Son olarak Parisli bir sanatçının gerçek aşkı ararken yaşadıklarına odaklanan İçimdeki Güneş - Un beau soleil intérieur’ünü izlediğimiz Fransız auteur Claire Denis, tamamen İngilizce çektiği ilk filmiyle karşımızda. Kariyeri boyunca Paris sokaklarından Afrika’daki lejyoner yapılanmasına kadar birçok farklı alana eğilen yönetmen, High Life'ta uzayın derinliklerinde meditatif bir yolculuğa çıkarıyor seyirciyi. Film boyunca içinde olacağımız uzay gemisinin içinde, bir bebekle yalnız başına genç bir adam, gündelik rutinlerini gerçekleştiriyor filmin başında. Ne tam olarak bu adamın kim olduğuna ne de içinde bulunduğu uzay gemisinin tam olarak nasıl bir görevle yola çıktığına dair bir bilgi sunuluyor seyirciye. Böylesi bir gemide bir bebeğin bulunması bile başlı başına tuhaf. Belli ki bu, en azından bilimkurgu sinemasından aşina olduğumuz uzay gemilerinden biri değil. Daha önce 2001 yapımı Her Gün Başka Bela - Trouble Every Day ile, vampir filmi alt türünün kodlarıyla kendi üslubunca oynayarak son derece özgün bir yapıt ortaya koyan Denis, bu kez de aynısını bilimkurgu janrı için yapıyor. High Life: Hafızanın İzinde Bir Bilimkurgu Mekân olgusunu anlatılarının önemli bir parçası kılmak konusundaki yetkinliğini defalarca kanıtlamış olan yönetmen, bu uzay gemisini de aynı amaca hizmet edecek şekilde kullanıyor. Bu gemi çağdaş bilimkurgularda görmeye alışık olduğumuz, fazlasıyla aydınlık, steril görünümlü uzay gemilerinden biri değil; köhne hatta eski görünümlü bir yapıya sahip. Gemideki monitörlere dünyadan gelen görüntüler, 80’lerin video kasetlerinin iyi koşullarda muhafaza edilmediği takdirde uğradığı türden deformasyonları çağrıştırıyor. Aslında dünyadan gelen görüntülerin bu deforme yapısı, High Life’ın genel yapısına da bir çatı oluşturuyor sanki. Zira filmin geçtiği uzay gemisi aslında, ulvi bir amaçla uzaya gönderilmiş yüksek eğitimli astronotları değil, adalet ve uzay araştırmaları sisteminin çoktan vazgeçtiği, birer kobay gibi kullandığı suçluları taşıyor. Genellikle kahramanlık anlatılarının mekânları olarak görmeye alışık olduğumuz uzay araçlarından çok farklı şekilde, geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkmış bu gemi, içindeki suçluların varlığıyla bir hapishaneyi andıran bir yapıya bürünüyor. Hapishane olgusu, sinemada insanlığın, katı kurallar altında bireylerin ve toplulukların gösterecekleri tepkilerin ve özgürlük arzusunun tezahürlerini incelemek adına kullanılır sıklıkla. Denis’nin High Life’ı da buna benzer bir izleği takip ederken, böyle bir filmden beklenmeyecek yollara sapıyor. Son derece dingin ve hipnotik bir tempoda ilerleyen yapımda, mahkumlar -yolcular, hatta belki astronotlar da diyebiliriz- birbirine girdiğinde filmin bir anda türü, kurduğu çatısı, işitsel tercihleri yapıbozuma uğruyor; sonra önceki hâline dönüyor. Bahsettiğimiz gibi, Robert Pattison’ın canlandırdığı Monte isimli genç adamı takip ederek başlayan film, anlatının içerisinde yaptığı sıçrayışları zamansal anlamda da yapıyor; zaman çizgisi bazen keskin şekilde geri ya da ileri doğru atlıyor. Filmin devamında anlatıcı konumuna geçen Monte’nin olayları hatırlama biçimi, anlatının akışına da yön veriyor. Hâl böyleyken High Life, çok parçalı ve bu parçaların arasındaki kesin bir uyum olduğunun dahi şüpheli olduğu bir yapıya sahip oluyor. Zaten Denis de olan bitene dair net fikirler sunmak gibi bir gayrete girişmiyor. Yukarıda, uzayın derinliklerinde, Dünya’daki şartlara çok benzer bir yaşam alanı yaratıp olasılıklar üzerine düşünüyor. İnsanlar; modernitenin, onları "insan" yapan her şeyin uzağında, kapalı bir mekânda insanlıklarıyla yüzleşiyorlar. Korku, vahşet ve sevgi gibi duyguların ışığında bir tür labirent kuran Denis, bu labirentin nereye vardığına dair bir söz üretmek yerine, insanın kendi yarattığı koridorlarda, kara deliğe doğru çekiliyormuşçasına…

Yazar Puanı

Puan - 85%

85%

High Life, hem insan doğasına dair farklı okumalara açık, çok katmanlı yapısı hem de sinematik yetkinlikleriyle başyapıt seviyesinde bir bilimkurgu.

Kullanıcı Puanları: 3.11 ( 13 votes)
85

Son olarak Parisli bir sanatçının gerçek aşkı ararken yaşadıklarına odaklanan İçimdeki Güneş – Un beau soleil intérieur’ünü izlediğimiz Fransız auteur Claire Denis, tamamen İngilizce çektiği ilk filmiyle karşımızda. Kariyeri boyunca Paris sokaklarından Afrika’daki lejyoner yapılanmasına kadar birçok farklı alana eğilen yönetmen, High Life’ta uzayın derinliklerinde meditatif bir yolculuğa çıkarıyor seyirciyi.

Film boyunca içinde olacağımız uzay gemisinin içinde, bir bebekle yalnız başına genç bir adam, gündelik rutinlerini gerçekleştiriyor filmin başında. Ne tam olarak bu adamın kim olduğuna ne de içinde bulunduğu uzay gemisinin tam olarak nasıl bir görevle yola çıktığına dair bir bilgi sunuluyor seyirciye. Böylesi bir gemide bir bebeğin bulunması bile başlı başına tuhaf. Belli ki bu, en azından bilimkurgu sinemasından aşina olduğumuz uzay gemilerinden biri değil. Daha önce 2001 yapımı Her Gün Başka Bela – Trouble Every Day ile, vampir filmi alt türünün kodlarıyla kendi üslubunca oynayarak son derece özgün bir yapıt ortaya koyan Denis, bu kez de aynısını bilimkurgu janrı için yapıyor.

High Life: Hafızanın İzinde Bir Bilimkurgu

Mekân olgusunu anlatılarının önemli bir parçası kılmak konusundaki yetkinliğini defalarca kanıtlamış olan yönetmen, bu uzay gemisini de aynı amaca hizmet edecek şekilde kullanıyor. Bu gemi çağdaş bilimkurgularda görmeye alışık olduğumuz, fazlasıyla aydınlık, steril görünümlü uzay gemilerinden biri değil; köhne hatta eski görünümlü bir yapıya sahip. Gemideki monitörlere dünyadan gelen görüntüler, 80’lerin video kasetlerinin iyi koşullarda muhafaza edilmediği takdirde uğradığı türden deformasyonları çağrıştırıyor. Aslında dünyadan gelen görüntülerin bu deforme yapısı, High Life’ın genel yapısına da bir çatı oluşturuyor sanki. Zira filmin geçtiği uzay gemisi aslında, ulvi bir amaçla uzaya gönderilmiş yüksek eğitimli astronotları değil, adalet ve uzay araştırmaları sisteminin çoktan vazgeçtiği, birer kobay gibi kullandığı suçluları taşıyor. Genellikle kahramanlık anlatılarının mekânları olarak görmeye alışık olduğumuz uzay araçlarından çok farklı şekilde, geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkmış bu gemi, içindeki suçluların varlığıyla bir hapishaneyi andıran bir yapıya bürünüyor. Hapishane olgusu, sinemada insanlığın, katı kurallar altında bireylerin ve toplulukların gösterecekleri tepkilerin ve özgürlük arzusunun tezahürlerini incelemek adına kullanılır sıklıkla. Denis’nin High Life’ı da buna benzer bir izleği takip ederken, böyle bir filmden beklenmeyecek yollara sapıyor. Son derece dingin ve hipnotik bir tempoda ilerleyen yapımda, mahkumlar -yolcular, hatta belki astronotlar da diyebiliriz- birbirine girdiğinde filmin bir anda türü, kurduğu çatısı, işitsel tercihleri yapıbozuma uğruyor; sonra önceki hâline dönüyor.

Bahsettiğimiz gibi, Robert Pattison’ın canlandırdığı Monte isimli genç adamı takip ederek başlayan film, anlatının içerisinde yaptığı sıçrayışları zamansal anlamda da yapıyor; zaman çizgisi bazen keskin şekilde geri ya da ileri doğru atlıyor. Filmin devamında anlatıcı konumuna geçen Monte’nin olayları hatırlama biçimi, anlatının akışına da yön veriyor. Hâl böyleyken High Life, çok parçalı ve bu parçaların arasındaki kesin bir uyum olduğunun dahi şüpheli olduğu bir yapıya sahip oluyor. Zaten Denis de olan bitene dair net fikirler sunmak gibi bir gayrete girişmiyor. Yukarıda, uzayın derinliklerinde, Dünya’daki şartlara çok benzer bir yaşam alanı yaratıp olasılıklar üzerine düşünüyor. İnsanlar; modernitenin, onları “insan” yapan her şeyin uzağında, kapalı bir mekânda insanlıklarıyla yüzleşiyorlar. Korku, vahşet ve sevgi gibi duyguların ışığında bir tür labirent kuran Denis, bu labirentin nereye vardığına dair bir söz üretmek yerine, insanın kendi yarattığı koridorlarda, kara deliğe doğru çekiliyormuşçasına kayboluşunu takip ediyor. Bu kayboluş fiziksel olduğu kadar, Monte’nin bu şartlar altında hatıralarının gittikçe muğlaklaşmasıyla esnek bir forma giriyor; 80’lerden kalma bir video kaset gibi deforme oluyor. Bu bağlamda High Life’ın konvansiyonel anlatı sinemasından, günümüzün bilimkurgu anlatısından çok uzakta konumlandığını, herkesin içine girebileceği bir film olmadığını pekâlâ söyleyebiliriz. Lakin hem insan doğasına dair farklı okumalara açık, çok katmanlı yapısı hem de sinematik yetkinlikleriyle başyapıt seviyesinde bir bilimkurgu.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi