpikku’nun Olympia’dan ayrıldığı en önemli nokta ise, ırkçı bir tondan ziyade, tüm insanlığa dair bir güzelleme sunması. Spora dair tüm duygular; zafer, acı, umut, hayal kırıklığı, tutku, en direkt hâliyle bu belgeselde bulunuyor. Herhangi bir spor etkinliğin kaydını tutan bir belgeselin çok ötesinde bir sinema deneyimi sunan Tôkyô orinpikku, bu türden bir belgesel ne kadar şiirsel olabilirse o kadar şiirsel. Hatta daha da fazlası…

Golden Vision (1968)

İşçi sınıfı hikâyelerini perdeye konusunda bir usta olan Ken Loach, 1968’de BBC için çektiği televizyon filmi The Golden Vision’da kamerasını bir grup Everton taraftarına çevirir. Loach’un, odaklandığı sınıfın hayatına nüfuz edebilme becerisinin ilk örneklerinden biridir bu “docudrama”. Koşulların zorlaştırdığı hayatlarına Everton’la kurdukları ilişkiyle tutunur filmdeki karakterler. Bu tutkulu ilişki, onlar için her şeyden daha önemlidir; ailelerinden de, eşlerinde de, tanrıdan da. Kurmaca sahnelerin arasına belgesel bölümler yerleştirir Loach. Bu sahnelerde Everton’ın teknik direktörü ve aralarında Alex Young’ın da bulunduğu oyuncular kişisel hayatlarından, futbolla kurdukları ilişkiden bahsederler. Bu sahnelerde anlatılanlar, günümüz futbolunun yıldız figürlerinin kahramanlık hikâyelerinden çok farklıdır. Young gibi, taraftarın gözünde bir tür ilah olan bir yıldız bile işçi sınıfına dayanan geçmişinden bahsettikçe sıradan bir insan olarak perdeye yansır. Bu şekilde The Golden Vision’ın kurmaca karakterlerinin günlük işleriyle, bir futbolcunun kariyeri arasındaki fark en aza iner. Böylece futbolun, işçi sınıfının hayatının tam merkezinde yer alıyor oluşu iyice belirginleşir.

Zidane, un portrait du 21e siècle (2006)

Douglas Gordon ve Philippe Parreno’nun ortak çalışması Zidane, un portrait du 21e siècle, bir cümleyle, önemli sporcuyu bir futbol maçı süresinde 17 kamerayla takip eden deneysel bir belgesel olarak açıklanabilir. Şimdilerde teknik direktörlük yapan Zinédine Zidane, Messi – Cristiano Ronaldo öncesi dönemin en önemli futbolcularından biriydi şüphesiz. Dönemin yıldızlar topluluğu Real Madrid takımının saha içindeki lideriydi. Ama Zidane, sadece kazanmaya odaklı bir futbolcu olmanın çok daha ötesinde bir figürdü. Bunu açıklamak için Messi ya da Ronaldo’yu kusursuz bir Marvel uyarlamasına benzetirsek, Zidane derin, yoğun, gerektiğinde hırçınlaşan bir Godard filmiydi belki. Böylesine bir karakterin dehasına 90 dakika boyunca tanıklık etme olanağı sağlayan bu belgesel, yönetmenlerin filmi zenginleştiren dokunuşları, Zidane’ın araya giren düşünceleri ve Mogwai’nin müzikleriyle benzersiz bir deneyime, bir izleme/düşünme egzersizine dönüşürken, neredeyse Chris Marker sinemasına göz kırpar bir hâl alıyor. Zidane, un portrait du 21e siècle eşine rastlamanın mümkün olmadığı anti-Hollywood bir spor filmi.

O futebol (2015)

2015’te Locarno Film Festivali’nde yarışan O futebol, yönermen Sergio Oksman’ın yirmi yıl görüşmediği babasıyla 2014 Dünya Kupası’nı birlikte izlemek için yeniden bir araya gelerek yeniden aile olabilme çabasını konu edinen bir “docudrama”. Arada geçen uzun zaman boyunca kaybedilmiş bağların yeniden kurulması hiç de kolay olmuyor tabii beklenileceği üzere. Bu hâliyle dile getirilmeyen ya da getirilemeyen düşüncelerin ve duyguların aile fertleri üzerindeki ağırlığını gösterişe kaçmadan, dingin, hatta yer yer yavaş sinemaya göz kırparak anlatıyor yönetmen. Ama aile ilişkilerine dalıp, filmin çıkış noktasında da hiçbir zaman uzaklaşmıyor. Futbolun sosyal hayatta çok yer kapladığı bir ülkede, Brezilya’da düzenlenen Dünya Kupası mevzu bahis ailenin de memleketi aynı zamanda. Oksman, buradan yola çıkarak hem futbolu, hem de Brezilya futbol takımının kupadaki gidişatını, babasıyla ilişkisinin bir yansımasına dönüştürüyor. Babasıyla ilişkisi istediği gibi gitmezken, Brezilya tarihindeki en büyük hezimetlerden birini yaşayarak, ev sahibi olduğu ve şampiyonluktan başka bir sonucun başarısızlık sayılacağı bir ortamda Almanya’ya 7-1 yenilerek eleniyor. Hayat, futbola bir kez daha fena hâlde benziyor.

Hymyilevä mies (2016)

Çekildiği yıl Cannes Film Festival’nin Belirli Bir Bakış bölümünün kazananı olan Hymyilevä mies tam manasıyla bir anti boks filmi. Listede yer alan diğer boks filmi Boxer a smrt, sporun doğasının anlatısına ustaca iliştirirken, yönetmen Juho Kuosmanen filmini bu alt türün tüm kurallarını boş çıkaracak şekilde kuruyor. İçinde sert rekabetlerin, kazanma hırsının, zafer yolunda çekilen çilenin, hatta yumrukların dahi olmadığı bir boks filmi bu. Finlandiya’nın yetiştiği en önemli boksörlerden Olli Mäki’nin gerçek öyküsünden hareketle çekilen filmin merkezinde ana karakterin ruh hâli yer alıyor. Kariyerinin ve neredeyse Finlandiya boks tarihinin en önemli maçına hazırlanırken aşık olup, içinde bulunduğu rekabetçi dünyaya tamamen yabancılaşan Mäki’nin üzerinden, çoğu boks filminin her anına sinen o testosteron kokusunu uzaklaştırıyor Kuosmanen. Onun yerine siyah beyaz sinematografiyle güçlendirilmiş kırılgan ve melankolik bir ruh hâli yerleştirirerek hem dokunaklı hem de ezber bozan bir filme imza atıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi