“Zeki insanın mutluluğu, bildiğim en nadir şeydir.”

Ernest Hemingway

Kimimiz mutluluğun, kişinin cebindeki parayla, aklına her eseni yapabilmesiyle, dilediği her yere gidebilmesiyle ya da her şeyi satın alabilmesiyle alakalı bir duygu durumu olduğunu düşünür. Fakat aksine, bunlar alım ve yaptırım gücüne güvenmeye, istediğini elde edebilme imkânıyla çok fazla şeyi arzulamaya ve gerçekten ne istediğini göremeyecek kadar kör olmaya, hatta bir bakıma mutsuzluğa neden olabilecek etmenler. Diğer taraftan dünyevi ihtiyaçlar; ev kirası, su-elektrik faturaları, yeme-içme derken, bunları karşılamakta zorluk çeken insanların da gerçek anlamda mutlu olmaları pek mümkün değil. Yani günümüz dünyadasında mutluluk tam bir muamma… Belki de imkânlarının değil, seçme özgürlüğünün sınırlarıyla ilgilidir mutlu olmak. Yalnızlığı ya da kalabalıkları, düşünmeyi ya da düşünmeden yaşamayı, inanmayı ya da inanmamayı seçmekle… Bu seçimler bizi iyi-kötü, mümin-kâfir yapıyor başkalarının gözünde. Fakat biz bu seçimleri kendi özgür irademizle yapabildiğimiz kadar mutlu oluyoruz hayatta. Günbatımı Sınırı – The Sunset Limited filminin hikâyesi her ne kadar umut-umutsuzluk, inanç-akılcılık, iyimserlik-kötümserlik gibi zıtlıklar üzerine kurulu gibi görünse de bence bu film temelde sadece tek bir şeyle ilgili: mutluluk.

Bir masanın iki tarafında karşılıklı oturan isimsiz iki kişi görüyoruz öncelikle. Sanki bir satranç oyunu izler gibi bu iki kişinin hamlelerini bekliyoruz heyecanla. Belli ki adamların ikisi de amatör değil. Onların konuşması hayatla ilgili öyle her yerde denk gelebileceğimiz rastgele bir kahve konuşması da değil. Haftada ikiden fazla kitap okuduğunu iddia eden bir profesörün ve hayatın anlamını tanrı inancında bulan eski bir suçlunun yaşamımızla ilgili şimdiye kadar düşündüklerimizi yeniden gözden geçirmemize sebep olacak, belki de değişmesini sağlayacak muazzam bir sohbet. İçeriğinde iyiliğe-kötülüğe, yaşama ölüme ve daha bir çok ikileme dair görüşlerin yer aldığı bu sobetin bir izleyici olarak hangi tarafındaysanız, karşı tarafın güçlü savlarına da hazırlıklı olmalısınız.

Konuşmanın başlarında beyaz olan adam siyahın, kendisini bir trenin önüne atlamaktan nasıl kurtardığını merak ediyor. Atladığı sırada yalnız olduğunu iddia ederek… Bu, izleyicinin gördüklerinin bir masanın etrafında oturan iki kişiden daha önemli bir şeyler olduğu ihtimalini düşünmeye başladığı an. Siyah bir nevi koruyucu melek olduğu fikrini benimsemiş gibi görünüyor. “Belki bir yazı veya benzeri bir şeyin arkasındaydım.”

The Sunset Limited, bir siyahın intihar etmek üzereyken kurtardığı beyaz bir adamı hayatın ne kadar değerli ve anlamlı olduğu hakkında iknaya çalışması üzerine dönen bir hikâyeye sahip. Beyaz olan için acı insanın nihaî kaderi. Ona göre hepimiz, hiçlik dolu bir dünyaya doğuyoruz ve aklı başında olan her birey için intihar, verebileceği en mantıklı karar. Siyah adamın, varoluşun bir hiçlikten ziyade anlamlı bir amaca hizmet ettiğini ispatlamak istercesine ortaya koyduğu her argümana karşı o, hayata olan inancını ve motivasyonunu henüz doğarken kaybettiğini, bir şeyleri sorgulamanın onu hep aynı kısır döngüye ittiğini ve mutluluğa ulaşmak için gereken cevabı bulamadığını, hatta aslında öyle bir cevabın varlığına da inanmadığını anlatarak karşılık veriyor Siyah’a. The Sunset Limited’da bahsedilen, tanrıya duyulan inancın altında acıyı inkâr değil aksine bütünüyle kabulleniş yatıyor elbette ki. Acı olmadan mutluluğun da tanımlanamayacağı ve nihaî mutluluğun dünyevi zevklerde değil, daha manevi bir farkındalıkta saklı olduğundan bahsediyor. Manevi farkındalık tanrının olduğu yerde başlıyor. Tabi bu farkındalığa ulaşmak çok da kolay değil. Siyah adamın kendisi de bir çok hata yapmış, suç işlemiş, acı çekmiş ve hepsinin ardından bulmuş kendi deyimiyle ‘’doğru yol’’u. Onun yaşamın hemen hemen tümünü maneviyat üzerinden tanımlamasına karşı, Beyaz’ın çok daha somut gerçeklerden yana olduğunu görüyoruz… Soyut kavramların aksine sanat, müzik, edebiyat gibi medeniyetin gelişimini etkileyen türlü eserlere inanıyor. Bunlar Siyah’a göre temeli sağlam olmayan, sığ inançlar. Ona göre başarısız bir eser varoluşa olan inancı sarsabilir fakat tanrıya karşı olan inanç hiç bir etken tarafından kolay kolay sarsılamaz.

Varoluşsal Sancılar

“İnsanlar dünyayı gerçek hâliyle görebilse, hayatlarını gerçek hâliyle görebilseler hayalle ve yanılsamalar olmadan yani bence mümkün olduğunca çabuk ölmemek için ortaya bir tek neden bile süremezlerdi. Ben tanrıya inanmıyorum. Bunu anlayabiliyor musun? Çevrene baksana yahu. Göremiyor musun? İşkence görenlerin yaygara ve gürültüsü onun kulaklarına müzik gibi geliyordur ve bu tür konuşmalardan da iğrenirim aslında. Tek tutkusu, daha en başından var olduğunu inkâr ettiği şeye durmadan hakaret etmek olan köy ateistinin iddialarından yani.”

Film boyunca Beyaz yaşamın hiçliği üzerine anlatımlarda bulundukça, Siyah’ın cevap niteliğindeki anlatımları da bir çeşit vaaz dinlediğimiz hissine kapılmamıza neden oluyor. Beyaz için kariyer, eğitim, para insanın tatmin olmasına yeten unsurlar değil. İntihara meyilli oluşu da bir depresyon sürecinden ziyade bu bakış açısından ileri geliyor. Ona göre insanoğlu kendi varlığının boşa olduğunu kavrayacak zeka ve bilgi seviyesine yaklaşıyor zamanla. Bu düşünce karşısında Siyah’ın güçlü argümanları bile pek etkili olmuyor. İnançlı bir karaktere İncil’de yazan hiç bir şeye inanmadığını ve hatta kurtuluş için İncil’i okumaya dahi gerek olmadığını söylemek cesaret ister. The Sunset Limited, bu cesareti sohbet eden iki tarafa da eşit söz hakkı vererek ve elinden geldiğince objektif olmaya çalışarak elde ediyor diyebilirim. Her iki tarafa da eşit yaklaşarak, insanoğlunun hayata bakışını belirleyen en temel düşünceyi sorgulatıyor izleyene. Bu sorgulamayı zıt kutupları karşı karşıya getirerek yapması izleyeni konu hakkında derinlemesine düşünmeye sevkederken, “Neden bazı insanların tanrıya inanmak istemediğini kabul etmiyorsunuz?” sorusuyla toplumda tabu olarak belirlenmiş ve genellikle sorgulamaya çok da meyil etmediğimiz pek çok şey geliyor aklımıza. Farklılıkları kabullenemeyişimiz en büyük zaafımız belki de.

“Bana insanı hiçlik ve ölüme hazırlayan bir tek din göster. Bak, o kilisenin cemaatine katılabilirim işte. Sizinki insanı sadece daha çok hayata hazırlıyor. Hayallere, yanılsamalara ve yalanlara. İnsanın kalbindeki ölüm korkusunu yok edersen bir gün bile yaşayamaz. Bir sonrakinin korkusu olmasa kim bu kabusu ister ki? Tüm neşelerin üstüne baltanın gölgesi düşüyor. Her yol ölümle bitiyor. Her dostluk ve aşk da öyle. İşkence, kayıp, ihanet, acı, elem, yaş, aşağılanma, korkunç geçmek bilmeyen hastalıklar… Ve hepsi aynı nihayete eriyor. Senin için, değer vermeyi seçtiğin herkes ve her şey için.”

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi