Sinema, hayatın her anını sahip olduğu imkânları sayesinde etkileyici bir biçimde izleyiciye aktarır. Bazen dakikalarca sabit kalabilen durağan anlatıların yarattığı hisler mevzubahisken bazen de hareketi ve hızı oldukça ritmik bir biçimde izleyiciyi soluksuz bırakabilecek bir ustalıkla kullanan yapımlar da sunduğu katarsisle ve izleyiciyi büyük oranda dâhil olmadığı bir yaşantı biçiminin içine çekmesiyle oldukça etkileyicidir. Ancak kendimizi filmin aksiyonuna kaptırdığımız ve büyük bir dikkatle filmi izlediğimiz anlarda bu büyünün bozulmaması, izleme deneyiminin sekteye uğramaması her şeyden önemlidir. Dell’in XPS serisinin Killer Wireless özelliği sayesinde anlatısına kapılıp gittiğimiz, aksiyonu yüksek filmleri hak ettiği hızda seyretmek mümkün. Biz de bu sebeple, hız duygusunu sonuna kadar hissedebileceğimiz 10 film listesini derledik.

Hız Duygusunu Sonuna Kadar Hissedebileceğimiz 10 Film

Gangsterin Kaderi – Bullit (1968)

Peter Yates’in yönettiği Bullit’in aksiyon sineması için bir kilometre taşı olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Başrolünde sinemanın gördüğü en cool isimlerden Steve McQueen’in yer aldığı film de oyuncunun bu özellikleriyle paralellik gösteriyor. McQueen’in canlandırdığı Frank Bullit karakterini bir suçu araştırırken takip ederken klasik polisiyenin bir aksiyon klasiğine dönüşümüne de şahitlik ediyoruz. Filmdeki araba takip sahnelerine de Bullit’in stilize bir aksiyona dönüşmesi noktasında ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Zira hız olgusu zihnimizde hemen arabalara dair bir çağrışım yapıyor. Bullit de, sinema tarihine geçmiş ve kendinden sonra gelen onlarca filme ilham vermiş araba takip sahneleriyle hızın, adeta ekrandan taşmasını sağlıyor.

Easy Rider (1969)

Motosikletleriyle birlikte Amerika’da gezinen Wyatt ile Billy’nin öyküsünün anlatıldığı Easy Rider, bağımsız sinemanın en önemli örneklerinden biri olarak kabul edilir. Yapımcıların çok büyük bütçeler olmadan da başarılı yapımlar ortaya çıkarabileceğini keşfettiği, dolayısıyla Yeni Hollywood anlayışının şekillendiği ilk örneklerden biri olan yapımda karakterler özgürdür; hiç bir yere veya hiç bir otoriteye bağlı değillerdir. Bu “hızlı” gençlerin Amerika’nın farkılıklarıyla yüzleştikçe hayata karşı tutumları da bu doğrultuda yeniden şekillenir. Tabii bu hız duygusu da bu farkındalığın ortaya çıkmasında son derece etkilidir.

Geç Saatler – After Hours (1985)

Görünüşte bir komedi filmi olan After Hours, Scorsese’nin kara mizahının bir başka muhteşem örneğidir. Günlük hayatta yüzlerce farklı versiyonunu görebileceğiniz ortalama bir insan olan Paul, bir kafede tuhaf bir kız olan Marcy ile tanışır. Marcy’den aldığı teklif sonucu onunla Marcy’nin Soho’daki evinde buluşmayı kabul eder. Eve girdikten sonra ise hayatının en kötü gecesi başlamış olur. Marcy’nin evi tahmin edilemeyecek birçok gizemli ve bir o kadar da korkutucu şeyle doludur. After Hours’un “hızlı” yanı da Paul’un bu tehlikelerin varlığını fark etmesiyle birlikte tetiklenir. Zira onun için bu gecenin devamı, neredeyse durmaksızın süren bir koşturmacaya dönüşür. Bu tempo, Paul’u olduğu kadar seyirciyi de nefes nefese bırakır.

Hız Tuzağı – Speed (1994)

Sinemada hız duygusu, büyük ölçüde aksiyon filmleriyle özdeşleşmiştir. Keanu Reeves ve Sandra Bullock’u yıldızlık mertebesine ulaştıran, 90’lar aksiyon sinemasının en bilinen örneklerinden biri olan Speed de -tabii bunda adının da etkisi var- hız deyince akla gelen ilk filmlerden biri. Jan de Bont’un yönettiği Speed, sinemada hız algısını doğrudan anlatının merkezine yerleştiren bir yapıya sahip aslında. Baktığımızda film, bir bombanın patlamaması için kullandığı otobüsün hızını sürekli olarak saate 80 kilometrenin üzerinde tutması gereken genç bir polis memurunun yaşadıklarına ve bu gerilimli durumun etrafında şekillenenlere odaklanır. Dolayısıyla hızın, Speed’in en bilinen ve en heyecan verici aksiyon filmlerinden biri olmasındaki en önemli faktör olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz.

Koş Lola Koş – Lola rennt (1998)

Alman yönetmen Tom Twyker’ın uluslararası alanda tanınmasını sağlayan Lola rentt, erkek arkadaşını kurtarmak için 20 dakikada 100 bin Mark bulması gereken ve bu sebeple Berlin sokaklarında koşmaya başlayan Lola karakteri üzerinden hikâyesini şekillendiriyor. Yönetmen Tom Twyker, elindeki fikri daha da geliştirerek her seferinde olasılıkları filmin akışı içerisinde değiştirip bir evren yaratıyor. Fakat bu olasılıkların içindeki değişmeyen şey, filmin ana karakteri Lola’nın üzerindeki zaman baskısıyla Berlin sokaklarını hızla kat etmesi gerekliliği. Bu bağlamda Lola rennt, zaman ve kader algısı üzerine kafa yorarken bir yandan da seyirci yüksek bir temponun içine koşar adım çekebilme yetisine sahip.

The Matrix (1999)

Wachowski Kardeşleri’in efsanevi The Matrix üçlemesi; insanlar tarafından algılanan gerçekliğin aslında insanlığı boyunduruk altına almak için yaratılan “The Matrix”in gerçekliği olduğunu anlatan distopik bir gelecek çizer. Bu gerçekliği kavramaya bir isim vermek gerekirse eğer, hiç düşünmeden şüphecilik diyebiliriz; zira ulaşılamaz bir hakikatle başa çıkmak zorundasınızdır The Matrix’te. “Ya yaşadığımız hayatlar aslında bir rüyadan ibaretse?” argümanından yola çıkan yapımın felsefi anlamda son derece derin okumalara açık yapısının yanında, sinemada çığır açan teknik özellikleriyle aksiyon türüne yön verdiğini kolaylıkla söyleyebiliriz. Özellikle müthiş koreografilerle zenginleştirilmiş aksiyon sahnelerinin hızıyla yarattığı seyir zevkinin seviyesi hâlâ aşılabilmiş değil dersek abartmış olmayız.

Bir Rüya İçin Ağıt – Requiem for a Dream (2000)

Çağımızın öne çıkan yönetmenlerinden Darren Aronofsky’nin ikinci uzun metrajlı filmi Requiem for a Dream’i aklını, bedenini ve ruhunu yavaş yavaş kaybeden dört ayrı yaşamın, dört ayrı bağımlının, dört ayrı başarısızlığın etrafında dönen hikâyesiyle psikolojik dram olarak tanımlayabiliriz. Psikolojik dram türündeki filmin, sinemada hız olgusuna odaklanan bir listede yer almasını da Aronofsky’nin ustalığına bağlayabiliriz. Zira yönetmen, bağımlılıkların insan bünyesinde neden olduğu çöküşü çarpıcı bir şekilde ekrana yansıtmasının yanında, bu bağımlılıkların fiziksel anlamda yarattığı simgelemenin de yollarını arar. Bu noktada son derece hızlı kesmelere filmin akışı birden farklı bir yöne girer ve bağımlıların içinde bulunduğu durum seyircide karşılık bulur.

Mad Max: Fury Road (2015)

Post-apokaliptik bir dünyada Mad Max: Fury Road, Immortan Joe isimli hükümdarın deyim yerindeyse “damızlık” olarak kullandığı dört kadının Imperator Furiosa tarafından kaçırılmasının ardından Max Rockatansky, ya da nam-ı diğer Mad Max’in de bu bu gruba katılarak peşlerindekilerden kaçmasının hikâyesini anlatıyor. Bu filmin de yönetmen koltuğunda oturan George Miller’ın 70’ler ve 80’lerde çektiği orijinal Mad Max üçlemesinde de araçlar, hız önemli bir yapı taşıydı. Fakat serinin uzun yıllar sonra gelen bu yeni halkasında hız ve aksiyon bambaşka, sinema tarihinde eşi benzeri olmayan bir seviyede karşımıza çıkıyor. Miller öyle “hızlı” bir dünya ve atmosfer kuruyor ki, bu durmayan aksiyon, filmi neredeyse deneysel bir noktaya çekiyor.

Soygun – Good Time (2017)

Başarısız bir banka soygunu girişiminin sonrasında, Robert Pattinson’ın canlandırdığı Constantine Nikas, kardeşini hapisten çıkarmak için gittikçe çaresiz ve tehlikeli bir girişimde bulunarak kentin yeraltı dünyasına dalış yapar tabiri caizse. Adrenalin dolu bir gece boyunca Constantine; kardeşini, kendisini kurtarmak ve hayatını dengede tutmak için kendisini şiddet ve karmaşanın hüküm sürdüğü zamana karşı bir yarışın içinde bulur. Amerikan bağımsız sinemasının son dönemde yetiştirdiği en başarılı yönetmenlerden olan Safdie Kardeşler, başkarakterlerini zamana karşı koşar adım yarıştırırken etrafını görünmez bir duvarla örerler adeta. Hız duygusunun böylesi kasvetli bir atmosferle birleşmesinden, son derece yoğun ve çarpıcı bir deneyim ortaya çıkar.

Tam Gaz – Baby Driver (2017)

İngiliz sinemasının kendine has bir dil geliştirmeyi başaran yönetmenlerinden Edgar Wright, şimdilik son filmi olan Baby Driver, Geçirdiği kaza sonucu kulağında daima varlığını sürdüren çınlamayı bastırmak için sürekli  müzik dinleyen Baby karakterinin merkezinde yer aldığı bir soygun filmi. Çok iyi araba kullandığı için bir soygun ekibine dâhil edilen Baby’nin müzikle olan ilişkisi, filmin anlatısını olduğu kadar biçimsel tercihlerini de şekillendiriyor. Müziği seyir deneyiminin merkezine yerleştiren yönetmen Wright, böylelikle ortaya keyifli, ritmik ve son derece hızlı bir aksiyon yapıtı çıkarıyor ortaya.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi