Amerikalı yazar Stephen King, korku edebiyatının en önemli isimlerinden biridir şüphesiz. Onun yapıtları, okuru ürkütmesinin, tedirgin etmesinin yanında alt metin anlamında da oldukça zengindir. King'in romanlarının sıklıkla sinemaya uyarlanmasının nedenini de bu noktada aramak yanlış olmayacaktır. Zira sadece korkutma amacı gütmeyen, yazarın içinde büyüdüğü Amerikan toplumuna dair eleştirel yaklaşımlar barındıran metinler, kaynaklık ettikleri filmlerin de yüzeysel korku filmleri olmamalarını sağlar genellikle. Bunun en bariz örneği olarak Kubrick'in başyapıtlarından Cinnet - Shining'i gösterebiliriz. Her ne kadar Stephen King, Kubrick'in romanın doğasına ihanet ettiğini düşündüğü için ortaya çıkan filmlerden memnun olmasa da, Shining Amerika tarihinin karanlık koridorlarına dair çok güçlü tespitler barındırır. Lakin her King uyarlaması için de böyle bir sav ortaya atamayız. Örneğin izler izlemez unutmak güdüsüne kapıldığımız Kara Kule - The Dark Tower, uyarlandığı romanın tematik zenginliğini tamamen dışarıda bırakan bir yapımdı. 1983 yılında yayınlanan ve 1989'da sinemaya uyarlanan Hayvan Mezarlığı veya orijinal adıyla Pet Sematary birçok noktada King'in romanlarının genel özelliklerini gösterir. Ailesiyle birlikte, Amerika'nın en büyük şehirlerinden olan Boston'dan ayrılarak taşraya taşınan Doktor Louis Creed'in hikâyesini anlatır roman ve sinema uyarlaması. Anlatıdaki bu taşınmanın nedeni, daha düşük bir tempoda çalışıp aynı -ya da daha fazla- kazanmak olarak lanse edilir. Bu bağlamda, Creed ve ailesinin, şehirli orta sınıf mensupları olduğu çıkarımını yapabiliriz. Lakin onların çok yabancısı olduğu taşranın kendi kuralları vardır. Amerikan rüyası olgusunun üzerine kurulduğu pragmatizm burada işe yaramaz, hatta mevcut durumdan -ki bu aslında "Beyaz Adam"ın Amerikan Yerlilerine yaptıklarıyla da bağlantılı olarak ortaya çıkan bir sonuçtur- faydalanmak için uğraştıkça işler, daha da sarpa sarar. Bu bağlamda hem roman hem de 1989 tarihli ilk Pet Sematary filmi, beyaz Amerikalıların kendi pratiklerinin taşrada işe yaramamasıyla doğan çatışma üzerine kuruludur diyebiliriz. Her ne kadar bugün biraz demode görünse de, özellikle 90'larda çocukluğunu ya da gençliği yaşamış kuşak için nostaljik tatlar barındıran Pet Sematary, Hollywood'un yeniden çevrim furyasının son öznesi olmuş durumda. Gerçi Kevin Kölsch ve Dennis Widmyer'ın birlikte yönettiği 2019 model, yeni Pet Sematary'nin yeniden çevrimler arasında kendine has bir yerde durduğunu söyleyebiliriz. Zira film, kaynak olarak 1989 tarihli filmi değil de King'in orijinal romanını kullanıyor. Ama bunu yaparken de, Mary Lambert'ın yönettiği filmde gördüğümüz, ikonik sahneleri kullanmaktan, buradan bir nostalji duygusu yaratmaktan da geri durmuyor. Pet Sematary: Toplumsaldan Aileviye 2014 tarihli Şeytanın Gözleri - Starry Eyes ile özellikle korku sineması takipçilerinin radarına giren yönetmen ikilisi Kevin Kölsch ve Dennis Widmyer'ın Pet Sematary'si, olay örgüsü anlamında orijinal eseri takip eder şekilde başlıyor; Louis Creed ve ailesi taşraya, önünden kamyonların son sürat geçtiği bir eve taşınıyorlar. Bu bağlamda özellikle filmin ilk yarısı, 1989 tarihli yapımı izleyenlere hikâye bazında yeni bir şey sunmuyor. Ama bu noktada, Kölsch ve Widmyer'ın atmosfer yaratma konusunda iyi bir iş çıkardıklarını söylemekte fayda var. İlk filmin, özellikle vasat oyunculuklar sebebiyle tam olarak ürkütücü olamayan atmosferi, bu kez seyirciye yoğun bir şekilde geçiyor. Yani, zaten bir kuşak tarafından sevilen, kült hâline gelmiş bir filmi başarıyla güncelliyor yönetmenler. Nostalji duygusunun yarattığı bu tanıdıklık hissi, orijinal yapımdan doğrudan alınmış sahnelerle güçleniyor. Bu, belki de eleştirilebilecek bir tercih olarak görülebilir. Zira her ne kadar seyir esnasında keyif verse de içinde hazıra…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Yenilikçi ama riskli bakışını nostalji duygusuyla dengeleyen yeni Pet Sematary'nin korku sinemasına bir yenilik getirdiğini söyleyemeyiz belki ama eski usul korku pratiklerini güncelleyerek kalburüstü bir film olmayı başardığı da gerçek.

Kullanıcı Puanları: 3.52 ( 6 votes)
60

Amerikalı yazar Stephen King, korku edebiyatının en önemli isimlerinden biridir şüphesiz. Onun yapıtları, okuru ürkütmesinin, tedirgin etmesinin yanında alt metin anlamında da oldukça zengindir. King’in romanlarının sıklıkla sinemaya uyarlanmasının nedenini de bu noktada aramak yanlış olmayacaktır. Zira sadece korkutma amacı gütmeyen, yazarın içinde büyüdüğü Amerikan toplumuna dair eleştirel yaklaşımlar barındıran metinler, kaynaklık ettikleri filmlerin de yüzeysel korku filmleri olmamalarını sağlar genellikle. Bunun en bariz örneği olarak Kubrick’in başyapıtlarından Cinnet – Shining’i gösterebiliriz. Her ne kadar Stephen King, Kubrick’in romanın doğasına ihanet ettiğini düşündüğü için ortaya çıkan filmlerden memnun olmasa da, Shining Amerika tarihinin karanlık koridorlarına dair çok güçlü tespitler barındırır. Lakin her King uyarlaması için de böyle bir sav ortaya atamayız. Örneğin izler izlemez unutmak güdüsüne kapıldığımız Kara Kule – The Dark Tower, uyarlandığı romanın tematik zenginliğini tamamen dışarıda bırakan bir yapımdı.

1983 yılında yayınlanan ve 1989’da sinemaya uyarlanan Hayvan Mezarlığı veya orijinal adıyla Pet Sematary birçok noktada King’in romanlarının genel özelliklerini gösterir. Ailesiyle birlikte, Amerika’nın en büyük şehirlerinden olan Boston’dan ayrılarak taşraya taşınan Doktor Louis Creed’in hikâyesini anlatır roman ve sinema uyarlaması. Anlatıdaki bu taşınmanın nedeni, daha düşük bir tempoda çalışıp aynı -ya da daha fazla- kazanmak olarak lanse edilir. Bu bağlamda, Creed ve ailesinin, şehirli orta sınıf mensupları olduğu çıkarımını yapabiliriz. Lakin onların çok yabancısı olduğu taşranın kendi kuralları vardır. Amerikan rüyası olgusunun üzerine kurulduğu pragmatizm burada işe yaramaz, hatta mevcut durumdan -ki bu aslında “Beyaz Adam”ın Amerikan Yerlilerine yaptıklarıyla da bağlantılı olarak ortaya çıkan bir sonuçtur- faydalanmak için uğraştıkça işler, daha da sarpa sarar. Bu bağlamda hem roman hem de 1989 tarihli ilk Pet Sematary filmi, beyaz Amerikalıların kendi pratiklerinin taşrada işe yaramamasıyla doğan çatışma üzerine kuruludur diyebiliriz.

Her ne kadar bugün biraz demode görünse de, özellikle 90’larda çocukluğunu ya da gençliği yaşamış kuşak için nostaljik tatlar barındıran Pet Sematary, Hollywood’un yeniden çevrim furyasının son öznesi olmuş durumda. Gerçi Kevin Kölsch ve Dennis Widmyer’ın birlikte yönettiği 2019 model, yeni Pet Sematary’nin yeniden çevrimler arasında kendine has bir yerde durduğunu söyleyebiliriz. Zira film, kaynak olarak 1989 tarihli filmi değil de King’in orijinal romanını kullanıyor. Ama bunu yaparken de, Mary Lambert’ın yönettiği filmde gördüğümüz, ikonik sahneleri kullanmaktan, buradan bir nostalji duygusu yaratmaktan da geri durmuyor.

Pet Sematary: Toplumsaldan Aileviye

2014 tarihli Şeytanın Gözleri – Starry Eyes ile özellikle korku sineması takipçilerinin radarına giren yönetmen ikilisi Kevin Kölsch ve Dennis Widmyer’ın Pet Sematary’si, olay örgüsü anlamında orijinal eseri takip eder şekilde başlıyor; Louis Creed ve ailesi taşraya, önünden kamyonların son sürat geçtiği bir eve taşınıyorlar. Bu bağlamda özellikle filmin ilk yarısı, 1989 tarihli yapımı izleyenlere hikâye bazında yeni bir şey sunmuyor. Ama bu noktada, Kölsch ve Widmyer’ın atmosfer yaratma konusunda iyi bir iş çıkardıklarını söylemekte fayda var. İlk filmin, özellikle vasat oyunculuklar sebebiyle tam olarak ürkütücü olamayan atmosferi, bu kez seyirciye yoğun bir şekilde geçiyor. Yani, zaten bir kuşak tarafından sevilen, kült hâline gelmiş bir filmi başarıyla güncelliyor yönetmenler. Nostalji duygusunun yarattığı bu tanıdıklık hissi, orijinal yapımdan doğrudan alınmış sahnelerle güçleniyor. Bu, belki de eleştirilebilecek bir tercih olarak görülebilir. Zira her ne kadar seyir esnasında keyif verse de içinde hazıra konma minvalinde bir tavır da içeriyor. Yani film, sahne tasarımı noktasında neredeyse hiç risk almıyor diyebiliriz. Bu tercihin nedenlerini ise orijinal metnin ve filmin olay akışında yapılan bariz değişiklikte arayabiliriz. Zira olay örgüsünde gidilen bu ciddi değişiklik, özellikle King hayranlarının tepkisini çekme potansiyeli taşımasının yanında orijinal eserin politik izlediğini de büyük ölçüde boşa düşürerek, filmin düşünsel damarını toplumsaldan bireysele, doğrudan aile kurumunun üzerine çekiyor. Hâl böyleyken, Kölsch ve Widmyer’ın bu doğrultudan gelebilecek itirazları dengelemek adına, filmlerini nostalji duygusuna yaslamaları anlaşılabilir bir durum gibi görülebiliyor.

Filmin, olay örgüsüne getirdiği alternatif bakışın da günümüz için anlaşılabilir ve filme zarar vermeyen bir tercih olduğunu söyleyebiliriz. Hemen hemen tüm anlatıların, bireysel ve ailevi düzlemde kurulduğu bir çağda, Pet Sematary de bu yoldan devam ediyor. Filmin biçimsel tercihleriyle birlikte, tematik yapısı da güncelleniyor. Ama kabul etmek gerekir ki, bunu yaparken aileyi meydana getiren bireylerin arasındaki dinamikler üzerine kurduğu gerilim hissiyatı iyi çalışıyor ve orijinal yapım muhafazakârlığından bakışını kurtarabilecek seyircilere keyifli bir seyir sunuyor.

Korku sinemasının, bağımsız yapımlar aracılığıyla yükseldiği; Hollywood’un sürekli kendini tekrar ettiği günlerde, klasikleşmiş bir yapıma yeni bir bakış getirmek dahi kendi içinde bir cesaret gerektiriyor. Bu yenilikçi bakışı nostalji duygusuyla dengeleyen yeni Pet Sematary’nin korku sinemasına bir yenilik getirdiğini söyleyemeyiz belki ama eski usul korku pratiklerini güncelleyerek kalburüstü bir film olmayı başaran 2017 yapımı O – It’in açtığı yoldan devam ediyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi